Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        GÖNÜLDEN geçen tam olarak bu değildi aslında. Arap sokakları Bahar esintileriyle özgürleşecek, diktatörler pranga misali bir bir çıkarılıp fırlatılacaktı. Özgürlük coşkusu, paylaşıldıkça artacak ve hasret içindeki bambaşka diyarlara yayılacaktı.

        Her şey arzu edildiği gibi olsa, mesela Tunus'taki gibi öyle pek kimsenin canı yanmadan sonuçlansa, 50-100 yılda tamamlanabilecek değişim hızlandırılmış şekilde birkaç yılda tamamlanacaktı. Ama

        hayal işte...

        Esintiler Tahrir Meydanı'na ulaştığında sokak çatışmaları yaşandı. Bindirilmiş kıtalar ellerinde pala ve sopalarla "Mübarek istifa" sloganları atan binlerce kişiye saldırdı. O gün anlamaya başladı Arap halkları... Her yer Tunus, her diktatör Bin Ali değildi. Değişim olacaksa kanlı olacaktı.

        Neyse ki Mısır'daki dönüşüm korkulduğu gibi bir felaket şeklinde yaşanmadı. Ordu devreye girdi. Son firavun Mübarek iktidardan çekildi.

        Mısır'da önlenen felaket, Arap Baharı Libya'ya ulaşınca yaşandı. Kaddafi, hiç tereddütsüz silaha sarıldı. Binlerce insan haksızlığa karşı çıktığı için sorgusuz sualsiz kurşunlandı: Tank, top, uçaklarla bombalandı, yakalanıp işkencelerden geçirildi.

        Kaddafi bununla da yetinmeyip isyanın merkezi Bingazi'yi Bingazililerin başına yıkmak istedi. Bingazi'yi kana boğup, hak, hukuk, demokrasi isteyen bütün halklara unutamayacakları bir katliam izletecekti. Tanklar Bingazi'ye yürüyordu ama hedef Arap Baharı'ydı.

        Arap Baharı'nın Libya'dan sonra kendi sınırlarına sirayet etmesinden korkan diğer diktatörler de Kaddafi'nin çılgınlıklarını izlemek için sabırsızlanıyordu. Neyse ki dünyanın geri kalanı harekete geçmeye karar verdi. NATO'nun da devreye girmesiyle Libyalılar 42 yıllık rejimi geç de olsa tarihin çöplüğüne atabildiler.

        Libya'dan sonra gözler Suriye'deydi. Ancak Suriyeliler uzunca bir süre dünyayı yanılttılar. Esad'a karşı ayaklanma girişimlerinden yana olmadılar. Hama'da, Humus'ta ve Şam'da sanal âlem üzerinden yapılan ayaklanma çağrıları fiyaskoyla sonuçlandı.

        O günkü düşüncelerimi şu şekilde yazmışım not defterime:

        Her şey apaçık ortada. Suriyeliler de hür olmak istiyor; ama isyan çağrılarına kulak asmadıklarına göre Esad dan umutlular. Sezar'ın hakkı Sezar'a. Esad da genç bir lider. Son yıllarda büyük bir dönüşüme öncülük eden Başbakan Erdoğan'a da çok yakın üstelik. Halkı tarafından seviliyor.

        Rejimin genetiğine uymayıp Türkiye'nin de teşvikiyle bu rüzgârı kucaklayıp demokratik değişime öncülük edebilir. Muhtemelen şöyle birkaç ufak demokratik adım atsa ve seçime gitse hiç zorlanmadan seçim bile kazanır ve yoluna daha büyük bir güvenle devam eder.

        Farkındayım, bugün okunduğunda fena halde çuvallamış olduğum izlenimi veren cümleler. Ama durum o günlerde hakikaten de öyleydi. Ne olduysa ondan sonra oldu. Rejimin son derece güçlü olduğu anlaşılan genleri bir anda Esad'ı avucu-nun içine alıverdi. Esad, Türkiye'nin çağrılarına kulak tıkayıp halkına karşı silaha sarılmaya başladı. En küçük protesto gösterisini dahi kanla bastırdı. Büyük bir hayal kırıklığına kapılan halkın Esad'a duyduğu öfke de böylece tüm Suriye'ye yayıldı.

        14 ayda Suriye baştan aşağı değişti. Daha Sünni, daha Alevi, etnik ve mezhebi hizipleşmelerin doruğa çıktığı bir Suriye doğdu. En büyük teselli ve umut ise kimliklerin koyulaşmasıyla birlikte demokrasiye desteğin de artması. Neyse ki Esad'dan sonra da bir arada yaşamaları gerektiğinin farkındalar. Durmadan düzenlendikleri toplantılarla, birlikte yaşamalarını sağlayacak formülü arıyorlar.

        Rejim ise değişmeyen tek şey olarak ortada durmaya devam ediyor. Muhtemelen rejimin değişimi de formül bulununca gerçekleşecek. Esad'ı hâkimiyetine alıp kanlı bir yola sokan o baskın gen, beni bir kez daha yanıltmazsa tabii.

        Diğer Yazılar