Nâzım'lı yıllara tanık yazar
Nâzım Hikmet Ran'ın Sovyetler Birliği yıllarına tanıklık etmiş isimlerden 86 yaşındaki Azeri yazar Cengiz Guseynov, Ankara Uluslararası 13'ncü Öykü Günleri'nin konuğuydu. Fransa ve ABD'de kitapları satılmasına rağmen ilk romanı Türkiye'de 30 yıl sonra Mayıs ayında yayımlanan Guseynov, ünlü şair Nazım'ın vatan hasretiyle yaşadığı yılları Habertürk'e anlattı.
1947 yılında 20 yaşında iken Moskova Devlet Üniversitesi'nde Rus Dili ve Edebiyatı öğrencisi olan Guseynov, Bakü'den doğduğu Azerbaycan topraklarından uzakta kendisi gibi Türkçe konuşanlarla ilişki içerisine giriyor. En yakın dostu ise kendisinden dört-beş yaş büyük, Azeri ve edebiyat meraklısı Ekber Babayev. Bu dostluk, Guseynov'un Nazım'ın hayatını gözlemesine ve zaman zaman onunla sohbetlere katılmasına aracı oluyor. Guseynov, 3 Haziran 1963'te Nazım Hikmet'in ölümüne dek çiçeği burnunda bir yazar sıfatıyla olaylara tanıklık ediyor.
Azeri yazar, şimdi bir zamanlar Nazım'ın da konuk olduğu Moskova'ya 30 kilometre uzaklıktaki Peredelkino Köyü'nde yaşıyor ve Türkiye'den ne zaman konuğu gelse onları köyde Nazım'ın yaşadığı eve götürerek rehberlik yapıyor.
Guseynov, yakın dostu Ekber Babayev'in, Nazım ile kurduğu ilişki için “Nazım Hikmet'in Türk dilindeki ilk okuyucusu idi. Nazım'ın yazdıklarını ilk önce Babayev okuyurdu. Hem O'nun oğlu, hem O'nun çocuğu idi, hem de O'nu koruyan kişiydi. Nazım'ın herşeyi ile ilginiyordu, sigarasını alıyordu. İhtiyaçlarını hep yokluyordu” dedi. O dönemde Babayev'in Komünist Parti adaylarından olduğunu kaydeden Guseynov, ancak sonraki dönemde Sovyet yönetiminde Nazım'ın özgür kişiliğinden kaynaklı rahatsızlıklar duyulduğunu da anlattı. “Bir süre sonra Babayev'i partiden kovdular. Partiden atıldığına ilişkin yazılı gerekçesinde 'ülke dışından gelmiş kişilerle samimi ilişkileri olmuştur' yazıyordu. Sonra subut edildi ki suçladıkları kişi Nazım Hikmet'tir. Ancak Komünist Parti yönetimi bunu reddetti. Ama biz Babayev'in Nazım ile yakınlığından rahatsızlık duyulduğuna inanıyoruz” diye konuştu.
Herkesi dost bilirdi
Y.Y.: Peki Guseynov'un gözüyle Nâzım Hikmet nasıl bir insandı?
C.G.: Sözün değerini çok yüce tutuyordu, Nazım Hikmet için sen bir kelime söyledi isen bu senin kalbinden gelen kelimelerdi. O yüzden farklı söz etmesine karşın farklı davrananları anlayamıyordu. Çok iyi bir insan, ve yüreği açık, herkesi dost bilen bir insandı. Ben de ondan öğrenmişim bunu..
Y.Y.: Sizce zaman zaman iddia edildiği gibi Nazım Hikmet, Ruslara mı çalıştı?
C.G.: Yoo katiyen ajan iddiası yalan. Bu propaganda. O sadece insanlık için bir takım değerlere inanıyordu. Nazım için o merhalede olmak lazımdı. İlerleme için komünist olmak lazımdı. Türkiye aleyhine yazmak istemiyordu ama Rusya'da gördüğünü de beğenmiyordu Stalin üzerine ilk o yaz yazdı. Ama Türkiye'nin aleyhine tenkit yazmadı. Bu konuda size bir anımı anlatayım. Seneler evvel Türkiye'ye geldim. Çok heyecanlıyım. İstanbul'da taksiye bindim, sürücüsü 'neredensin?' dedi. 'Rusya' deyince, 'Orada hain bir şair yaşıyor' dedi. Öyle deyince 'Ben iniyorum istemiyorum seni... Sen onunla ne tanışmışsan, ne işitmişsen sen propaganda yapıyorsun. Nazım Hikmet, Türkiye'nin en büyük oğlu' dedim. Ben böyle deyince sürücü indirmedi sonra epeyce sohbet ettik.
