Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
AA

Mesele aslında, çoğu “Güney Ülkeleri” diye de ifade edilen Afrika’da gerçekleşen uygulamalarla “Kuzey Ülkelerindekiler” arasında bir fark olup olmadığı konusudur. Belki de en fazla eleştiri yapılan konu, bu ilaçları, büyük ölçüde Afrika’da denendikten sonra Afrikalılardan çok diğer kıtalarda yaşayan insanlarının kullanmasıdır. İlaçlar Afrika’da üretilmiyor, ama aynı hastalıklara rastlandığında elbette bu kıta hastaları da onları kullanacaklardır.

Soğuk Savaş dönemi bitince, yaşanan nice menfi tavır karşısında, bilhassa tıp alanında etik kurullarının ihdas edilmesi gibi, ilki Nürnberg’de olmak üzere bazı kararlar alındı. Bunu 1964 yılında Helsinki ve 1981’de Filipinler’in başkenti Manila’da kabul edilen bildiriler takip etti. Bu etik kurullar zaman içinde her ülkede benimsendi. Afrika’da da artık faal olan bu kurullar genel kabul gören ilkeleri dikkate alıyorlar. Bunlara uymayan bir durum olursa gerekli müdahalelerde bulunuyorlar.

- Afrika'nın ilaç üretimindeki payı

Ne var ki gerekli laboratuvar ve inceleme imkânlarının kısıtlı olduğu Afrika ülkeleri uluslararası büyük ilaç firmaları için bir laboratuvar olarak görülmeye devam ediyor. Son yarım asırda birçok ilacın klinik testlerinin burada yapıldığı dikkatlerden kaçmamıştı. Bilhassa salgın hastalıklar konusundaki bu denemeler sonucu oluşan hasarlar, ciddi tazminatları gerektirecek boyutlardaydı. Ne var ki hastaların çoğu zaman tedavi amaçlı kullandıkları bu ilaçlar hakkında herhangi bir bilgileri olmuyordu. Yani Kuzey Ülkelerinde insanlar gönüllü denek olmayı kabul ediyorlar ve herhangi bir istenmeyen durum karşısında haklarını arayabiliyorlardı. Afrika’da ise Fransızcanın resmi dil olduğu ülkelerde deneklere denenecek ilacın özellikle İngilizce tanıtımı verilebiliyordu. Dahası hasta, bu tarz deneme safhasındaki ilaçların kendisinde uygulanmasını bir ayrıcalık olarak algılayabiliyordu.

Afrika’nın bu şekilde bir laboratuvar olarak kullanıldığıyla ilgili yazılı ve görsel medyada çıkan haberler, makaleler, hatta kitaplar, bu konuya değindikleri için farklı toplumlarda bu uygulamaya karşı ciddi tepkilere sebep olmakta. Kıtanın bir laboratuvar, orada yaşayanların da “deney fareleri” olmadığına dair söylemler her tarafta yankılanıyor. Hatta Afrikalılar; Avrupalılar veya Amerikalılar için üretilen ve büyük çoğunluğu yine o bölgelerde kullanılacak ilaçların da neden sadece Avrupalı ve Amerikalıların üstünde denenmediğini sorguluyorlar.

En büyük 10 İsviçreli ilaç firması 500 milyar avroya yakın cirolarıyla tüm sektörün yüzde 40’tan fazlasını ellerinde tutuyorlar. Dünyadaki ilaç üretiminin yüzde 54’ü Kuzey ve Güney Amerika’da (ABD yüzde 47,5, Latin Amerika yüzde 4,4 ve Kanada yüzde 2,1) gerçekleşirken, kalanın yüzde 23,2’si Avrupa ülkelerinde, yüzde 22,5’i ise Asya Pasifik bölgesinde üretilmekte. Son zamanlarda Türkiye’nin öne çıktığı Orta Doğu ülkelerinin bu pazardan yüzde 2’ye yakın pay aldıkları görülüyor. 54 ülkesiyle Afrika’nın ise bu pazardaki payı sadece yüzde 0,5, yani yok denecek kadar düşük bir seviyede. Bütün bu verilere bakıldığında; Afrikalılar, kıtalarının üreten değil tüketen olmasına, özellikle de yeni ilaç üretimlerinde adeta kobay gibi kullanılmalarına tahammül edemiyorlar.

- Yatırımcıların Afrika algısı değişmeli

Kovid-19’la mücadele kapsamında üretilen yeni ilaçların ve aşıların, yine klinik testlere katkı sağlaması adına Afrikalıların üstünde denenmekte olduğunu sadece bir-iki cılız ses dile getirse de aslında bu alandaki birçok uygulamanın yine hiç fark ettirmeden Afrikalıların üstünde denendiği yaygın kanaattir.

Acaba Afrika ülkelerinin birer laboratuvar ve de halklarının da klinik testlere tabi olması konusu sadece ilaç firmaları için mi geçerlidir? Kıtaya açılan ve burada kendine alan açan her sektörün önde gelen yatırımcıları da benzer niyetler taşımaktalar. Madencilik sektöründeki her türlü yatırım alanında faaliyet gösteren birçokları için bu coğrafya adeta bir başlangıç seviyesindeki okul gibi algılanmakta. Hatta kamu kurumları dahi mesleklerinin ilk basamaklarında bulunan en tecrübesiz görevlilerini Afrika ülkelerinde istihdam ederler. Afrika’ya acemilerin gönderildiği, yahut bu kıtaya kimsenin gitmek istemediği, dolayısıyla bir “sürgün yeri” olarak görüldüğü izlenimi pek yaygındır. Ne var ki Afrika’ya tayin edilmek bazen başlangıçta menfi gibi dursa da birçok kişi kıtanın en ücra bir köşesine gittiğinde dahi bir müddet sonra orada yaşamaktan büyük bir keyif almaya başlamaktadır. Hatta daha sonra müreffeh Avrupa ülkelerine gittiklerinde bir tür yalnızlığın içine düştükleri görülmektedir. Dolayısıyla Afrika bir “laboratuvar” gibi kabul edilse de bu kanaatin herkes tarafından paylaşılmadığı anlaşılıyor. Hayatında Afrika’ya bir defa gidenin her fırsatta gitmek, hatta oraya yerleşmek istemesi, çoğu kişinin kendisini bu kıtada daha tabii bir ortamda hissetmesiyle izah edilebilir.

[Osmanlı-Afrika ilişkileri alanında eserler veren, daha önce Afrika konusunda Başbakanlık Müşavirliği ve Çad Büyükelçiliği görevlerinde bulunan ve halihazırda Senegal Büyükelçiliği görevini yürüten Prof. Dr. Ahmet Kavas, aynı zamanda Afrika Araştırmacıları Derneği (AFAM) kurucu başkanıdır]

Muhabir : Prof. Dr. Ahmet Kavas