Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Cumhuriyet’imizin 10. yılında İstanbul Beyoğlu’ndaki zafer takında “Durmayalım düşeriz” yazıyordu. 94 yıldır durmadık, düşmedik. Bugün tüm Türkiye tek yürek, saygı ve minnetle Anıtkabir’de Ata’nın huzurunda, gurur ve coşkuyla sokaklarda kutlamalarda oldu.

TÜRKİYE'Yİ CUMHURİYET'E TAŞIYAN EŞİKLER

Gururla yaşadığımız her yılında sık sık karşımıza çıkan sorudur: Cumhuriyet’in ilanı ile Türkiye siyasi tarihinde hangi anlamda bir devamlılıktan, hangi anlamda bir kesintiden söz etmek mümkün? Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi ve Atatürk Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Rıdvan Akın, Alihan Mestçi'ye Türkiye’yi Cumhuriyet’e taşıyan eşikleri anlattı.

- Cumhuriyet’in ilanı siyasi tarihimizde bir devamlılık mıdır, yoksa sert bir kesinti mi?

Cumhuriyet devrimini, Milli Kurtuluş Savaşı’nın veriliş biçiminin sonuçlarından biri olarak değerlendirmek gerekir. Savaş devam ederken, 1921 başında, 85 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu çıkarıldı. Bu kanunla Büyük Millet Meclisi, “Anadolu Devleti’nin” temel organlarını tanımladı. Bu kanun, önemli bir siyasal kırılmaya işaret ediyordu; hâkimiyetin artık millette olduğuna... 1876 Anayasası’nda böyle bir kavrama yer verilemezdi, çünkü monarşik bir rejimdi. II. Meşrutiyet’te, 1909’dan 1914’e kadar yapılan tadillerde de bu anlama gelen bir değişiklik olmadı. Zaten Cumhuriyet’in temelinde Ankara Meclisi’nin Kanun-i Esasi’ye, yani 1876 Anayasası’na aykırı, ihtilalci bir şekilde toplanması var. Böyle bir meclis toplanmamış olsaydı Türkiye’de kanımca Cumhuriyet olmazdı.

- Cumhuriyet’in ilanı devamlılıktan ziyade bir kesinti midir yani?

Cumhuriyet’in ilanı, devrimci bir kırılma noktası ve eski rejimin tasfiyesi manasına gelmekle birlikte, 1921 Anayasası’nda yapılan bir değişiklikle gerçekleşti. Kuşkusuz bu değişiklik, TBMM’nin kuruluşundan itibaren devam eden siyasal bir evrimin neticesi olarak da yorumlanabilir. Zaten 1921 Anayasası’nın ilk 9 maddesi gerçekte örtülü cumhuriyet anlamına geliyordu. 1923’ün 29 Ekim’inde rejimin adını koyan yasanın başlığı anlamlı: “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu Tavzihan Tadil Eden Kanun”... Eş deyişle, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu aydınlatarak değiştiren kanun... Yani, bu yasa ilk kez yürürlüğe girdiğinde siyasal anlamı anlaşılamayan bazı noktalar vardı; bunları vuzuha kavuşturalım, aydınlatalım... “Hâkimiyet bila kaydu şart milletindir.

Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Türkiye Devleti’nin şekli hükümeti Cumhuriyet’tir” ibareleri aslında başlangıçtan itibaren gelişmeleri özetler niteliktedir.

- Daha geçmişe gidersek?

Cumhuriyet, Osmanlı entelektüelleri arasında tartışılmayan bir şey değil. Tanzimat’tan (1839) sonra Batı’yla temas artıyor. Fransız Devrimi’nin sonuçlarını gördükten ve bazı müesseseler kodifikasyon yoluyla alındıktan sonra, siyasal şartların da buna uygun zemin hazırlamasıyla birlikte, Cumhuriyet’e ulaşılması mukadderdi diye düşünüyorum. Tabii Milli Kurtuluş Savaşı süresince İstanbul Hükümeti ve halife sultanın tutumu da Cumhuriyetçi fikrin güçlenmesine olanak sağlamıştır. 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılıyor; 307 ve 308 sayılı Büyük Millet Meclisi kararları var. O kararlarla eski rejimin tasfiyesini sağlayan en önemli hamle yapılıyor. Egemenlik monarşik otoriteden alınınca devleti kim temsil edecek? Büyük Millet Meclisi... Ama Büyük Millet Meclisi rejimi dediğinizde bir konvansiyon rejiminden bahsetmeniz gerekiyor. Adı konmamış olsa da...

‘İKTİDAR MECLİSE’

- “Cumhuriyet ilan edilmeden önce Türkiye’de bir meclis rejimi vardı” diyorsunuz.

