Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        GEÇEN gün İstanbul’da metrobüste öpüşen iki gence müdahale ve sonrasında yaşananlarla ilgili bir yazı kaleme aldım. Zaten biliyordum bir kesimden tepki alacağımı, ama açıkçası bu kadarını beklemiyordum. Şahsıma dönük hakaretleri, “İktidara yaranmak için böyle yazıyorsun” türünden aşağılamaları filan geçtim. Onlar artık ne idiğü belirsiz tiplerden geldiği için üzerinde bile durmuyorum, ama aklı başında saydığım aralarında koca koca profesörlerin olduğu bazı kişilerin, “Toplu taşımada şehvet ve arzuyla sevişir gibi öpüşmek ahlaksızlıktan öte büyük bir görgüsüzlük, nezaketsizlik, saygısızlıktır” görüşümü özgürlüklere, insan haklarına, demokrasiye karşı bir görüş olarak görmesi ve yaptıkları yorumlar karşısında hayretlere düştüm.

        İsimlerini yazmayacağım o aklı başında saydığım kişilerin, ama kendilerine cevaben şu kadar söyleyeyim: Eğer bir toplu taşıma aracında şehvetle, arzuyla öpüşmek sizin için demokrasinin bir gereği ise ben o demokrasiden almayayım. İster bana yobaz deyin, ister gerici, isterse başka bir şey, ama ben oğlum dahi olsa ya da kardeşim veya arkadaşım, böyle bir şeye yeltenirse o anda uyarırım. “Pardon, canınız birbirinizi çok çektiyse biraz sabredin, indikten sonra bir kuytu köşeye çekilip dilediğiniz gibi öpüşün!” derim.

        Ve kimse kusura bakmasın ama ben bu görüşü iktidara filan yaranmak, gözlerine hoş görünmek için dile getirmiyorum. Bu görüş bana Alevi olan annemden, babamdan mirastır. Yani ben ailemden aldığım terbiyenin, görgü kurallarının bir gereği olarak, “toplu taşıma araçlarında ya da kalabalıkların olduğu yerlerde yatak odasındaymışçasına öpüşmenin büyük bir saygısızlık, görgüsüzlük olduğuna” inanıyorum ve yine kimse kusura bakmasın böyle inanmaya da devam edeceğim!

        Anlaştık mı?

        *********

        TEŞEKKÜRLER UMUR TALU...

        DÜN yine tesadüfün en ilginçlerinden birini yaşadım. Evdeki içme suyum bitmiş. Normalde bu işi ya annem yapar ya da yardımcımız Gülnaz. Bir süredir ikisi de olmadığı için iş bana düştü ve epeyce bir cebelleşmeden sonra buzdolabının üzerindeki magnetten bulduğum telefondan iki damacana su için sipariş verdim. Ve o siparişi beklemeye koyulduğum sırada gazetem Habertürk’ü elime aldım. Alır almaz da sevgili ustamız Umur Talu’nun sağ üst köşede, “Su gibi hakikat” başlığını yazısını gördüm. Başka hiçbir şeye bakmadan hemen iç sayfaya geçtim ve Umur Ağabey’in az önce siparişini vermek durumunda kaldığım damacana suyla ilgili yazısını okumaya başladım.

        Ve tabii inanamadım okuduklarıma... Şoka girdim... Çünkü ABD’de yapılan bir araştırmaya göre pet şişeler, şişeleme ve kapaklama sürecinin eseri olarak, plastik zerrecikleri de suyun içine katıyor ve insanoğlunu çaktırmadan gizli gizli zehirliyormuş. Ve değerli okurlarım, bu yapılan araştırmaya dünyanın en ünlü markaları da dahil edilmiş. Mesela benim yurtdışına çıktığımda özellikle tercih ettiğim Evian markası başta olmak üzere Aqua, Nestle Pure Life, Aquafina, Dasani, San Pellegrino gibi diğer favori markalar da zehir saçıyormuş.

        Sanırım derdi polemik filan değil, insan sağlığı için çok büyük tehdit oluşturan pet şişe, yani plastik su şişe markalarıyla ilgili ülkesinin insanını uyarmak olduğu için Türkiye’den araştırmaya dahil edilen markaların adını da yazmamış Umur Talu... Ama anlıyoruz ki benim de kaliteli olduğuna inandığım için kullandığım marka dahil Türkiye’deki tüm plastik şişelerde satılan suların tamamı zehir saçıyor.

        Bilmiyorum nasıl bir çözüm bulunur bu duruma? Ama bir şeyler yapılmalı. İnsan sağlığını alenen tehdit eden bu plastik şişelerden kurtulmanın bir yolu bulunmalı. Ben daha yazıyı okur okumaz bundan böyle evdeki içme suyumun cam şişe içinde olması için gereken önlemi almaya karar verdim, ama benim bu bireysel çabam bizi bu zehir saçan ürünlerden uzak tutmaya yeter mi?

        Yetmez! O halde ne yapılmalı? Nasıl bir çözüm bulunmalı?

        Düşünelim bunu ve bir an evvel tartışmaya başlayalım...

        ********

        Rakı-balık yerine roka-balık!

        OKTAY Kaynarca... Birlikte oynadıkları dizi arkadaşlarıyla felekten bir gece çalmışlar. Beraber yemişler, içmişler ve bu güzel anları da bir fotoğraf karesiyle ölümsüzleştirip sosyal medyada paylaşmışlar. Ancak paylaşırken belli ki içilen alkolleri de masanın üzerinden yok etmeyi ihmal etmemişler.

        İşte sosyal medyada Kaynarca’nın bu fotoğraf karesi iki gündür tartışma konusu. Aralarında ünlü komedyen Şahan Gökbakar’ın da olduğu isimler dahil birçok kesimden tepki geldi bu fotoğrafa.

        Bense güldüm... Hiç öfkelenmeden hem de... Kızmadan. Sadece güldüm; çünkü gazetecilik hayatım boyunca bu tür atraksiyonlara o kadar çok şahit oldum ki! Hem de nerelerde, ne insanlarla... Alkolü övmüyorum, aşırısının da çok zararlı olduğunu düşünüyorum. İçene içmeyene de büyük saygı duyuyorum, ama içtiği, alkol kullandığı halde siyasi ikbal ya da kariyer çıkarı uğruna içmiyormuş gibi yapanlardan da nefret ediyorum. Bu ikiyüzlülükten midem bulanıyor!

        Ve değerli okurlarım, o kadar çok ki bu tiplerden; anlat desen hangi şarap türünden hangi tadın alındığını bilecek kadar gurme olan ama konu iktidara yakın bir medya patronunun yanında gündeme gelince Yeşilaycı kesilerek, “Hayatımda bir kez şarap içtim. O da yıllar yıllar evvel. Bir kadeh beyaz şaraptı” deyip de sözüm ona göz boyamaya çalışan...

        Maalesef bu durum artık bir gelenek haline geldi. Ne yazık ki alkol aldığı, kullandığı halde ısrarla içmediğini söylemek son zamanların bir ritüeli oldu. O nedenle şaşırmadım Kaynarca ve arkadaşlarının, “Biz rakı-balık değil, sadece roka-balık yapıyoruz” gösterilerine... “Hiç şaşırmadım” dedim ya, sadece güldüm...

        Diğer Yazılar