Hasar raporu
GEZİ Parkı diye başlayıp yurt çapına yayılarak sandık tanımaz bir Türk ayaklanmasına dönüşen olaylar bu şekilde gelişmeseydi, kuşkusuz daha kapsayıcı olabilir, yeni bir politik dilin imkânlarını belirleyebilirdi. Maalesef söz konusu eylemsellik hali, gerek şiddete savrularak, gerek Başbakan'la uzlaştığı hususlara sadık kalmayan platform eliyle yeni bir vesayet talebinin aracısı haline geldi. Talep ettiği "anlaşılma beklentisi" ile çelişen bir ontolojik itiraza, "Sen yöneteceksen varsın yansın o ülke" noktasına doğru yıkıcılaşan bir totalitarizme dönüştü. Anlaşılma talep etti ama kendi kendini anlamaktan aciz kaldı. Bir hareket hem Taner Akçam, hem Mehmet Yakup Yılmaz, hem Şahin Alpay, hem de Emin Çölaşan tarafından savunabiliyorsa, anlamlı ve yapıcı bir eleştiri ortaya koyduğundan bahsedilemez. Karanlık odada bir fil vardı ve her taraf, grup ya da kimlik bu isyanı kendi söylem ve itiraz cihetlerini kayda geçirecek yerinden tutarak tarife yeltendi, temellük etmeye çalıştı.
İsyana katılmayan ve resmin tamamını görecek uzaklıkta bulunanlar ise bunun bir anti-AKP, anti Erdoğan, anti-milli ve anti-Sünni bir kalkışma olduğunu görebiliyor, Türkiye'nin demokrasinin işlemediği bir ülke gibi gösterilmesinin neden olduğu haksızlık karşısında öfkeleniyorlar. Bu histeriye kendisini kaptırmayan insanlar, ülkeyi 20 gündür feci halde germeyi gerektirecek, uluslararası bağlamda alınan mesafeleri bir anda geri yerle yeksan edecek, ölümlere, yıkıma, maddi ve manevi hasara neden olacak, kamu düzenini sağlamayı imkânsız kılacak düzeyde aman aman bir demokrasi sorunumuz olmadığının bilincindeler.
"Doğuda hiçbir halk yoktur ki, kendisine özgüven temin eden liderinin başını yemeye kalkmamış olsun!" intizarı kalpten kalbe fısıldanarak büyüdü ve karşı tepkisini yarattı. Ve fevri hareketlerin, birilerinin çıkarmaya azmettiği iç savaşın çok şükür ki çıkmamasını sağlayan tek şey, Başbakan'ın o öfkeyi, o kırgınlığı temsil edebiliyor olması. Herkes, yatsın kalksın o "sert üsluba" ve biriken enerjinin deşarj olmasını sağlayan Kazlıçeşme mitingine dua etsin.
Türkiye "model ülke" idi, Müslümanlık ile demokrasiyi bağdaştırabilen laik bir ülke olarak bölgedeki diğer ülkelere parmakla gösterilirdi. İddiası yara aldı.
Türkiye ekonomisini bir hayli büyütmüş, bir ay içinde IMF'ye borcunu bitirmiş, 46 milyar dolarlık 3. havalimanı ihalesini yapmış, 3. köprüsünün temelini atmış, gösterge faizini % 63'lerden % 5'lere indirmiş, otuz yıllık savaşı bitirecek bir çözüm süreci başlatmış bir ülke idi. Oysa şimdi dünya, diktatörlükle yönetiliyor olduğumuzu sanıyor.
Dindarlar arasında liberal yaşam tarzlarını anlama, hatta onların itirazlarına katılma eğilimi başlamış, laik seküler çevrelerin "Başörtüsü meselesini bunca yıl boşuna sorun ettik" itirafını yapanlar artmıştı. Gezi Parkı'nın dinamizmiyle sokağa fırlayan elemanların başörtülülere uyguladığı fiziksel ve manevi şiddet dolayısıyla herkesin 28 Şubat'taki mevziine döndüğü bir atmosfer zuhur etti.
Türkiye, AK Parti'ye oy verenlerin Recep Tayyip Erdoğan'ın üslubunu ve bazı çıkışlarını eleştirebildiği bir ülkeydi, ama "Tayyip antipatisi"nin bir üst kimlik haline getirilmesiyle, Erdoğan'a oy veren ya da verdiği düşünülenler de hakarete uğradı; eylemler toplumu böldü ve daha önce sadece oy veren geniş bir kesim artık "Tayyipist'. AK Parti'yi bölmeye çalışarak ülkeyi istikrarsızlaştırma girişiminin parçası olarak görülen bu kalkışmanın negatif çağrışımları, Erdoğan'ı siyaset üstü bir figür haline getirdi.
Bu ülkede sandıktan çıkan bir iradeyi sandığa sadık kalarak (yani demokrasi dışı unsurlarla kirli ya da gizli ittifaklara girmeden) yönetenleri koruyan hiçbir kurum ya da mekanizma olmadığı anlaşıldı. Bürokratik oligarşiyle, dış ittifaklarının dümen suyunda giden sermayeyle, çeşitli Batı ülkeleri ve ulus ötesi finans gruplarıyla halkın onayı ve bilgisi dışında milli menfaatlerin aleyhine uzlaşımlar gerçekleştirmeyen hükümetlerin şiddet içeren/içermeyen sokak galeyanlarına karşı ne kadar kırılgan olduğu tescillendi. Ve bu kırılganlığa son vermenin temiz yolları olmadığı da.