Konvansiyon... Meclis üstünlüğü ve kuvvetler birliği var. Ankara’daki Meclis’in kendini her konuda yetkili gördüğünü ve bütün siyasal gücü uhdesinde topladığını görüyoruz. Hani Bolşevik Devrimi sürecinde “bütün iktidar Sovyetlere” var ya; bizde de iktidar Büyük Millet Meclisi’ne... Bu dönemde Devlet Başkanlığı yetkilerini Meclis Başkanı kullanıyor. Mustafa Kemal Paşa hem Meclis Başkanı hem Sakarya Savaşı’ndan önce TBMM kararı ile Başkomutan. Hem de fiilen icra vekilleri heyetinin doğal başkanı. Yani hükümetin başkanı...

- Kuvvetler birliği ve meclis üstünlüğü sistemi İttihat ve Terakki deneyiminde mevcut değil mi?

1920 Meclisi’nin kuvvetler birliği prensibini, meşrutiyetin siyasal şemasıyla karşılaştırmak mümkün değil. II. Meşrutiyet’te otoriter bir rejim vardı 1913 Babıali Baskını’ndan sonra. Bu, İttihat ve Terakki önderliğinin otoriter yönetimi idi, meclisin üstünlüğü değil. Düzen Anayasal monarşiydi. İktidar, halife sultanla millet temsilcileri arasında Meclis-i Mebusan aracılığıyla paylaşılıyordu.

‘TÜRKİYE’DE DEVAMLILIK PARLAMENTARİZMDİR’

- Tarık Zafer Tunaya, “II. Meşrutiyet, Cumhuriyeti’mizin siyaset laboratuvarı olmuştur” diyor. Bu ne anlama geliyor peki?

Tabii bir laboratuvar. Bir kere Ankara’daki mecliste toplanan milletvekillerinin pek çoğu II. Meşrutiyet’in milletvekili... “Türkiye’de devamlılık neydi” dersek, cevap “parlamentarizm”dir: Parlamentonun varlığı ve parlamenter pratikler... Hatta başlangıçta, Meclis-i Mebusan içtüzüğü Ankara’da da kullanılıyor. Kırılma Cumhuriyet; ama öncesine baktığımızda, 23 Nisan 1920’de Meclis toplandığında pek çok milletvekili bunun aslında 5. dönem Meclis-i Mebusan olduğunu, İstanbul’da münfesih olan meclisin çalışmalarına Ankara’da devam ettiğini düşünmüş olabilir. Kendilerini belki de üçüncü meşrutiyetin ilk dönem milletvekili farz etmiş olabilirlerdi. Ama yaptıkları şeyin bir devrim olduğunu sonra anladılar.

- Ne zaman fark ediyorlar?

Savaş ve meclis içindeki siyasal çekişme devam ettikçe saflaşma netleşiyor Müdafaa-ı Hukuk hareketi ikiye bölünüyor: Birinci ve İkinci Gruplar... İktidar ve muhalefet grupları yani... İleride Cumhuriyet’i ilan edecek kadro Birinci Grup, yani Mustafa Kemal’e bağlı hizip. Cumhuriyet’in ilanını sağlayan şey, aslında saltanatın ilgası... TBMM’yi toplayan liderlik, 5. dönem Meclis-i Mebusan görünümündeki meclisi bir ihtilal meclisine dönüştürmüş ve eski rejimle önce bağları koparmış, sonra da onu lağvetmiştir. Yapılan iş aslında cumhuriyetçilik olmakla birlikte telaffuz edilmiyor şartlar olgunlaşana kadar. 1 Kasım 1922’de saltanat ilga edildiğine göre ülkedeki rejim ne rejimi? Deniyor ki, “Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur”. Tamam da Türkiye’yi idare eden o meclisin reisi aslında ne iş yapıyor? Devletin reisi, fiili reisicumhur...

- Peki, niye 29 Ekim 1923’e kadar bekliyorlar?

Hilafet meselesi dolayısıyla... Aslında saltanat kaldırıldığında hilafetin sadece gölgesi kalıyor. Halife Abdülmecid Efendi, TBMM tarafından o göreve getiriliyor ve o görevin siyasi bir makam olmadığı, kendisinin Müslümanların halifesi olduğu, kaynağının ise meclis olduğu kendisine ihtar ediliyor. Bir tarafta İstanbul’da meclisin oyuyla seçmiş bulunduğu bir halife, aynı zamanda yine oyla seçerek göreve getirmiş olduğu meclis reisi var. “Biz Ankara’da toplandığımızda meclis reisini aynı zamanda halife ilan etmeliydik” diyen var. “Ee şimdi ne yaptık? Reis-i hükümet İstanbul’daki Abdülmecid Efendi mi, yoksa Gazi Paşa Hazretleri mi?” diye soruluyor. Devletin başının kim olduğunun tasrih edilmesidir Cumhuriyet’in ilanı...

