Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        AŞKIN Nur Yengi'yle Haluk Bilginer'in ayrılıklarında yine bir aldatmadan söz ediliyor. "Yine" diyorum çünkü âdettendir, her ayrılığın altında bu aranır. Çoğunda da vardır gerçekten. Belki kadında da erkekte de "birini yedeklemeden ötekinden vazgeçmeme eğilimi" iddiası doğrudur, kim bilir.

        Neyse... "Kişilerden bağımsız olarak", kısaca "tarihin tekerrürü" olarak adlandırabileceğimiz "aldatmayla başlayıp aldatmayla biten ilişkiler" üzerine yüksek sesle düşünesim var bugün.

        *

        Genellikle evliyken başka birine âşık olup boşanan ve yeni aşkıyla evlenenler için, "son durak" olmuyor o aşk... Dedim ya, "tarih tekerrür ediyor".

        Neden acaba?

        * Bu bir "arayış" mı?

        Eğer öyleyse, hepimizi katarak söylüyorum; "çok haklıyız"!

        Bir kerede "muhteşem uyum"un yakalanabilmesi olacak iş değil. Bilmem kaç milyarda bir ihtimal. Üstelik insan ne aradığını, ne istediğini bile tam olarak bilemezken... "Habire aramak"ta haklıyız yani!

        Peki, ikincide, üçüncüde, dördüncüde?

        İhtimal kaçta kaç?

        Diyeceğim şu; bir yandan da "beyhude bir arayış" bu.

        Hem yeri gelmişken; "elmanın yarısı" diye bir şey yok arkadaşlar! Kimse yarım elma değil ki! İlla elmadan gideceksek; onlarca çeşit elmanın onlarca diliminden oluşuyoruz; hangi dilimi kime denk getireceksiniz?

        *

        * Peki, "alışkanlık" mıdır?

        Âşık olup aldatmak, sonra yine âşık olup aldatmak, sonra yine...

        Bir kez yapınca hep yapmak mı ister insan?

        "Tiryakilik" mi oluşur?

        Olabilir vallahi!

        Aşk, aldatma, boşanma; hepsi "adrenalin dostu" değil mi neticede?

        E, "adrenalin bağımlılığı" diye bir şey yok mu?

        *

        * Bir ihtimal daha var... "Aptal" mıyız yoksa biz?

        Aslında sorunun karşıdakinden kaynaklandığını düşünecek, her seferinde bu defa doğru insanı bulduğumuza inanacak, "son" aşkımızla "ilk günkü gibi heyecan ve şehvet dolu yıllar" geçireceğimizi zannedecek kadar aptal?..

        Belki de "aptallık" değil de "umut"tur bunun adı. Umut "fakir"in ekmeği!..

        *

        * Galiba bütün mesele "tekdüzeliğe razı olup olmamak".

        Kimi razı olup kıçını kırıp oturuyor, kimi gidiyor; bu kadar basit. Ama şu da var; gidip gitmemek insanın elinde olan, karar verebileceği bir şey değil. Bir bakıyorsunuz gitmişsiniz!..

        Dizide başörtülü kadın

        BİR ara tartışılmıştı, şimdi yine gündemde: "Dizilerde başörtülü esas kız yok."

        Yok, evet...

        Olsa ne olur peki?

        "Yeni tartışmalar"a neden olur. Çünkü başı açık kadına "reva görülen" bir sürü bela, kötülük, en başta da karakterin kendi kötülüğü, "başı örtülü kadına yakıştırılamaz, itirazlar yükselir". Zaten yönetmen, senarist falan da kendisini özgür hissetmez.

        Çünkü başörtülü kadın "herhangi bir kesim"in temsilcisi değildir. Bir kısmımızın "kutsadığı", geri kalanımızın da "insana ait bir sürü özellikten peşinen feragat ettiği"ni düşündüğümüz kişilerdir söz konusu olan... (Parkta erkek arkadaşıyla oturan başörtülü kız gördüğümüzde "çık çık" etmiyor muyuz çoğumuz?)

        Kısaca; o dizi çok "kontrollü", çok "yapay", çok "ısmarlama" olur.

        MIŞ/MUŞ

        * Erdoğan Kazaklara 5 çocuk tavsiye etmiş.

        Siyasetten sonraki hedef belli: Nüfus Planlaması Danışmanlık Ofisi!

        Diğer Yazılar