Türkçe'nin oğlu
Y.Y.: Sizce Nazım Hikmet Sovyetler'de Türkiye'yi nasıl temsil ediyordu?
C.G.: O, Türkçe'nin oğluydu. Mesela iki kez Azerbaycan'a Bakü'ye gittik hep beraberce. O zamanlar Fuzuli'nin doğum yıldönümü kutlaması vardı. Bütün bu meclisler Rus dilinde geçerdi. Ama Nazım kürsüye geldi ve 'Aziz Kardeşlerim' deyince salon yerinden kopup alkışlara sebep oldu. Çünkü Azerice işitmek ve Türk lehçesinde işitmek bizim çok büyük önemliydi. Oturanlar yerlerinden adeta koptu. Herkes ayaktaydı. Bir de Sovyetler'de O'nu büyük bir şair kabul ediyorlardı ama tam anlayamıyorlardı. Puşkin de öyledir mesela, Rusça da güzeldir yazdıkları. Nazım Hikmet tercüme bilmez yazardır. Rusçaya çevrilmiş şiirlerinde Türkçe'de zenginlik pek verilmez.
Y.Y.: Türkiye'ye özlemine ilişkin özel bir anınız var mı?
C.G.: Bir yazar arkadaşımız, Rusya Sefiri'nin konuğu olarak gitti Türkiye'ye. Döndüğünde o arkadaşımızdayız hepimiz. Nazım Hikmet de orada oturuyor ve şaşkın halde. Türkçe gazeteleri, yeni çıkmış kitaplar bakıyor, şaşkın. Arkadaş çok memnun anlatıyor, İstanbul nasıldı vesaire. Dikkatle baktım ve gördüm ki Nazım Hikmet çok teessüf ediyor. Dinliyor ama üzülüyor. Sonra Nazım Hikmet o arkadaşa 'Bana bir kitap verir misin?' diye sordu. Ama arkadaş, 'Biliyorsun ben yolculuk öykümü yazacağım, kitaplardan veremem' dedi. İçerledi tabii Nazım. Hemen kalktı, gitti. Ama düşünceli gidince güneş gözlüğünü unuttu. O zaman Rusya'da güneş gözlüğü bulmak çok zordu hatta almaya hiçbir imkan yoktu. Peşinden gittim. Gözlüğünü götürdüm. Şimdi ama bazen düşünüyorum keşke saklasaydım, O'ndan hatıra olurdu. Ama kıymetliydi o zaman güneş gözlüğü. Gözlüksüz kalmasın istedim.
Nâzım Hikmet'in kaçışları...
Y.Y.: Nazım Hikmet'in hayatı için özel bir yorumunuz var. 'Kaçışlar öyküsü' gibi yorumluyorsunuz. Neden?
C.G.: Ben diyorum ki Nazım'ın hayatında 4 kaçış vardır. Birinci kaçışı, Türkiye'den Sovyetler'e kaçış yani kazamattan kazamata kaçış yani esaretten esarete kaçış oldu. Bu ilk başta ümitli bir kaçıştı ama Sovyetler'de yavaş yavaş ümitlerini yitirmeye başladı. Bir insan gibi mutlu vaziyette olurdu ama içeriden azap çekerdi. Kendini yiyordu. İkinci kaçışı.. KGB ona bir kadın tahkim etmişti. Çok yavan, çok güzel bir dokturdu. Doktor Galina doktoruydu ama bizce KGB'ye de bilgi veriyordu. Yüreğinden rahatsızdı Nazım Hikmet, doktor bakımına ihtiyacı vardı. Sonra Galina, O'nun kadını oldu. Ama Nazım Hikmet'in dışarı çıkmasına engel oluyordu. Adeta O'na yapışmıştı, yalnız bırakmıyor, her konuşmalarında yanında oluyordu. Türkçe bilmiyordu ama yine de herşeyi dinliyordu. O zaman bir kadına vuruldu, Vera Tulyakova.. Biliyorsun ki her şair için bir ilham perisi olmalı. Şairin kalbi böyle tez tez vurulmalı. Ama Galina'da nasıl kaçacak, nasıl terkedecekti? Ekber Babayev'i çağırdı. Oturtular bir akşam evde. Sonra Nazım Hikmet, Ekber'i uğurlayacağım deyip evden terliklerle çıktı. Ekber, Vera ile Nazım'a tren bileti de almıştı. Öyle ikisi evlenmeden önce kaçıp gittiler. Ve....Üçünçü kaçışı... Azaplar dolu hayat sürdü. Bir gün de yaşamdan ölüme kaçtı. O'nu vatan hasreti öldürdü, yüzde yüz eminim.. Her sabah gazetesini almaya çıkardı, bence gazete kutusunda öyle bir haber olsun ki vatanına, Türkiye'ye dönebilsin isterdi. O heyecanla gazetesine bakardı ama işte siz de biliyorsunuz öyle bir sabah yüreği orada dayanamadı, hopladı.