'BİRBİRİNİZE DANIŞINIZ'DAN 'HAKİMİYET-İ MİLLİYE'YE

- Cumhuriyet ilan edilirken Ankara Meclisi’nde asılı levhada “Birbirinize danışınız” yazıyor. Oraya “Hâkimiyet-i milliye” asılacak daha sonra... “Birbirinize danışınız”dan “Hâkimiyet-i milliye”ye nasıl geçtik?

“Veşavirhüm fi’l emr” yazıyor. “Birbirinize danışınız”, Âli İmran Suresi 159. Ayet... Bu parlamentoyu icma-i ümmet kavramı içinde mütalaa etmek, Meclis-i Mebusan’a dini meşruiyet kazandırmak için öne sürülen bir kavramdı. 1876’da ilan edilen Kanun-i Esasi’nin müzakerelerinde bu kavram gündeme gelmişti. “Birbirinize danışınız”ın sonucu parlamentonun varlığı oldu. Kuran’da yazılanlardan farklı olarak temsilcilerin koyduğu yasanın geçerli olması fikri, bir kısım ulema tarafından reddedildi, “Dine aykırıdır, bid’attir” dendi. Ama karşı görüş, “Birbirinize danışınız”ı ortaya attı: “Oturup konuşup karara varacağız...” Parlamento, oturup konuşulan yer demektir. “Birbirinize danışınız”dan “Bir meclis oluşturunuz” sonucunu çıkaran fırka galip geldi 1876’da... Ankara Meclisi, 1876’da başlayan bu hareketin o günkü özgün koşullar altındaki tezahürüdür. “Burada birbirimize danışıyoruz, çünkü ümmet burada toplandı” diye açıklayabilir ulema. Anadolu’daki müftülerin meclisin toplanmasını meşrulaştıran olumlu fetvasını unutmayalım.

- Fakat “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” bu meşruiyet gerekçesini değiştiriyor...

Birbirinize nerede danışınız? Mecliste... Peki o meclis neyi temsil ediyor? Ulusu... O halde bu egemen irade kimin iradesidir? Ulusal iradedir... Peki bu irade herhangi bir şekilde başka bir otorite tarafından sınırlanabilir mi? Hayır. Öyleyse hâkimiyet bila kaydu şart milletindir... Kanaatimce Türkiye’nin, siyasal evrimi bu uğrak notlarından geçerek Cumhuriyet’e ulaşılmıştır.

"1920'LER CUMHURİYETİ'NİN KARŞISINA MONARŞİYİ KOYMAK GEREK"

- 1923’te Cumhuriyet’in ifade ettiği mana ile bugünden bakıldığında Cumhuriyet’e atfedilen mana arasındaki fark nereden doğuyor?

1920’lerin Cumhuriyet’ini anlamak için karşısına monarşiyi koymak gerekir. Ama bugünden baktığımızda, Türkiye Cumhuriyeti’nin bugününü tartışırken referanslarımız tek parti dönemi olmamalı. Cumhuriyet’in içeriğinin insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik devlet kriterlerine göre değerlendirilmesi gerekiyor. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamıyoruz artık; 21. yüzyıldayız. Günümüzde Türkiye Cumhuriyet’ini “açık toplum” kriterlerine göre çözümlememiz zorunlu.

- “Cumhuriyeti, monarşiye karşı konumlanışıyla anlamak lazım”dan kastınız nedir?

Yani o dönem milli hâkimiyet ile kastedilen şey, çok partili hayata geçmek, Anayasa Mahkemesi kurmak, kanunların kazai murakabesi, tek dereceli serbest seçimler yapmak değil. Cumhuriyet, 1920’lerde bu anlama gelmiyor. 18. yüzyılın sonunda Fransa’da cumhuriyet ne ifade ediyorsa, 1920’ler Türkiye’sinde de onu ifade ediyor. Egemenliğin kaynağının millet olduğu ve bunun temsil edildiği yerin de meclis olduğu...

- Yani 1923’te aslında çok temel prensipler üzerine anlaşıldı...

