Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Habertürk Gazetesi ve HT Hayat’ta çok paylaşılan yazıların sahibi Elif Key, “Bize İki Çay Söyle...” kitabında alıyor okuru karşısına dertleşiyor. Kimi zaman uzak anılara götürüp bellek ayarı yapıyor. Kimi zaman “Anne olmasaydın anlardın!” yazısında olduğu gibi toplumdaki sinsi iğnelemeleri, yapanın gözüne sokuyor

        Bizde âdettir; yoldan gelen oldu mu hemen “Dur bi çay demleyeyim” der mutfağa koşarız. Yorgunluğumuzu alır. Hastanede, ameliyat kapısında bekleyenlere tepsi içinde çaylarla gider o bekleyişe ortak oluruz. O çay, çay değildir yalnızca; umuttur. Dostumuzla gülüşürken ince belli bardaktaki çay neşedir. Ağlaşıyorsak eğer, dert ortağıdır. Mutfakta demini bekleyen çay huzur verir. Demlenmiş mi diye bakarken “Bu da geçer” dedirtir...

        Elinizde okuduğunuz Habertürk Hafta Sonu Ekleri’nde ve HT Hayat.com’da şahane yazılar yazan arkadaşımız Elif Key, “Bize İki Çay Söyle...” kitabında bunu yapıyor işte. Okuru alıyor karşısına dertleşiyor. Kimi zaman uzak anılara götürüp bellek ayarı yapıyor. Kimi zaman “Anne olmasaydın anlardın!” yazısında olduğu gibi toplumdaki sinsi iğnelemeleri, yapanın gözüne sokuyor. “Sesimi çıkarmıyorum ama bak yaptığının farkındayım” diyor. Aynı hırpalanmaya maruz kalan okur da, o yazılanla söyleyemediği ama hep içinde kalan sözleri kendi söylemişçesine bir “oh!” çekiyor...

        Elif’in ajite etmeden, dobra dobra, içinden geldiği gibi yazdığı yazılar demlendi ve okura sunuldu... Facebook’ta kalabalık, evinde yalnız olanlar; afişe çıkmayı Facebook duvarına yazı yazma sananlar; bu denemeler belki de en çok sizin için yazıldı. Mış gibi yapmaktan yorulanlar, mış gibi yapmasınlar, maskelerini indirsinler diye belki de. Bir çay demleyin ya da söyleyin gelsin. Sonra da Elif’in yazdıklarını satır satır okuyun, kimi zaman da altını çizin ve kendinizle yüzleşin. Demli olsun!

        1999 yılından beri oturduğun evi boşalttın ve çok uzaklara gittin. Bir evden taşınmak, bir hayattan taşınmak gibi belki de...

        İstanbul’dan New York’a taşınma kararını iki kişi aldığımız için endişeliden ziyade mutlu bir taşınmaydı bizimki. Orada bir sokağın içine sıkışmış yeni insanlar tanımak konusunda endişeli ve hatta kendine katı davranan birisi olup çıkmıştım ve bunun için henüz çok erkendi. “Başka sokaklar, başka insanlar tanımak iyi gelecek” diyordum kendime. Ve halihazırda sanki paspasın altına koyduğumuz yedek anahtarımız gibi bir cümlemiz vardı: “Baktık olmuyor, İstanbul bizim, geri döneriz!” İki bavulla alana indiğimizde, bizi Ürdünlü şoför karşıladığında, apartmanımızda kapıyı Meksikalı bina görevlisi açtığında, karşımızdaki marketin sahibinin Hindistan’dan buraya geldiğini öğrenince anlıyorsun, bir yerden bir yere taşınmak aslında kocaman bir dünya haritasının ortasında kalmak ve aslında dünyanın kaç bucak olduğunu anlamak demek! Kimseleri tanımadığın bir şehirde insanlara sil baştan kendini anlatmaya hazır olmak gerek.

        Hazır mıydın?

        Hazırmışım. Ha ama tabii şu da var, bu kadar uzak bir ülkede yaşamak kolay mı? Hiç değil. Bir kere 7 saat gerideyim, koca bir ülke hep biz uyurken seviniyor, üzülüyor veya bir şeylerden endişe ediyor. Her şeyi kaçırma duygusu hep bir yerde dursa da kendi hayatını yakalama ve belki de bizim memlekette sistematik bir şekilde unutturulan kendi kıymetini hatırlamak şahane bir his. “Aferin” diyorsun kendine, bir yandan büyüyorsun, bir yandan köşelerin yumuşuyor. Hem musluktan su içiliyormuş hâlâ bazı şehirlerde, burası öyle!

