Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

Eserlerine yakından bakınca insan hayrete düşüyor. İnsanların önemsemediği, çöpe attığı atık malzemelerle ve paçavralarla insan yüzüne ifade veriyor, duygu ve derinlik katıyor. Yeteneği sanata olan aşkıyla birleşince, yenilik peşinde koşmakta son derece cesur davranan, kendini zorlayarak heyecanını sürekli ayakta tutan ve yaratıcılığını her zaman besleyen bir sanatçı ortaya çıkıyor. Ulusal ve uluslararası pek çok projede, sergide yer almış, artık çalışmalarıyla adını dünyanın dört bir yanında sık sık duyduğumuz bir sanatçı kendisi. Merak ettiklerimizi Deniz Sağdıç'a sorduk.

Kendinizden ve kariyerinizden biraz bahseder misiniz?

Mersin’de dünyaya geldim. Neredeyse tüm üyeleri zanaatkar olan bir aile ve akraba ortamında yetiştim. Daha çok küçük yaşlarda cam ustası olan babamdan vitray yapmayı, tasarımcı amcalarımdan desen çizmeyi, terzi hala ve teyzelerimden dikiş-nakış tekniklerini öğrendim ve uygulamaya başladım. Yetenek sınavıyla öğrenime başladığım Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden fakülte birincisi olarak mezun oldum.

Mezuniyetin ardından ülkenin sanat başkenti İstanbul’a gelerek kendi atölyemi kurdum ve çalışmalarıma başladım. Bu dönemde toplumda kadının yerini mesele edinen araştırma ve çalışmalar gerçekleştirdim. Burslu kabul edildiğim resim yüksek lisans derecemi de kadının medya ve toplumdaki yerini imgeler aracılığıyla inceleyen araştırma tez ve projemle tamamladım. Yaşamımı ve çalışmalarımı İstanbul’daki atölyemde sürdürmeye devam ediyorum.

Elinize ne geçerse harika sanat objelerine dönüşüyor. Hangi malzemeleri kullanıyorsunuz?

Tekstil ürünleri başta olmak üzere işlenmeye, biçim vermeye uygun her türlü atık nesneyi eserlerime malzeme ediyorum. Bu objeleri olduklarından bambaşka hale dönüştürerek değerlendirdiğim çalışmalarım geri dönüşüm (Recycling),mevcut halleriyle bir araya getirerek oluşturduğum çalışmalarım ise ileri dönüşüm (Upcyling) prensiplerini esas aldığı söylenebilir. Bu objelerin kendi doğal renk ve biçimlerini, tıpkı bir paletteki onlarca farklı rengi fırça ile tuvale uygular gibi çeşitli paneller üzerinde ışık-gölge ilişkisi yaratacak biçimde düzenliyorum. İfade etmek istediğim meseleler bu yolla ortaya çıkan formlar aracılığıyla görünürlük kazanıyorlar.

Hatta çoğu zaman işleme, biçim verme veya bir araya getirilmesi en zor, en umulmadık malzemeleri kullanmaktan son derece heyecan duyuyorum. Her yeni malzeme ya da daha önce kullandığım bir malzemeyi bu kez bambaşka biçim ve teknikte değerlendirmek, onunla mücadele etmek, meydan okumak çok zorlu ama bir o kadar da heyecan verici bir deneyim haline geliyor. Böylece her defasında kendi konfor alanımın sınırlarından taşarak kendi kendimi tekrar etmemiş, izleyenleri yeniden şaşırtarak, anlatmak istediklerime çok daha odaklanmalarını sağladığımı düşünüyorum.

Bir mesajınız var mı bu atık malzemeleri kullanırken?