Tabii... Şunu da unutmamak lazım: Saltanatı kaldıran birinci meclistir. Ama Cumhuriyeti ilan eden 1923 yazında Lozan sonrası seçilmiş olan daha “Kemalist” ikinci meclistir. Cumhuriyet devrimi yasalarını çıkaran, rejimi cumhuriyetçi esaslara dayandıran ve yeni bir anayasa üreten, bu meclistir. Birinci meclisin siyasal profili meclisin meşruiyetini tescil etmek için saltanatı kaldırmaya yetmiştir. Maksimum performans bu olabilirdi ve bunu da gerçekleştirdi. Saltanatın kaldırılmasını kolaylaştıran parametrelerden birinin “Lozan’a kim davet edilecek” meselesi olduğunu da unutmamak gerekir.

- İşgalcilerin gözünde asıl muhatap İstanbul mu?

İstanbul’un muhatap alınması aslında diplomatik bir mesele... Bunu müttefiklerin “Bu suretle Türkleri masada bölelim” stratejisi olarak anlamamız lazım. Büyük Taarruz’dan önce Anadolu’nun barış yoluyla işgal ordusundan temizlendiğini varsayalım. Bence, Başkomutan Mustafa Kemal’in önderliğinde Büyük Taarruz olmasaydı, yani Büyük Taarruz olmadan barışa geçebilecek koşullar gerçekleştirilebilmiş olsaydı Atatürk’ün eline bu kadar fazla siyasi koz geçmezdi. O vakit, mecliste “Tamam sorun çözüldü, haydi İstanbul’a gidelim. Yeniden seçim olsun” denebilirdi. Radikalliği sağlayan aslında hem Batı’nın tutumu hem de İstanbul hükümetinin hâlâ daha “Biz ölmedik” demesi... Hatta Tevfik Paşa, saltanatın ilgasından 3 gün sonra istifa etti. Kime istifa etti? Sadrazamlık mührü elinde kaldı. ‘1920’ler Cumhuriyet’inin karşısına monarşiyi koymak gerek’ Cumhuriyet’in 10. yılı... Ankara’da asılı bu slogan, 1933 Cumhuriyet Bayramı’nın eğitici sloganlarından biriydi.

BİLİNMEYEN 29 EKİM GÖRÜNTÜLERİ

Geçmişin izinde bir hayat süren tarihçi, arkeolog Saadet Özen, dünyanın her yerini gezerek önemli belgeler, fotoğraflar, videolar topluyor. Özen, Cumhuriyet Bayramı’nda arşivini HT Pazar’a açtı.

ÖNCESİ VE SONRASIYLA 29 EKİM 1923

- 23 Nisan 1920: Mustafa Kemal önderliğinde Meclis kuruldu. Hükümet, ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ adını taşıyor, Meclis başkanı hükümet başkanlığı yapıyordu.

- 3 Mayıs 1920: TBMM Hükümeti’nin Mustafa Kemal Paşa başkanlığında kurulması.

- Ocak 1921: I. İnönü Savaşı.

- 16 Mart 1921: Moskova Antlaşması’nın imzalanması.

- 23 Mart 1921: II. İnönü Savaşı.

- 26 Ağustos 1922: Büyük Taarruz’un başlaması.

- 30 Ağustos 1922: Dumlupınar Zaferi.

- 1 Kasım 1922: Saltanat kaldırıldı.

- 1 Nisan 1923: Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasında tarihi bir görev yapan birinci dönem TBMM üyeleri, yeni seçim kararı alarak dağıldı. Yeni seçimlerin ardından TBMM, ikinci dönem çalışmalarına başladı.

- 24 Temmuz 1923: Lozan Antlaşması’nın imzalanması. Böylece milli bağımsızlık tam anlamıyla gerçekleşmiş oldu.

- 13 Ekim 1923: Ankara’nın başkent olması.

- 25 Ekim 1923: Hükümetin istifasıyla bir bunalım ortaya çıktı. Bu olay Mustafa Kemal’e cumhuriyeti ilan etmek için beklediği fırsatı verdi. 28 Ekim 1923 akşamına kadar hükümetin kurulamaması üzerine Mustafa Kemal, Çankaya Köşkü’nde arkadaşlarına “Yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz” dedi. O gece İsmet Paşa ile birlikte 1921 Anayasası’nın bazı maddelerini değiştiren kanun tasarısını hazırladı. “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli Cumhuriyet’tir” hükmünün yer aldığı tasarı üzerinde TBMM’de yapılan konuşmalardan sonra Cumhuriyet’in ilanı kabul edildi.

- 29 Ekim 1923: Cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyet’in ilanından sonra cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. Gizli oylamada 158 milletvekilinin tamamının oyunu alan Gazi Mustafa Kemal Paşa, TBMM tarafından yeni Türk devletinin ilk cumhurbaşkanı seçildi. Mustafa Kemal konuşmasında “Türkiye Cumhuriyeti mesut, başarılı ve muzaffer olacaktır” dedi.

