Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Brüksel

        AVRUPA'yı kasıp kavuran krizin izleri Brüksel'de pek yok. Şehir AB'nin kurumlarının genişlemesi nedeniyle neredeyse bir inşaat furyası içinde. Ancak kurumların içinde çalışanlar hayli dertli. Avrupa Birliği projesinin Avrupa kıtasına yüzyıllar sonra barış getirdiğine inanan, bu deneyim sonucu Avrupa'nın karanlık güçlerinin artık dirilemeyeceğine inanmış nesil hayal kırıklığı yaşıyor.

        Yerleşmiş kurumların bu hortlayan akımlarla başa çıkacak güce sahip olup olmadığı başlıca tartışma konularından birisi. AB projesini başlatıp uygulamış ve köklü düşmanlıkların gömülmesine tanıklık etmiş olanlar İkinci Dünya Savaşı felaketini yaşamışlar ya da etkisini hissedenlerdi. Geçmişin yükünü taşımayan, acılarını hatırlamayan, korkularını atmış yeni nesiller ise Avrupa Birliği projesine o açıdan değil bugünkü yararını değerlendirerek bakıyorlar.

        Batı dünyasını kasıp kavuran ekonomik kriz AB ülkelerinde siyasi krizi de derinleştiriyor. Avrupa entegrasyonu ve küreselleşme nedeniyle gelen işyeri ve istihdam kaybına karşı isyan büyüyor. AB'ye yönelik öfke özellikle zor durumdaki toplumlarda kabarmaya başlıyor. Bugüne kadar geliştirilmiş en anlamlı küreselleşme projesi olan AB'nin hedefleri, savunduğu değerler ve kurumsal yapısı sorgulanıyor.

        Küreselleşme dinamiklerinin ve krizin bundaki payı açık. Geçen yirmi yıl içinde AB ülkelerinde orta sınıfların gelir düzeyinde büyük bir gerileme yaşandı. Buna koşut olarak ülkelerin içinde eşitsizlikler arttı. Almanya'nın dahi orta sınıfında yüzde 13'lük bir daralma var. Refah devletinin koruma ağı giderek daha gevşek hale geliyor.

        Bunların yanı sıra yaşlı kıta demografik sorunlarla da uğraşmak zorunda. Nüfus giderek yaşlanıyor. Bunun doğal sonucu olarak anlamlı bir göç projesine ihtiyaç var. Ancak Avrupa'daki Müslüman nüfusun entegrasyonunda yaşanan sorunlar, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık bu konuda da mantıklı adım atılmasını engelliyor. Hollanda'daki ırkçı parti Müslümanlar ve koyu derililerin ötesine geçip Slavları ve Balkan ülkelerinden gelenleri de reddeden bir noktaya gelmiş.

        Kolay olmasa da AB'nin bu krizi atlatacağına inananlar, yerleşik kurumların ve son altmış yıla damgasının vurmuş değerlerin sonunda galebe çalacağını düşünüyorlar. Ancak AB'nin bugünkü haliyle kalmayacağı da açık. Daha gevşek, adem-i merkeziyetçi bir AB ve onun içinde ayrı bir grup oluşturan Euro alanına dayalı bir yapının ortaya çıkması yüksek bir ihtimal. Almanya her durumda AB'nin gelecek tasavvurunun baş mimarı olacak.

        Kendi içine bu denli dönmüş bir AB'nin Türkiye meselesine ayıracak fazla zamanı da yok. Zaten Türkiye'de de AB'ye pek kafa takıldığını söylemek mümkün değil. AB ve Türkiye arasındaki ekonomik entegrasyonun boyutları düşünüldüğünde, Akdeniz'in güvenliği akla geldiğinde bu aslında hayli garip bir durum. Türkiye'nin hala en büyük pazarı Avrupa ülkeleri. Ülkeye gelen ve teknoloji getiren, rekabetçiliğe katkıda bulunan yabancı yatırımın neredeyse dörtte üçü AB ülkelerinden.

        Dış politikada bir zamanlar yüzde 96 düzeylerinde uyum içinde olan tarafların uyumu son dönemde yüzde 48'e inmiş. Arap isyanları sonrası bu da yavaş yavaş değişiyor gibi. AB açısından bu koşullarda Türkiye ile ilişkilerde sınırlı hedefler tespit ediliyor. En önemlisi ilişkilerin kopmasını ve daha fazla hasar görmesini önlemek. Fransa'daki seçimlerde Sosyalistlerin iktidara gelmesinin havayı yumuşatması bekleniyor. Yargı bağımsızlığı, anayasa, ifade ve basın özgürlüğü konularında daha fazla ses çıkaracaklar gibi. Sonuçta giderek bu ilişkilerin farklı bir çerçeveye oturtulması gerekliliği gündemin ön sırasına geçiyor aslında. O tartışmanın nasıl başlayacağı ve nerelere gideceği ise ancak 2012 geçtikten sonra belli olacak.

        Diğer Yazılar