        ‘İSTANBUL UNUTUR, UNUTTUĞUNU DA UNUTTURUR’

        Yazılarını hep sabah 5’te yazmışsın. Bir de özellikle New York’taki yazılarında inanılmaz ayrıntılar var. Mesela metroda karşılaştığın kadın, hem görüntüsüyle hem de yüzündeki ifadeyle ete kemiğe bürünüyor...

        Küçüklüğümden beri en geç sabah 6’da uyanıyorum. Yaşım büyüdükçe bu saat 5’e yaklaştı. İstanbul’daki evimizde Ayasofya’yı gördüğüm en güzel saat 5’ti hep ona bakarak yazıyordum, şimdi burada Brooklyn’in bir sokağında camımın önündeki 1901 yılında dikilen ağaca bakarak yazıyorum. Bunu da ben söylemiyorum, ev sahibimiz anlatıyor. Burası detaylara çok önem veren bir şehir, o yüzden benim detaycı tarafımla çok iyi anlaştılar. Bir de herkes birbirinden o kadar farklı ki, metroda düşmek üzere olan emziğini annesinin telefonuyla iten küçük kız, Hz. İsa’ya inanmamızı ağlayarak hepimizden rica eden yaşlı adam, okuldan çıkıp metroda bağırarak şarkı söyleyen kızlar hepsi aklıma yazılıyor.

        “Bak kim var telefonda?” yazında New York’un unutmamak üzere kurulu bir şehir olduğunu belirtiyorsun. İstanbul bu anlamda nasıl bir şehir?

        İstanbul unutur, unuttuğunu da unutturur. Taşınmamın üzerinden 2 sene geçti, en sevdiğim kitapçı kuyumcu oldu, en sevdiğim sinema yıkıldı, büyüdüğüm sokaklardaki 3-4 katlı apartmanların hepsinin önünde bir inşaat firmasının tabelası duruyor, yakartop oynarken can almak için kendimizi yerlere attığımız bahçelerde kepçeler, demir yığınları duruyor. İstanbul anneanneme, anneme, bana, benim yeğenime farklı geçmişler bıraka bıraka gidiyor. Umarım bir gün unutmak yerine hatırlamayı tercih eder.

        ‘Tomris Uyar beni büyüten yazar’

        “Ölüm ilanlarıyla cam silinmez” başlıklı yazıda Tomris Uyar için, “Tomris Hanım bilmez ama o benim yol arkadaşım” deyip kurduğun gönül bağını anlatıyorsun. Okur-yazar ilişkisi gerçekten de böyle bir şey aslında. Biraz bunu konuşalım mı?

        Taşınırken geride kütüphaneler, yüzlerce kitap bıraktım. Bir iki kişiyi orada bırakamazdım. Beni büyüten, beraber büyüdüğüm yazarlardan biri Tomris Uyar. Hiç tanışmadım. Buradaki ilk ve en yalnız günlerimde, parkları bahçeleri gezerken, bir tane bile arkadaşım yokken yanımda o vardı. Büyüyünce kanser olmak istemem ama Tomris Uyar’a benzemek isterim. Bir de keşke ileride bir gün beni okuyanlardan bir tanesi bile uzak bir memlekete giderken, yanına yazdıklarımdan bir tanesini alsa, daha ne isterim hayatta!

        “Bize iki çay söyle, biri demli...” yazını konuşmadan geçemeyiz. Çünkü o yazı bize ayna tutuyor. İnsanın elinde taşıdığı yükten değil de, karar vermekten yorulması... En son ne zaman insanın kendi hatırını sorduğu, en son kimi üzdüğünü sorguladığı... En zoru insanın kendiyle yüzleşmesi herhalde. Ne dersin?

        En zoru değil de en vakit isteyeni, biraz da özen isteyeni, galiba. Kendinle hesaplaşırken, pirincin taşını ayıklar gibi ayıklaman lazım kendini, arada bembeyaz pirinçleri çöpe götürmeden. Bir de epey dürüst olman lazım. “Seni sevmesem inan söylemezdim” diyen en yakın arkadaşın dahi dürüst olmayabilir, söylediklerinin arkasında bir hesap kitap olabilir. Halbuki kendinle hesaplaşırken kitap da sende hesap da, avukat da sensin hâkim de, ne müebbet verebilirsin ne hemen salabilirsin, kendine iyi halden indirim yapsan hak etmediğin iyi hal indirimiyse o kendini gelir günün birinde ödetir faiziyle! Çok zor iş, benimki hiç bitmedi, bitecek gibi de durmuyor.

