Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        AB sürecinin akamete uğramasının Türkiye'ye maliyeti aslında uzun zamandır kendini hissettiriyor. Ancak bu maliyet şimdilik yalnızca Türkiye demokrasisinin kalitesinde daha doğrusu kalitesinin düşmesinde gözlemlenebiliyor. Bu nedenle ekonomik çarkların dönmesiyle yetinen büyük çoğunluk açısından herhangi bir maliyet söz konusu değil. Üstelik AB'nin bugünkü pespaye haline bakıldığında AB referansına dikkat etmek için pek neden yokmuş gibi de duruyor.

        Halbuki maddi durumu da bir şekilde etkileyecek bir maliyet habire kesilip duruyor. AB adaylık ve müzakere süreçlerinde gösterilen heyecanın durulması, giderek bu hedefin umursanmaz hale gelmesi bir vakıa. O heyecanın devam etmemesi, Kopenhag Kriterleri'ne uygun demokrasi kurma isteğinin dürüst ve gerçek bir istek olmadığının anlaşılması Türkiye'yi siyaseten geriletti. O süreç Türkiye'nin uzun vadeli ekonomik sağlığı, yatırım sermayesi çekmesi için de çok gerekliydi. Sıcak parayı ılığa çevirebilecek unsur da oydu.

        Eğer geriye kaymamış olsaydık, bugün toplumun bir kesimi herhalde Uludere katliamından dolayı kendisini bugünkü mahcubiyet hatta utanç verici durumda bulmayacaktı. 34 kişinin katledildiği bir olaydan beş ay sonra bu toplum olayın arka planındaki çok önemli bir detayı ancak yabancı bir gazeteden öğreniyorsa ortada vahim bir durum var demektir zaten.

        Üstelik, hükümet kendi vatandaşlarından özür dilemeye tenezzül etmiyor, açıklamada bulunmuyor, olayın sorumlusu Genelkurmay, Başbakan'ın koruması altında toplumla dalga geçer gibi ketumluğunu koruyor ve Meclis'in komisyonu karanlıkta bırakılıyorsa o zaman demokrasinin kalitesini savunmak elbette güçleşiyor.

        Buna isterseniz hapishanelerde çürütülen 500 öğrenciyi, poşu taktığı için ağır hapis cezalarına mahkûm edilenler de dahil yargının hukuktan nasipsizliği nedeniyle nerdeyse müebbet tutukluluk yaşayanları ekleyebilirsiniz. Eğer o süreç ciddiyetle devam etse, herkesin, hatta Başbakanın, mahremiyetinin dava dosyalarında ihlal edilebileceği bir ülkede yaşamıyor, basın özgürlüğünde ve eğitim standartlarında yazılan raporların son sıralarında yer almıyor olacaktık.

        Kim bilir yargı evrensel hukuka uygun bir donanıma ya da zihniyete sahip olsa her Allah'ın günü kadınlara yönelik cinnet seviyesindeki şiddette de bir durulma olurdu. Yüzde 10'luk baraj kalkar, sistemdeki güçler ayrılığı erozyonu dururdu.

        Gerçi ilişkilerdeki kâbus verici durumun tek sorumlusu Türkiye değildi. AB'nin iki güçlü devleti Fransa ve Almanya'nın yöneticileri yan çizdiğinden her iki taraf da ilişkileri öldürmeden komada tutmayı tercih etti. Avrupa'da siyaset giderek yeni bir ivme kazanıyor. Uzun vadede bile olsa Türkiye-AB ilişkilerinin önü açıldı. François Hollande Türkiye ile Fransa ilişkilerini normalleştirecektir. İtalyan Başbakanı Türkiye'nin AB açısından öneminin bu kriz ortamında daha da arttığını konunun soğuk kanlı değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

        AB ile Türkiye Kıbrıs'ın dönem başkanlığında felaket yaşamamak için "Pozitif Gündem" diye bir ilişki tarzı da icat ettiler. AB içinde bulunduğu krizi atlatamayabilir. Bunun yaratacağı deprem Türkiye'yi de sarsacak bir durum yaratabilir. Dolayısıyla Türkiye AB'de olup bitenlere zaten seyirci kalmamalıdır. Yahut AB krizini atlatabilecek siyasi enerjiyi ve yaratıcı gücü bir şekilde üretir, o zaman da Türkiye onlar için, onlar da Türkiye için iyice kıymete biner.

        Bu senaryo gerçekleşir ve ilişkiler uzun vadeli olumlu bir hatta oturtulacak kıvama gelirse o zaman Türkiye'nin hem Avrupa hakkında söyleyecek iki çift lafı olması gerekir hem de demokrasisinin kaportasını doğrultması. Zira öngörülebilir bir gelecekte Türkiye'nin refahı da bu hattın üzerindedir.

        Diğer Yazılar