Y.Y.: Ve Nâzım Hikmet sizin deyişinizle böylece ölüme kaçtı...
C.G.: Bir de dördüncü kaçışı var. Tabii ben bugün böyle görüyorum. Ben O'nun defnine iştirak ettim. Sonrasında mezarına mezar taşı yerleştirildi. O heykeli, Aziz Nesin ile görmüştüm. O gün uzun uzun baktım heykel. Biliyorsunuz mezar taşında ayakta Hazım Hikmet'in silueti var. Ama sanki Nazım, taştan kaçıp çıkmak istiyor. Yani ölümden taştan çıkmak istiyor, bize doğru gelmek istiyor. Vatanına doğru halen gitmek istiyor. Bunu bugün anlıyorum.
Guseynov da yasaklı kaldı
Y.Y.: Ve gelelim sizin öykünüze. Siz de yazar olduğunuz için sıkıntılar yaşadınız. Moskova'da Azeri bir yazar olmak nasıldı?
C.G.: Yasaklandım. 14 yıl boyunca 1970 ile 1984 arasında Rusya'dan çıkmama izin verilmedi. Edebiyat kürsüsündeydim ama meğerse önceleri seyahatlerim, Türkiye'deki görüşmelerim ranatsız etmiş. İlk romanım Muhammed Memed Memiş basıldı. Öncesinde hatıralarımı da yazdım. Romanım Azerbaycan'daki Sovyet devrimini anlatıyordu. Yurtdışında çok ilgi gördü. Hemen ABD'de basıldı. Beni kitap tanıtımına davet ettiler ama yasaklıydım. İzin çıkmadı ABD'ye gidemedim. Ardından Fransa'da basıldı. Ama Fransız Yazarlar Birliği çok aktif davrandı. Beni davet ettiklerini her resmi kuruma bildirdi. Sonunda Fransa için çıkmama izin verdiler. Bir hafta için gittim Paris'e ama program 10 günlük hazırlanmış. Fransızlar kalmamı istedi ama ben cesaret edemedim. 1984 yılında kim derdi ki Sovyetler dağılacak. Hep ebedi devam edecek diye düşünüyoruz, o yüzden yasaklanmaktan korkuyoruz. Ama sonra Sovyetler içeriden dağıldı.
30 yıl sonra Türkçe'de...
Y.Y.: Şimdi ilk romanınız 30 yıl sonra Prof.Dr. Birsen Karaca'nın çevirisiyle nihayet Türkçe'de. Peki ilk yayımlandığında ABD, Fransa gibi ülkelerde ilgi gören bu roman neden Türkiye'deki okuyuculara bu kadar gecikmeli ulaştı?
C.G.: Romanımda Azerbaycan'da Sovyet devrini, hayatı gösterdim. O dönem pekçok insan hareketleri düşüncesine zıt yaşıyordu. Yani düşüncesini demiyor dediğini eylemiyordu. Tabii romanım kimilerini rahatsız etti. Rusça'da çok zor basıldı. Ama hemen arkasından kısa sürede ABD'e basıldı. Batı ülkeleri çok ilgi gösterdi. Fransa'da basıldı. Ama Türkiye'de basılmadı. Ben de o günden bugüne hep bunu düşünürüm. Çünkü 1980'li yıllar o zaman Türkiye'de sağ ve sol çok ayrıydı. O zaman sol çevreler kitabımı Türkçe'de istemedi. Sovyetler'in eleştirilmesini, Azerbaycan'ın bu şekilde gösterilmesini istemediler. Sağcılar da zaten o zaman umumiyetle Rus yazarıyla hiçbir alaka göstermiyordu. Yani Sağcılar kitabını Rus yazar gördükleri için, solcular da Rusya'yı eleştirdiğim için istemedi. Ama şimdi artık Türkiye'de de okunabilecek diye seviniyorum.