Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Tahakküm edenlerin ve boyun eğenlerin ilişkisinin bir sırrı “gönüllü ikna” ise diğeri de “zoraki ikna.”

        Acısı küllenmemiş bir maden beldesinde, Soma’da bu sırrı bize en iyi “tekme, tokat” anlatmıştı.

        Yere düşmüş bir işçiye “genç Danışman” ardı ardına tekmeler atıyor, “özel harekatçı polisler” vatandaşı değil “tekme atan iktidar”ı kolluyor, aynı yerde dönemin Başbakanı da protestocuya “Yersin tokadı” diyebiliyordu.

        Danışman görevinde kaldı, bir şey olmadı…

        Başbakan da daha yükseldi.

        Lakin yerdeki işçi yerde kaldı:

        İş bulamadı, dayanışmadan yoksun kaldı, bir de “makam aracı Mercedes’i tekmelemeye teşebbüs”ten sanık oldu.

        Bu “basit” durumu kavrarsak, bu fotoğrafı yerden kaldırıp da aklımıza, vicdanımıza asarsak, çok daha vahim vakaları da anlamak zor olmuyor.

        ***

        Şunu anlamak da zor olmuyor:

        Soma’da iktidar kollamasındaki madende katledilmiş işçilerin yakınları davadan vazgeçmiyor…

        Ancak…

        Mahkemede “bize köpek muamelesi yapıyorlardı” diyen sağ kalmış işçi(ler) şikayetten vazgeçiyor.

        Çünkü CHP Manisa Milletvekili Biçer’in de dediği gibi, “Yoksullukla, açlıkla, işsizlikle terbiye ediyorlar.”

        Ben “terbiye” demezdim; çünkü “sindirme” baskıya, tehdide, şantaja daha yakın düşüyor.

        Ama “terbiye”de de şu gizli:

        Esasında, sayılarıyla, yürekleriyle, ne askerde ne yerin kat kat altında korkuya yenik düşmeyen, “mecburi” de olsa cesaretleriyle, tek tek bir yana, toplu halde “aslan” olabilecek insanlar, zıplamaya, çemberden atlamaya, ne söylenirse yapmaya teslim oluyor.

        İnanın, insanı insan olmaktan çıkaran her şeyin sırrı bu “otoriteye teslim oluş”ta.

        ***

        İki mesele var:

        1.Otoritelere, tahakküm ve baskılara teslim olmak istemeyenler üzerindeki açık baskı;

        2. “Mecburî teslimiyet”in arkasındaki, üstünde pek durulmayan, ama milyonlarca insanı kuşatmış, rehin almış, gönüllü-zoraki tutuklamış baskı ve tehdit.

        O yüzden, “düşünce ve ifade özgürlüğü” de sadece yazı ve gazetecilik sorunu değil.

        Milyonlarca insan hakiki düşüncelerini ifade edemeden, hatta özgürce oluşturamadan, baskı-tehdit dünyasında rehine durumunda.

        Demokrasinin özündeki temel mesele budur.

        Soma’da da öyledir, Lice’de de, medyada da, askeriyede de, iktidar karşısında da, patron karşısında da, komutan, amir karşısında, örgüt karşısında da, aile veya cemaat otoritesi altında da.

        Evden işyerine, okuldan askerliğe, her yerde.

        ***

        Dünyanın daha adil bir yer olabilme ihtimali “dik durma ihtimali”yle doğru orantılı olmalı.

        Tek başına kaldığında da elbet onurlu ama genellikle umutsuz…

        Dayanışma halinde ise hem onurlu hem umut verici!

        Efendiden efendi, ağadan ağa, despottan despot, otoriteden otorite, tahakkümcüden tahakkümcü, tekmeden tekme, tokattan tokat, “terbiyeci” den terbiyeci beğenmenin manası yok.

        Biliyorum, söylemesi kolay!

        Burası “yaralı tedavi ettiler” diye doktorlara hapis verilen bir ülke.

        Halklar, ezilen, tahakküm edilenler söz konusu olduğunda hep öyle olmaz tabii,

        Hep böyle olmayacak tabii.

        Daha iyi günler de olacak.

        VAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ!

        Cumhurbaşkanı’nın AB pazarlığı veya Ankara patlamasını bilinen ve birbiriyle de savaşan tüm örgütlerin bir arada yaptığını teşhis ve tespiti dışında, bu seçimde Başbakan “Başkan” gölgesinde çok kalmadı. Güzel vaatler sıraladı. Mutlaka her kesim kendine göre bir şey bulmuştur!

        Gençlere Sana eş buluruz vaadi, “iş buluruz”dan daha gerçekçi görünüyor mesela.

        En yoksul bölgede Herkese Beyaz Toros vaadi, bir Mercedes olmasa da, “ayağı yerden kesecek” kesecek önemli bir vaat.

        Canlı bomba eylem yapmadan tutuklanmaz şiarı ise hakikaten demokrasi ve hukukun, insan hakları ve CMUK’un özü.

        Buna bir de “Ankara patlamasından sonra oylarımız artıyor”u ekleyin; vaatler nasıl yerini buluyor, görün.

        EMİR, DEMİR, VEBAL!

        Askeri hukukta emre itaat-itaatsizlik, yanlış emre direnmek gibi bazen birbiriyle çelişen unsurlar var.

        Bu yeni ve canlı biçimde, Şırnak’ta bir birlikte şöyle yaşandı:

        Bir komutan daha üstlerden aldığı emirle bir tepeye operasyon gerektiğini söyledi. Bu arada astların fikirlerini sordu. Bir yüzbaşı ile bir üsteğmen, “Kumanya, su ve bataryanın yetersiz ve operasyonun hakim bir tepeye çok riskli olduğunu” söylediler; “Askerlerimizin kaybının vebalini taşıyamayız” dediler. Komutanın da daha üstten emir aldığı açıktı ama açık emir verip vermediği anlaşılamadı. Derken bir komutanın girişimiyle Yüzbaşı ile Üsteğmen “Emre itaatsizlik”ten yargılanıp “Zedeledikleri askeri disiplinin tesisi için” tutuklandılar.

        Bunu ben yargılayamam. Ama savaş bir de böyle yaralıyor.

        Bir de rastlantı: Tutuklanma yolunu açan Komutan, sanırım kısa süre önce bazı astsubay ve uzman çavuşları “isyan, sahte evrakçılık” gibi nedenlerle ordudan attırırken, yargı kararıyla hepsi dönmüştü.

        Yine tesadüf bu ya, yanlış değilse, Yüzbaşı “astsubaylıktan gelme”, Üsteğmen ise “sözleşmeli.” İkisi de, vicdanı gevşek olan meslektaşlarının “Katır” dediklerinden; ne alttakiler gibi “eşek” tabiri caizse, ne üstteki ötekiler gibi “Soylu Arap veya İngiliz atı!”

        Diğer Yazılar