ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA
13 Şubat 2017 Pazartesi, 07:22:41 Güncelleme:10:04:05

Washington’a ebediyen gitmeyebilirim

 

İNTERNET sitelerinde çıktığından belki duymuşunuzdur, gazetemizin temsilcisi olarak önümüzdeki yıllarda Türkiye ve global açıdan önemi daha da artacak olan Washington’a gidiyorum.

Temsilci olarak yıllar önce Hürriyet için gittiğim dönemde olduğu kadar heyecanlıyım. İyi şanslar dileyen her insana “Allah utandırmasın” cevabını veriyorum. Çünkü zorlu ve çetin bir iş.

Zorluklardan hiçbir zaman korkmadım. Bu cesaretimin bedelini de arada bir ödemişimdir. Ha, kendime güvenirim; ciddi çalışmaya karar verdikten sonra dibine kadar giderim. Sorun ciddi olmaya karar verme aşamasındadır ama bu tabii ki tamamen ayrı bir yazının konusu olmalı.

Washington’un kendine has bir kültürü ve çalışma ritmi, kuralları vardır. Eski tecrübemden dolayı bunları da iyi bilirim; sokak yaşamını tanırım. Aşırı siyasileşmiş şehir yaşamının davranış kurallarını, geleneklerini iyi bilirim.

Bir bilenlerimin, şimdi ak saçlı olmuş eskiden tanıdığım Washington âleminin güçlülerinin vaat ettikleri desteği aldığımda tüm zorlukları aşacağıma inanıyor(d)um.

VURULUR MU İNSANA!

“İnanıyorum” yerine “inanıyor(d)um” dedim çünkü son anda öyle inanılmaz bir darbe yedim ki bırakın bu görev için gitmeyi belki de Washington’a ebediyen adımımı bile atmayabilirim.

Arada bir kendisini hâlâ yayın yönetmenim zannetse de dostluğumuzun sürdüğü Ertuğrul Özkök, bana Washington planlarımı tamamen değiştirtecek korkunç bir laf etti.

Git, çok iyi olur. Ben de seni arada bir ziyaret ederim, sana kalmaya gelirim” dedi.

Her türlü zorluğu aşarım dediysem de bir yere kadar; bununla tekrar yüzleşmem mümkün değil. Bu bir insanın kaldırabileceğinden çok daha ağır ve tahammülü imkânsız bir badire.

Sadece onun benim evimde kalmasını engellemek için bu görevi reddetmeyi bile düşünüyorum şimdi.

İlk temsilciliğim döneminde adam aynı zamanda yayın yönetmenimdi. “Gelme, kalamazsın” diyemedim. Şimdi o hâlâ bazen kendini yayın yönetmeniymiş gibi hissetse de üzülmesin diye ona “Artık değilsin” diyemiyorum. “Gelme, kalamazsın” da diyemeyeceğim. Bu yüzden tek çözüm benim oraya gitmekten vazgeçmem olarak görünüyor.

İSTANBUL’DA EVİME GELMEZ

Peki ya İstanbul’da evine gelip kalırsa?” diye soracak olursanız, bu da imkânsız.

Çünkü adam prensip itibarıyla Ümraniye semti sınırlarına girmek istemiyor ve bir de evinde 13.95 liralık bir kırmızı şarap bulundurabilen insanların evine de gitmiyor. Onun bir eve girmesi için şarabın en azından 200 liralık olması lazım. Sırf o gelmesin diye köprü altı şarabı dahi içmeye razıyım.

İlk geldiğinde yaşadıklarımı özetle anlatırsam Washington ziyaretinden neden bu kadar korktuğumu anlayacaksınız.

TUHAF BİR İNSAN

Adamın bir defa bazı insani âdetleri yok. Uyumak, geceyi yatakta geçirmek ve arada konuşmayı durdurmak, bazı konuları eleştirmemek gibi huyları bulunmuyor.

Her dediği lafı da onaylamak zorundasınız.

