SON DAKİKA
HABERTÜRK Gazetesi yazarlarının köşeleri, saat 9:00'dan itibaren güncellenmektedir.

Dabık’tan sonra

21 Eylül 2016 Çarşamba, 01:34:44 Güncelleme:08:41:02
Nihal Bengisu Karaca

Nihal Bengisu Karaca

[javascript protected email address]

 

Fırat Kalkanı operasyonu, sınırlarını El Bab’a kadar genişletme arifesinde. Böylece Afrin ve diğer kantonların arasında derin bir cep oluşturulacak ve PYD-PKK’nın oluşturmayı hedeflediği koridor engellenecek.

Ancak bu neyi ne kadar kurtaracak, bilinmiyor.

Hayır sadece El Bab’da kanlı çatışmalar olabileceği yönündeki tahminleri kastetmiyorum. El Bab’a geçmek için Dabık’ta verilmesi gereken testten ve bunun çeşitli faktörlerle gireceği tepkimelerden bahsediyorum.

El Bab’ın 8-9 km yakınındaki Dabık, El Bab’a varabilmek için gereken geçiş noktası. Halep’in kuzeyindeki bu yerin normal şartlarda hiçbir anlam ifade etmemesi gerekirdi. Stratejik bir yer değil. Ancak hem Hıristiyan Evanjelistlerin Armageddon diye haber verdiği hem de bazı hadislerde geçen ve “büyük savaş” olarak kodlanan “Melheme-i Kübra”nın yaşanacağı yer olacağına inanılması Dabık’ı son derece önemli bir yer haline getiriyor.

Çünkü Suriye’de sürmekte olan, aynı zamanda bir teolojik savaş. Kutsal kaynaklarda haber verilen önemli dönüm noktaları bu coğrafyada kesişiyor.

Elbette bu durum kendisini kutsala izafe eden referanslara inanmayanları bağlamaz. Ama onlara inanan çok sayıda kişi varsa mevcut realite bundan etkilenir. Etkileniyor da.

Bir apokaliptik savaş beklentisi bütün popüler kültür ürünlerine, dizilere, filmlere sinmiş durumda.

“Alt tarafı bir Suriye” denemez. Zira bölgede sadece sahadaki aktörler yok, büyük devletler var. Bugün Türkiye, Fırat Kalkanı operasyonu dolayısıyla sadece bazı perdeleme taktikleri, Fırtına obüsleri vs. ile ÖSO’ya destek veriyor ve sadece sınırlarını korumak, Türkiye topraklarının küçülmemesini sağlamak ve güvenli bölge oluşturmak için Suriye’de bulunuyor. Ancak Türkiye dışında kaç ülke Suriye’de bakalım: ABD, Rusya, İran, Suudi Arabistan, İsrail, Katar ve ayrıca IŞİD’le mücadele etmek için kurulan koalisyonda yer alan bütün ülkeler.

Daha birkaç gün önce Deyrizor’da ABD’nin Esad’ın mevzilerini “yanlışlıkla” vurması sonucu pek çok can kaybı oldu. Bu durum Rusya’nın canını sıktı ve Halep yakınlarında bekleyen, kızıl hilal ve kızıl haçıyla yardım konvoyu olduğu her yerinden belli olan TIR’lar Rusya tarafından “yanlışlıkla” bombalandı. Bu arada her iki tarafın da “yanlışlıkla” ve sık sık “IŞİD zannettik” diyerek Suriyeli muhalifleri, sıradan Arapları ve sıradan Türkmenleri vurduğu biliniyor. Asillerin vekilleriyle beraber sahada olduğu ve IŞİD adlı “bilet” üzerinden kimi zaman bilerek, kimi zaman da bilmiyormuş gibi göstererek, bazen de sahiden “yanlışlıkla” hamleler yaptıkları bir ortam nasıl bir kör dövüşüne ve can kapanına gebe, hesaplayın.

ABD bölgeyi yönetilemez hale getirerek ortaya çıkan istikrarsızlığı bölge ülkelerini diz çöktürmek için kullanmak istiyor. Rusya bölgeyi ABD’ye terk etmek istemiyor ama Suriye’de öteden beri nefret ettiği cihatçıların kârlı çıkmasını da istemiyor. Kazanımları da var ve bu nedenle sık sık ABD ile anlaşma masasına oturuyor. Çin’i denetleme arzusu da Rusya’yı ABD için iri ve iyi bir müttefik yapıyor. İran bütün kariyerini ABD nefreti üzerine yapmasına rağmen alter egosunu ortaya çıkararak nefret nesnesini değiştirdi; “Sünni” nefretini siyasetinin primer dinamiği haline getirdi ve Sünni hilalini Şii kuşağına dönüştürmek için var gücüyle Suriye’ye asıldı, asılıyor. ABD’nin gizli/açık yeni müttefiki. İsrail, Obama’dan ve ABD’nin söz konusu yeni ittifaklarından nefret ediyor. Suudi Arabistan, ABD’nin İran’la yakınlaşmasından nefret ediyor. Sahadaki radikaller hemen hepsinden nefret ediyor.

Asıl önemlisi ise, bu kadar nefret her seferinde başka bir maske ve başka bir ittifak arkasına gizleniyor.

Ortadoğu’yu kana bulamakla kalmayacak, Avrupa’nın haritasının da değişmesine neden olabilecek büyük savaşı yakınlaştıran tek etmen nefret değil elbette. Rasyonel sebepleri de var. En başta da, ABD’nin Çin’i ne yapacağını bilememesi. Pasifik’i kontrol edebilmek, daha doğrusu kuşatabilmek için dünyanın bir kısmının istikrarsız, kolay kullanılabilir, tehdit edilebilir bir halde bulunmasına gereksinim duyması. Böyle başlamıştı, ancak öngöremediği faktörler ve sahadaki durumun yarattığı sebep-sonuç zinciri nedeniyle artık ABD bile ipin ucunu kaçırdığının farkında.

Sizce de dünya hiç olmadığı kadar yakın değil mi 3. dünya savaşına?

 

BU YAZIYA İLK YORUMU SEN YAZ
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
GÖNDER

DİĞER YAZILARI


TÜM YAZILARI İÇİN TIKLAYIN