        Senden tanıklık ettiğin bir hikâyeyi anlatmanı isteyeceğim. Geldiğimiz noktayı anlatması açısından çok kıymetli. C treni Manhattan’a ilerliyor. Vagonun içinde bir kadın çığlığı yükseliyor: “Senin derdin ne?” diye bağırıyor. Devamını sen anlat lütfen...

        Çok kalabalıktı tren. C treni sabahları genelde kalabalık oluyor, New York’ta sabahları ve akşamları her tren ne kadar kalabalıksa o kadar. Şuna alışığım, bu şehirde kendi kendine konuşan insan sayısı, hiç konuşmadan kendi halindeki insan sayısını döver. Ama bu bir başkaydı. Kendine hiç acıması olmayan bir kadın, kendine çok dargındı, çok öfkeliydi. Bir iki durak bağırdı kendine, ben ineceğim durağa geldiğimde hâlâ bağırıyordu. 2014’ün son günleriydi. Trenden indikten sonra acele acele işlerimi yapıp evime geri dönecektim. Öyle yapmadım. Bir koca gün sokaklarda yürüdüm, kendime kahveler, çaylar ısmarladım. O gün o kadını epey düşündüm. Geçen gün başka bir trende, yine bir kadının kendine bağırdığını gördüm, “Kes sesini” diye kendini azarlıyordu, yine o hanım sandım, “Barışamamış hâlâ” dedim, baktım o değilmiş. Söz uçar normalde, onların sözleri bende kaldı.

        ‘Aramıza selfie çubukları girdi’

        Yazılarında bir neslin dönüşümüne de tanıklık ediyoruz. Ceplerine “laylon” dolduran anneannenin elini tutarak pazara, köye, ev oturmalarına gitmek yerine onlara internetten selam yollamaktan bahsediyorum...

        Sevmiyorum bu halimizi. Ağrı kesiciyi bilmeyen, kafasına patatesleri bağlayan anneannelerle büyümüşken, şimdi birbirimize antidepresan tavsiye eden hallerimizi sevmiyorum. Bir bebek doğduğunda hastaneye çeyrek altınla, kremalı küçük pastalarla koşarken ya da bir yakınımız vefat ettiğinde hemen “Börek yapalım, ayran alalım, pilavı 6 bardaktan yapalım” diyen insanlarken şimdi Facebook’tan tebrik, teselli gönderiyoruz. Halbuki cenazelerde birdenbire siniri bozulup gülen insanlardık biz, korka korka gülerdik kimse bizi azarlamasın diye. Şimdi başsağlığı dileyip 2 dakika sonra rakı sofrasından fotoğrafımızı paylaşıyoruz. Birbirimize dayandığımız, arkadaşlık ettiğimiz süreler kısaldı. Aramıza selfie çubukları girdi, girmeseydi iyiydi.

        “Proje çocuk” yetiştiren annelerle ilgili yazın çok ilgi çekti. 5 yaşından itibaren CV’sini doldurmaya yönelik yetiştirilen proje çocuklar ve onların yetiştirecekleriyle nereye evriliriz?

        O yazıma epey kızan oldu. Ben de şaşırdım, bu kadar ciddiye alınması komik vallahi. Üzerinden 3 sene geçmiş, hâlâ paylaşılıyor, “Oh birisi de şunları söyledi” diyenler kadar kızanlar var! Kimsenin canını sıkmak için yazmadım o yazıyı. Sinirli değil aksine endişeli ve üzgün bir yazı! Bana kızacaklar yine ve hatta “Anne değilsin anlamazsın” diyecekler ama etrafta annesine babasına “Artık telefonuna bakma” diye bağıran çocuklar var. Oyalansınlar diye ellerine iPad verilen, ödül diye paralı aplikasyonlar alınan çocuklar her yerde. Koltukların yastıklarını yere at, üzerine bir çarşaf at, “Al sana çadır yaptım” de, eğlenmeyecek mutlu olmayacak çocuğu ben bilmiyorum. Tek tesellim o proje çocuklar birbirini bulacak ve beraber iyileşecekler ve tatlı insanlar olacaklar.

        Diğer Yazılar