Durmadan pizza yemek istiyor. Ben sadece pizza yiyerek bu kadar sıhhatli kalabilen başka bir insana rastlayacağımı sanmıyorum. Ismarlanan pizzaların parasını da bölüşmüyor. Kendinden para istendiğinde kendinizi büyük ayıp işlemiş gibi hissetmenizi sağlıyor. Bugün yetkisi olsaydı pizza parası istediğimde beni hemen işten atacağına da eminim ben.

BİR DRAKULA

Geceleri hiç uyumadığı gibi sürekli televizyon izlemek istiyor ve sizin de onun sevdiği filmleri seyretmenizi talep ediyor. Onunla birlikte televizyon seyretmek de ayrı bir ıstıraptır. Açıkça söyleyeyim, ben de kötü film seyretmekten zevk alırım, ama onun seyredilecek film anlayışı gerçekten de dibe vurmuştu.

Zevki Jean-Claude van Damme ile Bruce Willis arasında gidip geliyordu. Onun için ideal yaşam, pizza yiyip şarap yudumlarken üst üste Jean-Claude van Damme ve Bruce Willis filmlerini seyretmekten ibaretti.

Diyelim ki sizde 10 gün kaldı; bütün bu rutin her gün üst üste tekrarlanan bir tür cehennemdir. Bunu bir daha kaldırabileceğimi zannetmiyorum. Eğer bunun olma ihtimali varsa Washington’da basın şehidi olma ihtimalim dahi var.

 

ÖCÜMÜ ALDIĞIM GÜN

O günlerde Washington’da Ertuğrul Özkök’ten öcümü de aldım.

5 gündür evdeyiz, gel bir değişiklik yapalım, Çin yemeği yiyelim. Gayet tabii ki ben ısmarlayacağım. Bu bir doğa kuralıdır, biliyorum” dedim.

Çıktık ve lokantaya gittik. Daha önce mutfağını gezmiştim ve acı soslar bölümünde gördüğüm sos şişelerinin üzerinde kuru kafa işaretleri vardı, yani acı düzeyi ölümcüldü.

YEMEĞİ BEN SÖYLEDİM

Yemek seçerken ona ben tavsiyede bulundum. Bol acılı bir yemek seçtim. Garsona içine o küçük biber tanelerinden de koymayı ihmal etmemelerini söyledim.

Neyse yemekler geldi, bu arada o kendinden geçmiş şekilde kendisi gibi büyük insanların ne kadar da önemli olduklarını anlatıyordu. Benim sohbetimize katkım sadece “Evet” dememle sınırlıydı. Arada bir “Size katılıyorum” da diyordum değişiklik olsun diye.

Yemekten önce sadece numaram çakılmasın diye onu uyarmak istiyormuşum gibi yaptım. Halbuki onun benim dediğim her şeyin aksini yapmak gibi bir âdeti olduğunu biliyordum. Ona “Sakın ha tabağındaki şu küçük biberlerden yeme” sözde uyarısını yaptım. O da tabii ki hiç ara vermeden, sektirmeden biberi ağzına atıverdi.

Neyse ben bir süre kendi yemeğime konsantre oldum. ama bir tuhaflık vardı, doğa kuralları askıya alınmış gibiydi. Ertuğrul Özkök’ten 30 saniye boyunca hiç ses çıkmamıştı. Bu olağanüstü bir gelişmeydi.

O DA NE?

Baktım ne oluyor diye, bir insanın 30 saniye fiziği bu kadar nasıl değişir anlayamadım doğrusu. Sanki yıldırım nikâhı gibi yıldırım estetik ameliyat olmuş gibiydi.

Dudaklarının her biri en az 10’ar santim daha büyümüştü, yüzü kızarmış ve sürekli ağlıyordu adamcağız.

Durum o kadar vahimdi ki bir ara ambulans mı çağırsak acaba diye de düşündüm.

Onun sadece bu şekilde sustuğunu öğrenen eşi Tansu Özkök’ün daha sonra Washington’dan sürekli bu biberlerden Türkiye’ye getirttiğini de öğrendim.


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
Ziyaretçi
2000
Kalan karakter : 2000
HAVA DURUMU
Pazar 22 MPH 32°
Güneşli