Önleyici yaşam
HIZLA akan bir hayatın içerisinde, otoyolun ortasında kenara çektim arabamı. Bir tuhaflık sezdim. Ya arabada bir sorun vardı ya da yolda. Hız sabitleyiciyi kullandığımda daha tedirgin olduğumu hissediyordum. Kaza riskini en aza indirgemeye çalıştığımda daha mutsuz bir yolculuğa sürükleniyordum. Hayattan bahsediyorum. Her şeyi planlı programlı yaşamaktan, aslında kendimizi daha da tedirgin, yorgun ve mutsuz kıldığımızı düşünüyorum. Zaten bundan dolayı takılıyoruz doğrulara. Bu yüzden karışıyoruz insanların hayatlarına. Doğru olmadığını sandığımız her şeyin hız sabitleyicisiz yapıldığını biliyoruz. Ve bundan çok ama çok korkuyoruz. Ünlü insanların ilişkilerini mercek altına alıyoruz, doğruyla yanlışı onlar üzerinden ayırt etmeye çalışıyoruz. Başkalarının hayatlarında kendi doğru ve yanlışlarımızı konumlandırmayı seviyoruz. Evlenecek ya da boşanacak insanların hayatlarında fink atıyoruz. Olaylar bir anda geliştiğinde, plan ve program doğrultusunda olmadığında paniklememiz gerektiğine inanıyoruz. Halbuki programlı hayatlar, daha büyük hayal kırıklıkları ve mutsuzluklara yol açıyor. Daha yeni başlayan ilişkilerin nereye gittiğini bilmek istiyoruz, yeni girdiğimiz işte bir sonraki adımı düşünmeye çalışıyoruz.
GÜVENDE AMA MUTSUZ...
Sağlığımızı korumak için yapmadığımız çılgınlık kalmıyor. Her şeyi düşünerek önleyebileceğimizi sanıyoruz. “Öngörülü olmak iyidir, hayatta karşılaşacağın riskleri azaltır” diyoruz. Hayatın mekanizması öyle işlemiyor. Çoğu şeyin önü falan görülmüyor. Görsek görsek bir iki metre önümüzden başka bir şey gördüğümüz yok. Adım atarken otuz kere düşünme ihtiyacı duyuyoruz. Düşündükçe iyice korkaklaşıyoruz. Kendimizi hayattan önlemekten başka bir şey yapmıyoruz. Sabit şeylere güven duyuyoruz. Öleceğimizi bile bile yaşamın sabitliğine güvenmek isteyen insanlar olarak, kendi kendimizi kandırıyoruz. Bir adımı yanlış attın diye, bütün adımların ondan sonra ters gidebileceğine inanıyoruz. Savunma mekanizmalarımız ise çok trajik. Terk edilmekten korktuğumuz için terk ediyoruz. Sevilmemekten korktuğumuz için sevemiyoruz. Boşanırım diye bekâr kalıyoruz. Bir daha evlenemem diye boşanmıyoruz. Güvende ama korkakça seçilmiş bir hayatın içerisinde bir de utanmadan “Neden mutsuzuz?” sorusunu sorabiliyoruz. Yarının mutsuzluklarını hep bugünden yaşıyoruz. Kovulacağım diye istifa eden arkadaşımı biliyorum. Etrafımızı korkularla sarıp henüz var olmayan, belki de hiç var olmayacak olan tedirginliklere bugün diyoruz.
2000’LERİN SENDROMU
Dün de bugün, yarın da bugün, bugün de bugün. Biz ne yapıyoruz ya? Etrafımızı güven duvarları sandığımız, betonarme ve soğuk izolasyonlarla örüyoruz. “Oh şahane güvendeyim ve hiçbir şey yaşamıyorum!” Koşarken düşebileceğimiz ihtimalini göz önünde bulundurup, her zaman yürümek gibi bir saçmalık bu. 2000’li yılların en büyük sendromlarından biri önleyici yaşam. “Kendinizi uçurumdan atıverin, belki bir şey olmaz” demiyorum. Makul olun. Her bilinmezliğin illa uçurumla sonuçlanacağı inancından uzak durun. İnsanı kendi yarattığı mutsuzluk çukurlarına iten tek neden bu. Tedirginliğimizi üzerimizden bir türlü atamıyoruz. Olduğumuz yerde çakılmış, güvende hissedebileceğimiz limanlar arıyoruz. Sanmaktan başka da bir çaremiz zaten yok. Bu da bizleri aynı döngünün sarmalı gibi olduğumuz yerde sayıklatıyor, hatta uyuklatıyor. Gel de sıkılma hayattan!
HAYATINI ÖNLEME, YAŞA!
Kabuğumuzda yaşamaya o kadar alıştık ki, belki izlemişsinizdir ‘WALL.E’ diye bir film vardı, oradaki karakterlere benzemeye başladığımızı düşünüyorum. Biz rahat bir koltuk bulalım, ne varsa bize gelsin. Bize gelmeyene aman bulaşmayalım. Sosyal paylaşım sitelerinde yalnızlığın dozunu artıralım, web sitesinden alışverişle daha az hareket edelim, 3-5 arkadaş, bir koca, 2 çocuk güvendeyiz. Güvendeyiz ve sıkıntıdan patlamak, mutsuzluktan çıldırmak üzereyiz. “Hız sabitleyicileri devre dışı edin! Gaza sonuna kadar basın” demedim. Hayat bu, viraja sert girme ama otoyol boşsa arabanın hakkını ver. Önlemi elden bırakma ama hayatını da önleme. Ne çıkarsa bahtına, sen yeter ki yaşa...