- 3 Mart 1924: Hilafetin kaldırılması.

- 20 Nisan 1924: Anayasa’nın kabulü.

ATALARIMIZDAN HİKAYELER

Paulo COELHO

“İyi bir baba çocuklarının özünü bilir,” dedi Konfüçyüs. “Fazla cesur olanları geriye çekerken kendi ayaklarıyla yürüyemeyenleri ileri iter.”

Gemi

40 günlük tufanın sonu geldiğinde Nuh gemisinden indi. Karaya ayak bastığında içi umut doluydu, bir tütsü yaktı ve onun ışığında çevresine baktı; ama o anda tek gördüğü yıkım ve ölümdü. Nuh haykırdı: “Yüce Tanrım, geleceği biliyor idiysen neden insanoğlunu yarattın? Sırf onu cezalandırmanın zevkini tatmak için mi?” Gökyüzüne üç farklı koku birden yükseldi: Tütsünün kokusu, Nuh’un gözyaşlarının kokusu ve hareketlerinin yarattığı aroma. O sırada Tanrı’dan cevap geldi:

“Haklı bir adamın duaları her zaman duyulur. Bunu neden yaptığımı sana açıklayayım: Böylece yaptığın işin önemini anlayabilirsin. Bundan böyle sen ve senin torunların her zaman sıfırdan yeni bir dünya kurabileceksiniz böylelikle bu işi ve getireceği sonuçları sizinle paylaşmış olacağız. Artık insanlıktan hepimiz sorumluyuz.”

Zenginlik

Zilu üstadına sordu: “Bugüne kadar öğrendiklerimi ne zaman hayata geçirebileceğim?” Konfüçyüs cevap verdi: “Sana hâlâ öğretiyorum. Her şeyi hemen hayata geçirmekte neden bu kadar acele ediyorsun. Doğru zamanı bekle.” Biraz sonra Gongchi sordu: “Öğrendiğim şeyleri ne zaman hayata geçirebileceğim?” “Hemen şimdi,” diye cevap verdi Konfüçyüs. “Ama Efendim, adaletli davranmıyorsunuz” diye yakındı Zilu. “Gongchi de benim bildiğim kadar biliyor ama onun harekete geçmesini engellemiyorsunuz.” “İyi bir baba çocuklarının özünü bilir,” dedi Konfüçyüs. “Fazla cesur olanları geriye çekerken kendi ayaklarıyla yürüyemeyenleri ileri iter.”

Güç

Bir kral, kendine en sadık kişileri sevindirmek ister ve her birinin bir arzusunu yerine getireceğini duyurur. Kimi bir rütbeyle onurlandırılmak ister, kimi güç, kimi para ister. Ama içlerinden en bilge olanı “Ben günde üç kez kralla konuşmayı istiyorum” der.

Böylelikle bir anlık gelip geçici bir istekte bulunmaktansa asıl arzuladıklarına ulaşmak yolunda kendisi için son derece sağlam bir yol inşa etmeyi başarır.

Sevgi

Bir hacı, İranlı evliya Ebu Yezid el-Bistami’nin yaşadığı köye gelir. “Bana en hızlı şekilde Tanrı’ya ulaşmanın yolunu gösterir misin?” der. El-Bistami cevap verir: “Onu tüm gücünle sev.” “Zaten şu an onu yapıyorum.” “O zaman, başkaları tarafından da sevilmelisin.”

“Peki neden?” “Çünkü Tanrı bütün insanların kalbini görür. Seninkine baktığında ona olan sevgini de kesinlikle görecek ve bunun için mutlu olacaktır. Ama başkalarının kalplerine baktığında oralarda da senin isminin sevgiyle yazılı olduğunu görürse sana dikkatini daha çok verecektir.”

Konuşmak

Bratislavalı Haham Nachman’a bir öğrencisi şöyle der: “Tanrıyla konuşmayı başaramıyorum.” “Bu sık sık olur” der Nachman. “Sanki dudaklarımız mühürlenmiş, ya da sözcükler dışarı çıkmayı reddediyormuş gibi hissederiz. Ama bu durumun üstesinden gelmek için çaba harcamak bile başlı başına yararlı bir tutumdur.” “Ama bu yetmez ki.” “Evet haklısın. Böyle zamanlarda yapman gereken asıl şey başını kaldırıp gökyüzüne bakmak ve şöyle demektir: ‘Yüce Tanrım, senden o kadar uzağım ki, kendi sesime bile inanmıyorum.’ Çünkü işin aslı şudur: Tanrı her zaman bizi duyar ve bize cevap verir. Bize ilgi göstermeyeceği korkusuyla O’nunla konuşmayı başaramayanlar asıl bizlerizdir.”

