09 ARALIK 2016
ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA
30 Eylül 2016 Cuma, 01:13:59 Güncelleme:08:56:51

Trump’ın Amerika’sı

 

Amerikan seçimleri hemen her zaman dünyanın ilgisini çekti. Sonuçta, her ne kadar 2020 yılında dünya gelirinin sadece yüzde 15’ini üretecek olsa da ABD dünyanın en büyük ekonomisi. Askeri gücünün ağırlığıyla ve dünya siyasetindeki etkinliğiyle ABD’nin tercihleri, dış politikası, güvenlik anlayışı, diğer ülkelerin kaderlerini de etkiledi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin başı çektiği kamp, liberal bir ekonomik sistemi kurmaya çalıştı. Bağımlı ülkelerdeki darbelere verilen desteklere, özgürlük ve demokrasi ilkelerine her zaman sadık kalınmamasına rağmen, genelde açık siyasi sistem tercihini vurguladı. Savunulan ilkelere her zaman sadakat gösterilmemiş olsa bile, ideal düzen demokratik değerleri ve ilkeleri yansıtan düzen olarak lanse edildi.

Özellikle Soğuk Savaş sırasında Amerikan seçimlerinde kimin başa geleceği dünya açısından çok da büyük bir fark yaratmıyordu. ABD’nin iç işleyişi açısındansa bazı kritik seçimlerdeki tercihler ülkenin gittiği yolu etkiledi. 1964 yılında seçimleri Lyndon Johnson yerine Barry Goldwater kazansa, dünyaya yönelik temel Amerikan politikalarında ancak derece farkı görülebilirdi. İçerideki gelişmelere baktığınızdaysa en başta Amerikalı siyahilerin özgürlük ve eşitlik mücadelesi çok daha fazla dirençle karşılaşırdı. Fakirlikle mücadele programı, çeşitli sağlık sigortası politikaları muhtemelen hayata geçirilemezdi.

Soğuk Savaş sonrasında da benzer bir durumdan söz etmek mümkündü. ABD, küreselleşmeyi dünya ekonomisinde ticaretin ve sermaye akışlarının serbest olduğu, sermayeyi kısıtlayacak kuralların ve denetimlerin en düşük seviyeye indirileceği bir düzen içinde savundu. Liberal bir ekonomik düzenin tüm dünya için gerekli ve yararlı olduğunu ısrarla tekrar etti. Nitekim küresel ekonomiye kendi şartlarıyla eklemlenmeyi beceren Çin gibi ülkeler açısından 1990’lar patlama yılları oldu. Buna karşılık serbestliğin savunucusu olan ABD’de ve diğer gelişmiş ülkelerde açık ekonomi ısrarı, gelir dağılımında müthiş bozulmalara yol açtığından dolayı hoşnutsuzluğu artırdı.

Küresel Eşitsizlik (Global Inequality) başlıklı çok değerli kitabın yazarı Branko Milanoviç, 1988 ile küresel krizin patladığı 2008 arasında en alttaki yüzde 5 ile yüzde 75-90 arası gelir dilimlerinde olanların reel gelirlerinin neredeyse artmadığını gösterdi. Yukarıdaki bu gelir grubuna girenlerin çoğunluğu da gelişmiş ülke nüfuslarıydı. Kısacası Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle patlayan küresel ekonomi, fakir ülkelerin zenginleşmesine imkân sağlayarak bu ülkelerde fakirliği geriletti. Buna karşılık zengin ülkelerin nüfuslarında ekonomik büyümeden aslan payını yüksek gelir düzeyindekiler aldı.

Toplumsal ve siyasal açılardansa bu dönemde seçkinler ile geniş halk tabakaları, özellikle de mavi yakalılar arasındaki mutabakat bozuldu, güven zedelendi. Trump gibi bir şarlatanın ABD Başkanı seçilmesini ihtimal dahiline sokan da buydu. Ekonomik refahı düşen, altındaki zemin ekonomik rekabet, göçmenlerin varlığı gibi nedenlerle kayan beyaz işçi sınıfı ve orta sınıfların kaybedenleri, öfkelerini kültürel farklılaşma/dışlayıcı söylem/ırkçılık üzerinden dile getirdi.

Amerikan ekonomik, toplumsal ve siyasal seçkinlerinin son 30 yılda toplumlarındaki geniş kitlelerin durumlarına lakayt kaldıkları, gelir uçurumlarını dikkate almadıkları ortada. Obama döneminde Amerikan ölçülerinde sosyal demokrat sayılacak bir programın izlenmesi bile tepkiyi yumuşatamadı. Bu gelir bozukluğuna sebep olan Cumhuriyetçi Parti’nin liderliğine meydan okuyarak aday olmayı beceren Trump’ın politikalarının bu kötü tabloyu düzeltmesi söz konusu değil. Dahası, çizdiği kadın ve yabancı düşmanı profil, dünya meseleleri hakkındaki derin cehaleti, demokratik kuralları hiçe sayan tavrı, ham popülizmiyle Trump; baskıcı, dışlayıcı, dünyayla ilişkisi küstah, buyurgan ve kavgacı bir Amerika’nın habercisidir. Bunun da dünya açısından hayırlı bir tarafı yoktur.

 


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
300
Kalan karakter : 300
HAVA DURUMU
Perşembe 28 MPH
Güneşli