KIRK7
ERTUĞRUL Özkök, entelektüel hayatın Jake LaMotta'sıdır.
Jake LaMotta'yı tanımanız gerekmiyor, sadece Martin Scorsese'nin muhteşem filmi Raging Bull'u izlemiş olun yeter.
Filmde ünlü boksörü Robert De Niro olağanüstü oynuyor.
LaMotta ringe çıktığında rakibine karşı kendini açar ve onun üstüne üstüne gider. Birçok yumruk yer. Gardını düşürmüş gibi yapar. Dayanıklı olduğundan bir türlü de devrilmez ve rakibi işin böyle devam edeceğini sanıp yine vurmak için gardını almadan yaklaştığında LaMotta'dan öldürücü sert yumruğu yiyip nakavt olur.
Evet, Ertuğrul Özkök entelektüel hayatın Jake LaMotta'sıdır. Bir konu seçiyor... O konuda çoğunluğun doğru bildiğinin, kabul edilmişin tamamen dışına çıkan bir söylem geliştiriyor; herkesi kızdıracağını, üzerine saldıracaklarını bile bile söylüyor ve sonra yumruklar yağmaya başlıyor. O da köşesine dönmeden yumruklara daha da açıyor kendini, ama son sözü, tartışmayı kapatan sözü, Jack LaMotta'nın son yumruğu gibi yine o söylüyor.
Yaptığı siyasi tartışmalarda hep bu oldu. Herkes yeniden nasıl başkaldırırım diye düşünürken o "Elveda Başkaldırı" adlı kitabını yazdı. Herkes Turgut Özal'a yakın durmak için çabalayan gazetecileri konuşup eleştirirken, o kendisine Ertuğrul Özköşk diye ad taktı. Beyaz Türklerden nefret etme modası gelmişken en büyük beyaz Türk temsilcisi olarak o ortaya atıldı.
Nefret söylemliler 28 Şubat'ın bütün suçunu onun üzerine yıkmaya çalışırken, o "28 Şubat'ın tutanakları açılsın bakalım neler olmuş" diye yazdı. Sadece cuma namazına gittiğini söylediği için saygınlık görmeyi bekleyenlerin arttığı bir dönemde, o umreye gidip oraların magazinini yaptı.
Son olarak da barış süreci başlatılınca, "Asıl önemli olan Türklerin duyarlılığıdır" diyerek yine yumruklara açtı kendini, ama sonra onun haklı olduğu ortaya çıktı.
Örnekleri çoğaltabilirim, ama demek istediğim anlaşılmıştır umarım. Entelektüel hayatını benzettiğim o filmde harika bir yönetmen, harika kamera oyunları, harika bir senaryo vardı.
Ben, Ertuğrul Özkök'ü, kendi yönettiği hayat filminde başrolü oynayan, aynı zamanda senaryosunu da yazan usta bir oyuncuya benzetiyorum. (Hepimiz böyle olabiliriz, ama o çok ciddi bu konuda ve başarı için hayli de emek sarf ediyor.)
Yaptığı her işin mutlaka çok başarılı olmasını isteyen bir usta yönetmen gibi. Senaryosunu yazdığı, başrolünü oynadığı kendi filmini çok da iyi yönetiyor. Kendine yeni senaryo konuları bulmakta çok da başarılı.
Son olarak yönetmen Ingmar Bergman'laştı. İlişkiler meselesini ele aldı. Yönetmenin "Yüz Yüze" filminde olduğu gibi kadını da kendini de çok yakın çekimden (extreme close-up) görüyor bu son filminde (Kırk7 kitabı) ve kendini yine yumruklara açtı; çünkü gardını açmış olsa bile son yumruğu yine kendi vurmayı düşünüyor.
Kendi yaşında veya ona yaklaşmış olan birçok erkeğin, evliliklerini daha genç kadınlarla birlikte olmak için bozdukları bir dönemde o yine ters yumruk vurdu ve evliliğin ileri aşamalarında, kırklı yaşlarda cinselliğin ne kadar önemli olması gerektiğini yazdı.