HABERTÜRK yazarları da Cumhuriyet'in 94. yıl dönümünü köşelerine taşıdı:

FATİH ALTAYLI: İYİ BAYRAMLAR

Bugün bu ülkeyi, atalarımızın bıraktığı mirastan kurtarabildiğimiz kadarının üzerine kurduğumuz gün.

Bugün bu ülkenin çocuklarının, evrensel medeniyet kurallarına göre geleceklerini kendi fikirlerine göre şekillendirebilmesinin önünün açıldığı gün.

Çorak ve üretimden uzak kalmış Anadolu’nun yeniden hatırlandığı ve gelişiminin önünün açıldığı gün. Bugün emperyal güçlerle yaptığı mücadeleden başarıyla çıkmış ilk halkın, demokrasiyle tanışmaya başladığı gün.

Bugün en büyük bayram.

Hepinizin bayramını kutluyorum.

SOLİ ÖZEL: CUMHURİYET

Bugün Cumhuriyet Bayramı. En kısa tanımıyla batan ya da batırılmış bir imparatorluktan, askeri ve diplomatik zekâ göstererek bir yeni devlet yaratmayı başaranların, kurdukları yeni rejimi dünyaya tanıttıkları günün yıldönümü. Cumhuriyet’in o gün ve bugün ne anlama geldiğini yarın işlemeye çalışacağım. Cumhuriyet’in ilan edilebilmesi 1. Dünya Savaşı’nın ardından yenilmiş devletlerle imzalanan anlaşmalardan Osmanlı İmparatorluğu’nun payına düşen Sevr Antlaşması’nın yürürlüğe girememesi sayesinde mümkün olmuştu.

Daha doğru tabiriyle, Paris Barış Konferansı’nın ardından dayatılan ve yenilen devletlere ağır şartlar dayatan antlaşmalardan birisi olan Sevr, başarılı bir Kurtuluş Savaşı nedeniyle uygulanamamıştı. Sultanlığı ilga eden Meclis Hükümeti’nin imzaladığı Lozan Antlaşması yeni devletin doğum belgesiydi. Cumhuriyet’in ilanıyla, bağımsız olduğu kadar egemen olmayı da başarabilecek bu yeni devletin rejiminin adı da konmuştu. Geriye kalan yeni rejimin niteliklerinin belirlenmesi aşamasıydı.

Dünkü “Gerçek Bir Mağlubiyet” başlıklı yazısında Taha Akyol’un da altını çizdiği gibi, Kütahya-Eskişehir’de kaybedilen bir muharebede ricat etmeyi bilecek kadar akıl işletebilenler topu topu iki ay sonra Sakarya’da Yunan ordusunu yenmeyi başarabilmişlerdi.

Enver’in cahil hayalciliğini paylaşmayan kurucu ekip, elindeki kaynakları, yapabileceklerinin sınırını, kapasitesinin elverdiği hedefleri doğru saptayabildiği için başarılı olabilmişti. Tam da bu nedenle belki de onlara en az uygun düşecek sıfat “çılgın” olabilirdi. Tersine zayıf anlarında Bolşeviklerle hayli samimi bir flört yapmayı, Fransızlarla ayrı barış imzalamayı akılcılıklarıyla başarmışlardı. Irak’ı icat eden ve petrol kaynaklarını kontrol eden İngilizleri Meclis hükümeti yönetimindeki toprakların Bolşeviklerin Rusya’yı yönettiği bir dünyada ne denli üstün bir jeopolitik değer taşıyabileceğine ikna etmişler, Yunanlıların yalnız kalmasını sağlamışlardı.

Sonunda da yalnız savaşı kazanmakla kalmamışlar, imparatorluğun yerine modern bir devlet kurma hakkını da elde etmişlerdi. Üstelik bu hakkı elde eden toplumsal koalisyona ve mücadeleye katılanlar, tıpkı Çanakkale’de ve Cihan Harbi’nin başka cephelerinde olduğu gibi yalnızca Müslüman Türklerden ibaret de değildi. Kürtler, Ermeniler, Yahudiler ya da demiryolu işçisi Anadolu Rumları da bu mücadeleye kendi çaplarında katkıda bulunmuşlardı. Bu çok kısa özet bile aslında Cumhuriyet’in bugünkü kuşaklarının içinde debelendikleri korkuların ve kendi kurucularının niyetlerinden duydukları şüphelerin haksızlığını gösterir.

