'Büyük Türkiye' testi olarak Reyhanlı
REYHANLI'daki alçakça saldırının trajik sonuçları az çok ortaya çıktı. Ölü sayısı 51'e yükseldi, 100'ü aşkın yaralı var; yerel halk kaybının acısı nedeniyle öfkeli, saldırıların yinelenmesi korkusuyla panik halde. Mültecilere yönelik saldırılar olması, yaşanan sosyal travmaya başka bir boyut da ekledi. Suriye'deki savaştan kaçan, ailelerinin bir kısmının ölümüne tanık olan insanların, "Öleceğimi bilsem de buradan gitmek istiyorum" diyerek Cilvegözü sınır kapısında toplanıp gönüllü geri dönüş için form sırasına girmesine neden olduk. Keşke yapmasaydık.
Öte yandan, Reyhanlı halkı ne kadar şoke edici olursa olsun tek bir olayla bu kadar dolmuş değil. O nedenle "misafirperverliğimizi" itham etmeden önce "misafir"in tolere edilmesini zorlaştıran etkenleri de dikkate almak gerekir. Gerçek şu ki, bundan en fazla 20 gün kadar önce ziyaret ettiğim Hatay halkı mülteciler bahsinde zaten bölünmüş durumdaydı. Ayrıca şu da var tabii, dayanışma ve misafirperverlik, gönüllülük varsa sürdürülebilir olma niteliği kazanır. Belli ki tepeden inme politikalarla döndürülen dayanışma mekanizmasının dayanma eşiği bir yere kadarmış.
CHP ve MHP'nin saldırıları fırsata dönüştürmemeye ne kadar direnebildikleri de ortada.
Keşke direncimiz daha yüksek olabilseydi. Saldırılarla hedeflenen biraz da bu eşiği test etmekti: İç bütünlüğün ne kadar sağlam/kırılgan olduğunu sınamak, halkın hükümetin dış politikadaki iddialarına ne kadar sahip çıktığını görmek. Halk yöneticilerinin bölgesel iddiasını ve güçlüye karşı haklının yanında durma refleksini tartışmasız destekliyor mu, yoksa "Kendi güvenliğim her şeyden önce gelir" mi diyor?
Bu arada hükümet de kendisine oy veren kitlenin tamamının AK Parti ile aynı iddialara sahip olup olmadığını test etmiş oluyor. Zira çok belli ki Reyhanlı'daki bombaları patlatan bölgesel güçler (İran, Suriye ve belki Rusya) Türkiye'nin Suriye denkleminin dışında durmasını istiyor. Opsiyonu da düşünülmüş olan bir plan bu. Yani, Türkiye denklemin dışında kalma kararı verebilir ve Suriye meselesinde söz sahibi olmaktan vazgeçer ya da "Bu kaçıncı? Yeter artık!" deyip Suriye'ye açıktan savaş ilan edebilir ama bu hareketinde yalnız kalacağı için, son kertede yine denklem dışı kalır.
Yapılan testten, tüm muhalefet partilerinin hükümeti olayların sorumlusu gibi gösterme çabalarına ve halkın olayların acısını mültecilerden çıkarma derdine düşmesine bakarak diyebiliriz ki, Türkiye'nin herhangi bir savaş ilanında iç bütünlük sağlaması zor. Zira belli ki muhalefetiyle ve halkıyla Türkiye insanı, Suriye rejimine yönelik mücadeleyi de Türkiye'nin bölgedeki varlığını nihai olarak belirleyecek bir mücadele olarak görmekten ve taraf olmaktan kaçınıyor.
Bunun nedeni, Türkiye halkının "Kim güçlüyse haklı odur" gibi bir omurgasızlık içinde olması değil elbette. "Çözüm süreci" boyunca aldığımız tepkilerden edindiğim bir izlenimin bu noktaya ışık tutacağını düşünüyorum, o da şu: Halk bildiği bir hezimeti, aşina olduğu bir zilleti; bilmediği bir geleceğe tercih edebiliyor. PKK militanlarının geri çekilmesinin; dikkatinizi çekiyorum gelmelerinin değil gitmelerinin dahi sorun olarak addedildiğine tanık olduk bu süreçte ki, bunun asıl nedeni, değişen bölgesel dengeler ve Türkiye'nin iddialarından duyulan korkuydu.
Cesareti çekilmiş, sezgisi kalmış bir bilgelikten geriye kalan tek şey, sızlanma içeren bir öngörüydü: "Terörü bitirmek mi, bu kolay mı? Bunu yanımıza bırakmazlar, bedelini ödetmezler mi?"
"Büyük Türkiye"nin soft power ile biraz da altın tepside sunulacağı varsayılırken bu ideali desteklemek kolaydı. İşler değişti, şimdi soru şu: Zoru üstlenmek için gereken rüyaya sahip miyiz? "Büyük Türkiye"yi hak ediyor muyuz?
Yanılıyor olabilirim, ama ben çalışmaya, iş yapmaya talip olan ama ortada savaşmaya değecek bir durum göremeyen insanlar görüyorum. Hiç kuşkusuz bu saygıdeğer bir seçenek; ama "Büyük Türkiye" için fazlası gerekiyor, bu rüyaya inanmak ve adanmak gerekiyor ki, bunu yönetici kadrolar ve birkaç STK dışında çok fazla kimsede göremiyorum.