Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Ankara epeydir ABD’yi, birer beka meselesi olarak gördüğü FETÖ ve PKK’ya yardım-yataklık etmekle suçluyor. Böyle devam etmesi halinde Türk-Amerikan ilişkilerinin bugünleri dahi aratacak krizlere gebe olduğunu artık herkes kabul ediyor. İlişkilerin normalleşme seyrine girebilmesi içinse evvela bu ilişki tarzının, yani senaryonun değişmesi gerekiyor.

        Meseleye bu gözle bakınca önceki gün ABD’de Donald Trump’ın başkanlığı kazanması da haliyle bir fırsat olarak görülüyor. Zira sandıktan çıkan bu sonuç, en azından ilişkinin senaristinin değişmesi anlamına geliyor. Oysa Clinton seçilseydi, ilişkinin iki aktöründen bir değişmekle birlikte bu kâbusun senaristi aynı kalacaktı. Hem Clinton hem de Başkan Yardımcısı adayı Tim Kaine, seçilmeleri halinde Türkiye’yle ilişkilerde bir paradigma değişiminin olmayacağını çok önceden ilan etmişlerdi nitekim.

        Sandıktan çıkan sonucun umut vaat eden başka yönleri de yok değil. Sizin de dikkatiniz çekmiş olsa gerek. Trump’ın ekibinin bugüne kadar Ankara’yla doğrudan teması olmadı belki ama dolaylı da olsa taraflar arasındaki olumlu diyalog süreci aslında aylar önce başladı.

        Bundan 4-5 ay önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Trump’ın Müslümanlar hakkındaki tartışmalı sözleri sorulmuştu. “Nasıl olsa seçilemez” diye düşünen pek çok öngörü yoksunu lider o günlerde Trump’a demediklerini bırakmazken, Erdoğan “Hele bir seçim sonuçlansın, bakarız” mealinde bir cevap vermekle yetindi. O dönem bu itidalli yanıtını, Cumhurbaşkanı’nın bir siyaset ustası olarak Trump’ın seçilmesi ihtimalini yabana atılacak bir oran olarak görmemesine yormuştum. AK Parti de seçim yarışı boyunca ABD’nin yeni başkanıyla kurulacak ilişkileri tehlikeye atacak reaksiyonlardan uzak durdu hatırladığım kadarıyla.

        Benzer bir şekilde Trump da kampanya sürecinde Türkiye’den söz ederken gayet ihtiyatlı davrandı. Mesela 15 Temmuz’daki darbe girişimiyle ilgili bir soruya cevap verirken, Türkiye halkının tanklar karşısındaki direnişini takdire şayan bir duruş olarak gördüğünü söylemiş, Erdoğan’ın sergilediği liderlikten de sitayişle söz etmişti.

        15 Temmuz gecesi Trump’ın başkan yardımcısı Mike Pence, bir Amerikan televizyonunun canlı yayın konuğuydu. Pence, o gece 15 Temmuz’u “Clinton-Obama ikilisinin müsebbibi oldukları bir felaket” olarak yorumlamış ve bu sözleriyle ABD-FETÖ bağlantısına göndermede bulunmuştu.

        Trump-Pence ikilisinin genel dış politika vaatleri de Türkiye’yle ilişkiler açısından umut vaat eden işaretler olarak yorumlanabilir. Pence’in pek çok vesileyle Suriye’de sadece DEAŞ’la mücadele etmenin yetersiz olduğunu söylediğini biliyorum. Türkiye gibi Suriye’deki tüm sorunların kaynağı olarak Esad’ı görüyor Pence. Çözüm için rejime askeri baskı yapılması gerektiğini savunuyor. Trump ise Obama’nın İran’la yakınlaşırken Türkiye, İsrail ve Suudi Arabistan gibi ABD müttefiklerini küstürmesinin telafi edilmesi gerektiğini söylüyor. Bu da İran’ın bölgenin güvenliğine zarar veren heveslerinin törpülenmesi bağlamında önem taşıyor.

        Sonuç olarak tüm bu faktörler, en kötü ihtimalle Ankara’nın Washington’da artık daha fazla dikkate alınacak bir partner olarak görüleceğine yönelik işaret olarak yorumlanabilir. Yeni yönetimin dış politikasının kampanya sürecinde ortaya konulan bu görüşler doğrultusunda şekillenmesi halinde Ankara’nın PKK ve FETÖ konusundaki talepleri Washington’da daha ciddi bir şekilde ele alınır.

        Tabii, bu analizimizin kampanya sürecinde ortaya konulmuş pozisyonlardan yola çıkılarak yapıldığını unutmamak gerekiyor. Yönetimi devralana kadar geçecek süreç içerisinde Trump ve Pence ikilisi, ABD Devleti’nin bugüne kadar kendilerinden gizlenmiş olan mahrem bilgileri ve stratejileri konusunda detaylı şekilde bilgilendirilecek. Trump döneminin Türkiye ve Ortadoğu politikası da esas olarak bu bilgilere vâkıf olmalarının ardından şekillenecek.

        Diğer Yazılar