Gezi Parkı ve şu dış mihraklar
GEZİ Parkı meselesinde iki tip insanın sesi yüksek çıkıyor. Ve ben ikisini de anlamakta güçlük çekiyorum. Birincisi, meselenin tamamen iç dinamiklerle ilgili olduğunu söyleyip dış mihrak iddialarını tümüyle reddeden insan tipi. İkincisiyse konuyu tümüyle dış güçlere bağlayıp iç dinamikleri yok sayanlar.
İstanbul'da yaşayan, mesaisinin yüzde 90'ınıysa dünya meselelerini anlamaya adayan bir gazeteci olarak bu iki tip insanı da hayretle izliyorum.
Belki şaşıracaksınız ama ben bu patlamayı bekliyordum. Çünkü patlamanın yaklaştığına dair iki bariz işarete tanıklık ettim.
İlki 25 Mayıs'taydı. Polis Taksim Meydanı'nda 3-5 eylemciye biber gazı sıkıyor. Olay yerinde değilim. Meydandan 1 km aşağıda otobüs duraklarındayım. Olayla alakam sıfır. Buna rağmen duraktaki yüzlerce kişiyle birlikte gözyaşları içinde kaldık, nefes bile alamaz hale geldik. İnanın ki o an meydana yürüyüp polisle çatışmamız işten bile değildi. Bu mesele, polisin orantısız biber gazı çılgınlığının Gezi'den önce başladığının en net kanıtıydı.
Gelelim tanık olduğum ikinci hadiseye. Bundan birkaç ay önceydi. Gaziosmanpaşa-Alibeyköy arasında bir eğlence parkı için yapılmakta olan devasa yol inşaatını (belki İstanbul ilavemizin işine yarar diye) profesyonel makinemle fotoğraflıyorum.
Aracımdaki "BASIN" kartını gören mahalleli bir anda etrafıma toplandı. "Madem gazetecisin, derdimizi de yazsana arkadaş!" diyerek çembere aldılar. "Ama benim işim dış haberler" falan diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyorum ama nafile. Aradıkları ben miyim emin değilim ama belli ki vatandaş belediyeden ümidini kesmiş, derdini anlatacağı bir gazeteciye de hasret kalmış. Belediyenin, Kentsel Dönüşüm Yasası'nı suiistimal edip evlerini yok pahasına müteahhitlere peşkeş çekme niyetinde olduğunu anlatıyorlar. Belediyeye de gitmişler. Lakin aldıkları cevap kaygılarını gidermediği gibi daha da pekiştirmiş.
Bunlar şu birkaç ayda tesadüfen tanık olduğum birkaç hadise. Gördüklerim İstanbul'un şayialarla içten içe kaynamakta olduğunu, yerel idarecilerin ise büyük bir duyarsızlıkla bunu görmezlikten geldiğini tespit etmeme yetti de arttı bile. Nitekim Gezi patlaması biraz da bu tarz duyarsızlığın ürünüydü bana göre.
Şimdi gelelim anlayamadığım ikinci tip insana; yani bu meselede hiçbir şekilde dış güç parmağı aramamak gerektiğini söyleyenlere. Başlarını ellerinin arasına alıp dünyanın şu an arz ettiği manzarayı şöyle iki dakika düşünsünler. Ortadoğu yangın yeri. İran ve Rusya desen, belkemikleri Suriye'yi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyalar. AB ve ABD, 2008 yılından beri derin bir ekonomik krizin içindeler. Asya, Kuzey Kore'nin nükleer tehdidi yüzünden her an diken üstünde.
Şimdi bir de dönüp en derin yarası olan Kürt meselesini dahi çözüm yoluna sokmuş Türkiye'ye bakın. Bu kıyamet manzarası içinde ışıl ışıl parlayan bir ülke değil mi? Durmadan büyüyen ekonomisi ve istikrarıyla herkesi cezbediyor, kıskandırıyor. Ardı ardına devasa projelere imza atıyor. Tarihinde ilk kez "olabildiğince" bağımsız bir dış politika inşa ediyor.
Hal böyleyken bunu çekemeyen bazı güçlerin, zaaflarını suiistimal etmek suretiyle Türkiye'yi aşağı çekmek istediğini söylemek çok mu mantıksızca? Bu güçlerin, adeta birer çakala dönüşerek ağaçların arkasında pusuya yatmış olabileceğini söylemek çok mu anormal?
Burnunun dibindeki "Occupy" eylemlerini bile es geçmiş, Suriye'deki katliamları küçük bir altyazıyla geçiştirmiş CNN'in ve daha dün G8 protestoları canlı yayınlanmasın diye Londra'da 3G yayınını kapatan İngiltere BBC'sinin Gezi eylemlerine yönelik olağanüstü ilgisi çok mu normal size göre?
Hadi bunları geçelim. Ama Allah aşkına elinizi vicdanınıza koyun da şu soruya cevap verin: Mesele Suriye ve Esad olunca dış mihrak fabrikatörü kesilen sizler, sıra Türkiye'ye gelince neden tam tersi bir tavır içine girdiniz? Bu anormalliğin de daniskası değil mi? Allah aşkına söyleyin.