Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        FRENLERI patlamış bir arabanın, sürücü ne denli usta olursa olsun bir yerlere çarpmadan durması pek mümkün değildir. Eğer sürücünün kafası iyi, sorumluluk duygusu da pek gelişmemişse durum iyice vahimdir. Sorumsuzluğun getirdiği serbestiyetle sanki frenler sapasağlammış gibi gaza abanmaya devam eder ki o zaman da kaza mukadderdir. Bundan sonrası için sorulacak tek soru kazanın ardından arabanın ve sürücünün halinin ne olacağıdır.

        Bu seçim kampanyasının gidişi freni patlamış bir arabanın serencamını çok andırıyor. İş yalnızca çok tehlikeli bir gidişten ibaret değil. Kazanın sonundaki hasarı ölçmek de güç. Daha doğrusu hasarın çok ağır olacağının tüm işaretleri ortada.

        İktidar bloku içinde olanların bu seçimde “zafer” diye tanımladıkları hedef her ne ise ona ulaşmak için ellerindeki tüm imkânları kullandıkları malum. Hedef başlarda başkanlık sistemini kabul ettirmek idiyse, pabucun pahalı olduğu anlaşıldıktan sonra asıl hedef HDP’nin ne pahasına olursa olsun baraj altında kalması haline geldi.

        Bunun için bir yandan terörle özdeşleştirme diğer yandan din diliyle kötüleme, şeytanlaştırma yoluna gidiliyor. Ortalığa saçılan düşmanca söylem, hedef göstermeyi amaçlayan nefreti körükleyici tanımlamalar bu hedefe ulaşmak için hiçbir sınır tanınmayacağını da yazık ki gösteriyor.

        Dinsel simgelere bu denli abanılması bir yandan sınır tanımazlığı kanıtlıyor. Diğer yandan da iktidarın artık tükenmiş “kimlik siyaseti” ipine giderek daha sıkı sarılacak derecede seçim sonuçlarından korktuğuna işaret ediyor. Bu korkunun temelindeyse iktidar partisinin kendi başına hükümet kuramayacak olmasından çok Cumhurbaşkanı’nın kadiri mutlak olma arzusunun gerçekleşmemesi ihtimali var. Bu tespit, seçim sonuçları ne olursa olsun Cumhurbaşkanı’nın konumu ve davranışından kaynaklanacak krizlere hazırlanmak gerektiğini gösteriyor.

        Son Adana ve Mersin saldırıları eğer başarısız kalmasaydı kampanyanın son üç haftasına kontrolü zor bir atmosferde girilebilirdi. Allah’tan başta HDP ve MHP olmak üzere muhalefet partileri ve kitleleri inanılmaz bir sağduyu ile davranıyor şu ana kadar. Kampanyadaki şiddet hakkında bir araştırma yapan P24’ten Efe Kerem Sözeri’nin belirlediği kriterlere göre “1 Şubat - 17 Mayıs arası gerçekleşen 161 saldırının...19’i AKP, 11’i CHP, 9’u MHP ve 122’si HDP seçim çalışmalarına yönelik olarak gerçekleşmiş.”

        İktidar mahfillerinin şedit ve kahredici bir dille bezediği seçim kampanyası aynı zamanda Cumhuriyet tarihinin en adil olmayan koşullarında gerçekleşiyor. Bu durum, devlet kurumlarının hemen hepsinin içinin boşaltıldığı, hukuk kavramının herhangi bir geçerliliğinin kalmadığı ortamı ağırlaştırıyor. Bu nedenle Anayasa’nın, seçim kanunlarının ve hepsinden önemlisi en basit insaf ve ahlak ölçülerinin paspas edilmesine kızsak bile hayret edemiyoruz.

        Daha da ilginci ülkedeki kamplaşma dolayısıyla toplumun birbiriyle karşı karşıya getirilen kesimleri alternatif gerçekliklerde yaşıyor. Gazete manşetlerine ve yazılarda aynı olayların ele alınışına baktığınızda birbirine söyleyecek sözü kalmamış iki kampın varlığı bal gibi ortaya çıkıyor. Genel toplumun neye inanıp inanmadığını tam olarak kestirmek mümkün değil ancak kamuoyu araştırmalarına yansıyan kırılma gerçek.

        Bir kez daha tekrarlamak gerekirse bu seçimlerde HDP’nin barajı geçmesi ya da geçmemesi iki konuda ülke siyasetinin gideceği yolu belirleyecek. Dört partili bir Parlamento Türkiye siyasetine, yeni bir dengeyi oluşturma fırsatı verecek. İkinci olarak da Kürt siyasi hareketinin meşruiyet barajını da açması sonucuna yol açacak. Her iki gelişmenin de Türkiye siyasetinde normalleşmeye geçmek için gerekli olduğuna inanıyorum.

        Diğer Yazılar