Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Dış İlişkiler Konseyi’nin Türkiye-ABD ilişkilerinin geleceğiyle ilgili raporunun her bölümü, işlediği konularda iki tarafın nasıl işbirliği yapmaları gerektiği hakkında önermelerle bitiyor. Sonuç bölümünde tekrar vurgulandığı gibi “bir stratejik ilişki kurulabilmesi için her iki tarafın siyaset yapıcılarının ABD-Türkiye ilişkilerini geliştirmek üzere her çabayı göstermeleri zorunludur.”

        Geçmişte Amerikan tarafında bu tür raporlar yazıldığında Türkiye’nin iç düzeni tartışmaya açılmazdı. Soğuk Savaştan sonra Türkiye’nin stratejik önemi yalnızca jeopolitik alandaki ağırlığı ile sınırlı kalmadığından, artık iç politikadaki gelişmelere de önem veriliyor. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin İslamcı kökenli olması, son on yılda bazen Batılı müttefiklerle keskin şekilde ters düşmesi bu ilginin yoğunlaşmasında rol oynuyor.

        Soğuk Savaş döneminde, Türkiye’nin iç düzeninin demokratik standartlara ne denli uygun olduğu tartışması nadiren gündemde yer alırdı. Türkiye’deki insan hakları ve demokrasi konularına en hassas olduğu düşünülen Amerikan yönetimleri bile iç politikada Ankara’yı ancak bir dereceye kadar zorlarlardı.

        ABD’nin stratejik çıkarlarının korunmasıyla Türkiye’deki demokrasinin derinleşmesi arasında tercih birinciden yana konurdu. Ancak 28 Şubat döneminde Amerikan Başkonsolosunun Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan’ı hapishaneye gitmeden ziyaret etmesi gibi sembolik mesajlar, AB sürecine destek vermek gibi dolaylı çabalar da eksik olmazdı.

        Giderek iç politika ve demokrasi meseleleri daha fazla dikkat çeker oldu. Bir yandan Irak Savaşı’nda TSK’nın kuzey cephesi açılmasına kendisinden beklenen şekilde destek vermemesi bu kurumdan Amerikan desteğinin çekilmesine yol açtı. Türkiye’nin bu dönemde AKP önderliğinde sivilleşmesi, askerin siyasetteki ağırlığını azaltması ve demokratikleşmesi önemsendi. Yalnız Batı değil çevre ülkeler tarafından izlendi.

        Önceleri kaba bir “laikçi/liberaldemokrat İslamcı” ayrımı üzerinden yapılan analizler sivilleşmede hayli mesafe kat edildikten ve Anayasa değişiklikleri referandumda geçtikten sonra daha nüanslı hale gelmeye başladı. Konsey’in raporu bu bağlamda, raportörün Türk iç siyasetini iyi takip eden bir akademisyen olmasının da etkisiyle iç politikaya yönelik hayli eleştirel bir tavır alıyor.

        Raporun ilk tespiti “Türkiye’nin son on yılda eşanlı olarak daha Avrupalı, daha Müslüman, daha demokrat, daha modern” olduğu yönünde. AKP’nin iktidara gelişini de yerleşik seçkinlerin iflası kadar Türkiye’nin Turgut Özal’dan itibaren hızla değişen toplumsal dinamiklerine bağlıyor. Bu değişikliğe ayak uyduramayanların tasfiye olduğunun altını çiziyor. Ancak, “Türkiye bugün AKP iktidara gelmeden önceki döneme göre daha demokratikse de henüz demokrasisi oturmuş değildir” tespitini ekliyor. Kürt meselesinde açılımdan vazgeçme, söz ve basın özgürlüklerinde yaşanan tepetaklak gidiş ve etkili muhalefet eksikliği bu tespite destek olarak kullanılan unsurlar.

        Her ne kadar AKP’nin yerleşik düzenin faullü saldırılarına maruz kaldığını kabulleniyorsa da “2007’den beri, hükümet reformlardan geri adım attı ve çoğunlukçu bir demokrasi anlayışı hatta belki de otoriter bir damar sergiledi”.

        Geçmişi de hukuk devleti uygulamaları açısından hiç parlak olmayan Türk yargısının bugünkü siciline kaygıyla bakıyor: “Genel olarak, AKP önceki dönem hükümetlerinin kendilerini eleştirenleri susturmak için kullandıkları usul hukukunu göz ardı eden yargı taktiklerini benimsemeye ve onlara yaslanmaya başladı.”

        Türkiye ile gelecekte daha yakın bir stratejik ilişki kurmak isteyeceği anlaşılan ABD’nin bu raporun analiz ve önermeleri ışığında Türkiye’nin demokrasi meselesinde taraf olup olmayacağını zaman gösterecektir.

        Diğer Yazılar