Touch güzel başladı
Uzunca bir süredir hayatıma yeni yerli veya yabancı dizi sokmadım. Amacım izlemekte olduğum diziler final yaptıkça hayatımdan dizi etkinliğini birer birer çıkarmak.
Zaten Türk dizileri de yabancı diziler de bir süredir en azından benim için sıkıcı olmaya başladı. Birkaç güzel örnek dışında kendini tekrar etme özelliği hasıl oldu.
Mesela çok sevdiğim “CSI: Miami” resmen kabak tadı verdi.
Hem artık çok zorlama gelen o renk ve efekt patlamasından hem de Horatio’nun sürekli kendini tekrar eden diyalogları ve olayların çözümünü kestirmenin kolaylaşması tadımı kaçırdı.
Yabancı dizi konusunda tek istisnam “Mad Men”.
Don Draper’in hikâyesi bir süre daha tadını yitireceğe benzemiyor.
Ama dizileri hayatımdan atma kararım yeni işlere “şöyle bir bakmama” engel değil.
ÇOCUK OYUNCU MUHTEŞEM
Fox Life kanalında yayınlanmaya başlanan dizinin ilk bölümünü hayli beğendim. 24 ile kariyerinin en mesut günlerini yaşayan Kiefer Sutherland bu kez yepyeni bir karakterle karşımızda. Otistik oğlunun yazdığı sayılarla bazı olayları olmadan önce bilebildiğini keşfetmesinin ardından hayatı değişen bir babayı canlandırıyor dizide.
İlk bölüm hem aksiyon hem de gerilim düzeyi açısından üst seviyelerdeydi. Amerikan sinema ve dizi endüstrisinin mükemmel kasting yapma başarısı yine kendini göstermiş ve 11 yaşında rakamlarla geleceği gören çocuk rolüne muhteşem yakışan bir oyuncu bulunmuş. David Mazouz küçük yaşına rağmen harika bir performans sergiliyor. Fox Life ayrıca bu dizide ilginç bir şeyi deniyor. Dizi Amerika’da yayınlandıktan 24 saat sonra ülkemizde yayınlanıyor. Eğer ilk bölümdeki tempo ve gerçekçilik duygusu korunabilirse dizi çok başarılı olabilir.
Ucuz cep telefonu yassah hemşerim
Geçenlerde anneme cep telefonu almam gerekti. Annem teknolojiden çok hoşlanmayan biri.
Onun için cep telefonu, yes ve no tuşlarından ibaret bir cihaz. Dolayısıyla cihaz ne kadar basit olursa kullanması o kadar kolay oluyor onun için. Rehberden numara bulması ya da kendisini arayan bir numaraya geri dönmesi daha kolaylaşıyor. Ancak çok tuhaf bir gerçekle karşılaştım. Piyasada makul fiyatlı az fonksiyonlu telefon yok.
Nokia’nın, Samsung’un bir zamanlar çok satan düşük profilli cihazlarını artık 250 liranın altında bulmak mümkün değil.
Bu fiyatın biraz üzerinde ise akıllı telefonlar başlıyor ki bir sürü hizmet sunan bu telefonları almak daha mantıklı hale geliyor.
Bu durum cihaz ithalatçılarının pazarlama mantığı gibi gelmişti. Ama meğerse bu saçmalığın müsebbibi 2011’de yapılan vergi artışıymış.
100 LİRA VERGİ ÇOK
Buna göre % 25 özel tüketim vergisi ve 25 liradan 100 liraya çıkarılan maktu vergi sayesinde cihaz sıfır liraya gelse bile gümrükten geçtiği anda 200 lira oluyormuş.
Şaka gibi.
Bu kararın sebebi dışarıya döviz kaçışını önlemek herhalde. Yerli sanayiyi teşvik amaçlı da olabilir.
Ama bugün cep telefonu üretilirken kullanılan madenlere baktığımızda bor dışında ülkemizde çoğunu bulmak imkânsız.
Yani üretsek bile dışa bağımlı olmak durumundayız. Döviz çıkışını önleyelim derken de insanların hayatında lüks olmaktan çoktan çıkmış bir cihaz korkunç fiyatlara geliyor. Bu da gereksiz yere ikinci el cep telefonu pazarını oluşturuyor.
İnsanlar yüksek fiyatlı azgelişmiş cihazlar yerine bir üst daha pahalı cihazı tercih etmek zorunda kalıyor. Yani yine olan vatandaşa oluyor. 100 lira maktu vergi sizce de çok yüksek değil mi?
Yapışkan şeyler üzerine...
Mesai arkadaşım Nihal Bengisu Karaca’nın Twitter hesabından KESK protestosu ve sonrasında polisin orantısız müdahalesiyle ilgili yazdıklarını hazmetmekte zorlananlardanım.
Karaca, “Kuran öğrenimi seçimlik ders olacak diye tatava yapanlara, su sıkılmasına üzüldüm. En azından yapışkan bir sey sıkılmalıydı” demiş kendine ait Twitter hesabından.
Çok üzgünüm ama üzerlerine hunharlık düzeyinde tazyikli su sıkılan, biber gazı yiyen, yerlerde yuvarlanan insanları görüp insanın bundan zevk almasını ve dahasını istemesini -ki büyük bir ihtimalle bir bakan beyin şahane fikri olan tükürüğü kastediyor- ne ideolojik fikir çatışması ne de dünyaya bakış farkıyla açıklamak mümkün.
Eylemcilere o korkunç müdahale yapıldığı anda yerlerde yuvarlanan, canı yanan, yaralanan insanların ne düşündüğünün, hangi fikrin savunucusu oldukları için orada bulunduklarının, adlarının, dinlerinin, ırklarının hiçbir önemi kalmıyor benim için.
Ağırlıkla liberal görüşlerini gördüğümüz ve hayata muhafazakâr demokrasi gözlüğüyle baktığı hissi veren bir yazar arkadaşımın şiddet gören insanların görüntülerine bakıp zevk içinde “Yetmez, yapışkan şeyler de sıkıla” demesi, neresinden bakarsanız bakın zalimliğin fotoğrafı oluyor.
Ben bu fotoğrafı hiç sevemiyorum.