Nesiller boyu dayatılan Sevr korkusunun tarihsel bir dayanağı yoktur. Sonuçta, en zayıf ve başkentinin işgal altında olduğu bir zaman diliminde, çok zor koşullarda, milliyetçi bir direniş hareketi Sevr’in uygulanmamasını sağlamıştı. Üstelik bunu beceren yegâne Cihan Harbi mağlubu devlet ya da toplum buydu. Dolayısıyla bugünün katbekat güçlü ülkesinde sürekli Sevr vehimleriyle toplumun mesnetsiz korkularını üretmek ve kaşımak aslında yalnızca bir tahakküm stratejisidir. Devlet ve toplumu dış dünyayla rasyonel olmayan, vehim dolu ve akılcılığı reddeden, dolayısıyla da ülkenin ve toplumun yüksek çıkarlarına zarar veren bir ilişki tarzına zorlamaktadır.

Daha da kötüsü en Cumhuriyetçi kişilerin bile Lozan’ın “gizli” maddeleri safsatasıyla, toplam on bir yıl savaşmış, son üç yıllarını Padişah’ın ölüm fermanını boyunlarında taşıyarak yaşamış asker ve sivillerin kendi kurdukları devletin çözülmesini, devletin doğum belgesine yazabileceklerine inanabilmeleridir. Buradaki sağlıksız psikoloji belki de halen toplumun yaşamakta olduğu ruhsal savrulmanın anlaşılması için anahtar niteliğindedir.

Bugün Cumhuriyet’in keyfini çıkarma günüdür. Kutlu olsun.

MUHARREM SARIKAYA: CUMHURİYET'İN YENİ DÜZENİ

ULUS devletler 18. yüzyılda tercih ettiklerinde, cumhuriyet kavramı demokrasi, hak, adalete karşılık geliyordu.

Topluluktan millet olmaya geçişin, monarşiye karşı halk iktidarının adıydı...

Mustafa Kemal Atatürk’ün önerisiyle TBMM’de kabul edilen cumhuriyetin ise bunların ötesinde bir anlamı var...

O da toplumu etnik, mezhepsel ve inanç bağlamında ortak paydada buluşturuyor olması.

Bundandır ki 29 Ekim, dün olduğu gibi bugün de herkesin herhangi bir rezerv koymadan ulus olarak ortaklaşa kutladığı tek bayramdır.

Etnik, dinsel ve ekonomik toplulukların uydu devletleşme arayışında olduğu bu dönemde de Türkiye için cumhuriyet, birliği koruyan temeldir.

Ancak bunu birçok ülke için varsaymak mümkün değil...

Çünkü ana devletten kopmalarının üzerinden çeyrek asır geçmemiş olmakla birlikte, Abhazya’dan KKTC’ye, Osetya’dan Tayvan’a uzayan yapıların uluslaşamama sorununa çözüm üretilmemişken, son dönem yenileri eklendi.

Yanı başımızda Mesud Barzani, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi için ilk adımı attı, geri çekilmiş olsa da kararını geri almış değil...

Ayrıca Katalanların bağımsızlık hareketi olmasa Batı’nın Barzani’ye bakışı da bugünkünden farklı olurdu.

Katalonya’da mesele bitmiş değil; önceki gün bağımsızlığını ilan etmesinin ardından Madrid’in restine, dün yeni rest geldi.

Yetmedi, İtalya’yı da hareketlendirdi.

BASKININ NEDENİ

Peki, Yugoslavya’nın parçalanmasından bu yana ülkeleri bölüp yeni ulus devletlere dönüştüren etkinin gerisinde ne yatıyor?

Bulgar siyaset bilimci İvan Krastev’in vurguladığı gibi, buna neden “eski etnik, dinsel ve kabile benzeri kimliklere yeniden döndüren” küreselleşme mi?

Yoksa çok çalışıp verginin tüm yükünü çekenlerin, aynı ulus devlet içinde yan gelip yatan, çoğunluğuyla karar mekanizmasını ele geçirenlere isyanı mı?

Ya da siyaset bilimci Ken Jowitt’in, küreselleşmenin birbirine bağlı kılıp yaşam tarzında birlikteliğini kopardığı, “yeni dünya düzensizliğini” tanımladığı şu öngörüsünün sonucu mu:

“Bu bağlı/kopuk dünyada, hiddet patlamaları ve zayıflamış ulus devletlerin küllerinden doğacak öfke hareketlerinin ortaya çıkmasına hazır olmalıyız...”

Çünkü 18. yüzyılın anlam yüklediği “cumhuriyet” bugün aynı anlama karşılık gelmiyor.

Yani, “azınlıkların haklarını ve özgürlüklerini önceleyen anlam olmaktan çıktı, çoğunluğun gücünü savunan siyasi rejimlere dönüştü”...