Özellikle Fransız düşünürler, hayatın her alanının özellikle cinselliğin bir politik çatışma alanı olduğunu söylerler. Sıradan görülenler, gündelik rutinler de aslında siyasi ilişkilerdir onlara göre. Aynı ekolden etkilenmiş olması gereken Ertuğrul Özkök de aynı fikirde gözüküyor. Ben de onunla aynı düşünüyorum.
Kadına başlangıç noktası olarak "Ve Tanrı Kadını Yarattı" filmindeki Brigitte Bardot'yu alıyor.
Ve bence eline gelmiş olan harika bir entelektüel aparkat fırsatını da harcıyor. O filmden benim kafama işlemiş olan en güzel sahne, gerçekten de muhteşem güzellikte olan Brigitte Bardot'nun plajda kumda uyumakta olan sevgilisinin yanına yaklaşıp suratına çıplak ayağıyla bastığı sahnedir.
Fetişistik anlamları bir yana, aynı zamanda o yaştaki genç ve güzel kadının erkeği nasıl da aşağılayabileceğinin ve onu önemsizleştirebileceğinin de sembolü olan bir sahneydi bu bence. Özkök bu sahneyi unutmasından olsa gerek, o sahnenin bugünkü moda olan yaşlı erkek-genç kadın ilişkilerine ne tür yorumlar getirebileceğini, göndermeler yaptığını anlatma fırsatını kaçırdı.
Kitap bir entelektüel Jake LaMotta'dan bekleyeceğimiz kadar provokatif ve ilginç. İnsanın zekâsını gıdıklıyor. Nefis üslup denemeleri var. Kitabın tek bir satırına katılmasanız bile (ki ben birçok satırına katılıyorum) keyif için okunması gerekir.
Ancak okudukça ben çalışmanın şu yanından biraz rahatsız oldum. Çalışmada bireyin fiziksel güzelliğine, fit vücutlara fazla vurgu yapılıyor gibi geldi bana. Bunun kendi başına bir sakıncası yok tabii, hele yazarı bu kadar kendine bakıp dikkat eden bir insan olunca bunu dürüstlük de sayabilirsiniz.
Ama kendilerine dikkat edip vücutlarını düzgün tutabilmiş çiftlere devam edin tavsiyesini vermek bence kolay, ama bunu başaramayanlara ne diyeceğimiz de önemli değil mi?
Hayatın cilveleri, yorgunluklar, hastalıklar, üzüntüler ve bunların tümünün ağırlığıyla vücutlarımız yaşamın darbelerinin izini taşımaya başladığında, severek evlendiğimiz kişilerle ilişkimizi post güzellik/post fitlik aşamasında nasıl sürdüreceğiz, dahası sevgimizi nasıl koruyacağız? Acaba o günlere özgü yeni güzellik tanımlamaları mı yapmalıyız?
Asıl zor olan, üzerinde uğraşılması gereken mesele bu değil mi? Bu konularda felsefi iç tutarlığı olan birkaç söz de söylenmediği takdirde kitaptaki güzellik, estetik, fitlik takıntıları bana abartılı geldi doğrusu. Hatta bir aşamada, vurguyu buna yaparsak yaşlanmış evliliklerde vücut güzelliğine ve fitliğe önem veren kadınların-erkeklerin, kendilerinden daha genç sevgili aramak için evliliklerini bozmalarını da meşru görmeye başlamamız gerekecek diye düşündüm.
Bir ara hınzırlık olsun diye, "Acaba Brigitte Bardot, Ertuğrul Özkök'ün bugünkü fitliğiyle birlikte olsaydı o zaman Ertuğrul Özkök ne yapardı" diye de düşündüm.
Benim bu kaygılarım, insanın kendine bakmasını, fit olmasının doğruluğunu ve yaşlanan evliliklerde de fizikselliğe vurgu yapılmasını yanlış bulduğum anlamına gelmez.
Sadece Ertuğrul Özkök, bence bu kitabın ikincisini yazmalı ve dediğim konularda ne düşünüyorsa onları da söylemeli, buna da ihtiyaç var.