SANDIKLA VAZGEÇME

Hatta daha ileri gitti, “sandıkta oy kullanarak demokrasiden, hak ve adaletten vazgeçilen”, ötekinin haklarını önemsemeyen, “çoğunluğun, devleti özel mülküne çevirdiği, çoğunlukçu rejimin adı” haline dönüştü.

Ekonomik daralma, mülteci sorunu, kendi gibi olan ve düşünenlerle mahalle ve gettolarda başlayan birlikte yaşam arayışı, bugün devlete dönüştü...

Her savaş sonrası musallat olan virüs, bugün de demokrasisi en güçlü olan ulus devletleri yeniden tehdit eder hale geldi.

Meseleyi demokrasi, insan hakları, eşitlik gibi kavramların ötesine taşıdı...

Cumhuriyet, “kimsesizlerin kimsesi” olduğu ulus devletleri ise hep efsunladı...

ESİN ÖVET: 29 EKİM

Her Türk vatandaşı olarak benim de bugünüm özel ve anlamlı, her sene daha da bir anlam kazanıyor.

Çocukken bayram coşkusu yaşardım, ama yaş aldıkça daha da derin anlamları oluyor.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’mız kutlu olsun.

Mustafa Kemal Atatürk, 10. Yıl Nutku’nda 29 Ekim’in en büyük bayram olduğunu belirtmiş.

Ve her sene daha da coşkuyla geçirmemiz gereken bu bayramı sizler de bir bayram havasında kutlayın derim. Çünkü ben öyle yapıyorum.

Unutmayın, tüm dünyanın hayran olduğu ve hâlâ dillerinden düşürmediği Atatürk’e sahip olmuşuz.

Bence çok şanslıyız.

İyi bayramlar ve güzel pazarlar

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN: 94 YIL ÖNCEKİ RUH DİMDİK AYAKTADIR

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla yayımladığı mesajında, “Türk milleti, 29 Ekim 1923’te bir kez daha tüm dünyaya iradesine pranga vurdurmayacağını, kendi kaderi üzerinde hiç kimsenin müdahil olamayacağını kanıyla ve canıyla ilan etmiştir” dedi.

Erdoğan, mesajında “Bu vesileyle bin yıldır aziz vatan topraklarının müdafaası için bir gonca gül gibi toprağa düşen kahraman şehitlerimize yüce Mevlâ’dan rahmet ve mağfiret diliyorum. Başta Cumhuriyet’imizin banisi, Kurtuluş Savaşı’mızın muzaffer komutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, tüm gazilerimizi de rahmetle, tazimle yâd ediyorum. İstiklal Harbi’mizi zafere taşıyan, Cumhuriyet’imize hayat veren ruh, tıpkı 94 yıl önce olduğu gibi bugün de dimdik ayaktadır. 15 Temmuz ihaneti karşısında, milletimizin 250 şehit ve 2 bin 193 gazi pahasına gösterdiği şanlı direniş, işte bu ruhun ifadesidir. O gece kadını erkeği, genci yaşlısıyla milletimizin tüm fertleri, iradelerine, değerlerine, Cumhuriyet’in kazanımlarına sahip çıkmışlardır” ifadesine de yer verdi.

‘HEDEFİNE ULAŞAMAYACAK’

Başbakan Binali Yıldırım ise 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı mesajında “Birliğimize, beraberliğimize, kardeşliğimize, vatanımıza, istiklalimize, geleceğimize kasteden hiçbir terör faaliyeti, darbe teşebbüsü, finansal ve medyatik saldırı hedefine asla ulaşamayacaktır” dedi. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar da mesajında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında “hainlerden temizlendikçe daha da güçlendiğini” vurguladı.

 

DEMOKRASİ, ADALET VE HUZUR TALEBİ

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı mesajında “Cumhuriyet’imizin yaşadığı temel problemler, tüm gençlerimizin diğer vatandaşlarımızla birlikte, ‘demokratik laik ve sosyal hukuk devleti’ ilkesine duydukları derin bağlılığıyla aşılacaktır. Özgürlük ve bağımsızlık karakteri olmuş, Cumhuriyet’imize âşık vatandaşlarımız kalıcı huzura demokrasi, adalet ve huzur talebiyle ulaşacaktır” dedi.

 

MHP LİDERİ DEVLET BAHÇELİ: MİLLİ SURUN HİSARINI AŞAMAYACAK

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı sosyal medyadan kutladı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet var olacağını ifade eden Bahçeli, “Cumhur, Cumhuriyet’ine sahip çıkacaktır. Yeni işgal denemeleri, yeni saldırı ve komplolar milli surun hisarlarını Allah’ın izniyle aşamayacaktır” ifadesini kullandı.