Sürdürülebilirlik, günümüzde sıkça duymaya alıştığımız, tüm önemine rağmen belki de kazandığı popülerlik nedeniyle çoğunlukla hoyratça sarf edilir hale gelmiş bir kavram. Gezegenimizin yaşanabilirliği ve kaynakların kullanımına devam edebilmek için sürdürülebilirliği bir yaşam biçimi haline getirmek zorundayız. Kısa ömürlü ve sınırlı eylem ve yaklaşımların çok etkili olmadığı ortadayken o halde sorunun temelini, tüketimin kendisini sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum. Eserlerimde kullandığım objelerle, bir şeyin amaç ve işlevinin sınırlarını göstermeye çalışıyorum. Çoğumuz için tüketilmiş, atık hale gelmiş ya da işlevini yitirdiği düşünülerek bir kenara terk edilmiş objelerin sanat zemininde kullanımına örnekler sunarak kişi ve kurumlara “tüketim” kavramının sınırlarını yeniden belirlemekte ilham verebilmeyi amaçlıyorum.

Obje ve atık malzeme kullanmak aklınıza ilk nasıl geldi?

Obje ve atıkları kullanmaya “Ready-ReMade” ismini verdiğim projeyle yıllar önce başladım. “Ready-ReMade”; günlük kullanım objelerine çeşitli müdahalelerde bulunarak, birbirlerine eklemleyerek, onları sanatın kendi dünyasında yeniden var etmeye çalıştığım bir proje. Bunu yapmaktaki amacım; o dönemde sanat dünyasında çok sık gündeme gelen “kavramsal sanat” tartışmalarıydı. Özetlemek gerekirse, yağlıboya resim veya heykel gibi sanatın klasik yöntemleri yerine, sıradan objelerin oldukları halleriyle sergilenmesi “kavramsal sanat” olarak isimlendiriliyor. Kavramsal sanat, bir tekniktir ama daha da ileri götürerek sanatta kavramın sadece kavramsal sanat ile mümkün olacağını düşünmek bence yanıltıcıdır. 2000’lerle birlikte neredeyse tüm sanat kurumları ve etkinlikler kitlelere, kavramsal sanatı, sanat yapmanın en etkili ve de eşsiz yöntemiymiş gibi sunmaya başlamışlardı.

Ben bu yaklaşıma bir eleştiri olarak Ready-ReMade projesine başlamıştım. Objeleri yağlıboya ile boyama, onları heykel gibi yontma ya da belli bir düzende yeniden organize etmek gibi sanatın klasik yöntemleriyle onlara müdahalelerde bulunuyordum. Bunu yaparak sanatta kavramın sadece kavramsal sanat ile mümkün olmadığını, öteden beri sanatın zaten olmazsa olmaz unsuru olduğunu hatırlatmaya çalışıyordum. Bu çalışmaları yaparken bir gün bu sıradan obje neden dolabımdaki denim giysiler olmasın diye düşündüm. İlerleyen süreçte denimlere her türlü tekstil ürünü ve diğer atık malzemeler de katıldı. Denimi bir tuval gibi zemin olarak ya da sadece renk alanları yaratmak için kullanan sanatçılar var ama benim uyguladığım tekniklerde ya da denimin her biçimdeki atıklarını yöntemleştiren bir sanatçıya rastlamadım.

Neden denim tercih ediyorsunuz?

Denimle çalışmaya başladığım ilk dönemlerde öncelikle bir malzeme olarak fiziksel özellikleri beni çok heyecanlandırdı. Denim bir kumaş olmasına rağmen her türlü kesmeye, bükmeye, örmeye, kazımaya son derece elverişli. Bir mermeri yontar gibi denimi kazıyarak farklı katmanlarına ulaşabilir, birbirinden farklı sonsuz sayıda renk tonunu yakalayabilirsiniz, üstelik mermer ya da ahşaptaki gibi kırılganlık endişesi yaşamadan. Denimin fiziksel sınırlarını zorlamaya yönelik her yeni çalışmam sırasında aslında çok daha önemli özelliklerini keşfetmeye, idrak etmeye başladım. Denim insanlar için yalnızca bir tekstil ürünü değil çok daha fazlası anlamına gelir. Coğrafya, ırk, yaş, sosyal ve ekonomik sınıf fark etmeksizin denimi herkes yakından tanır ve benimsemiştir. Her fırsatta dile getirdiğim gibi; ten renginin bile hala bir ayrışma nedeni olabildiği bir dünyada denimin bu denli kabul görmüş olması onu medeniyetimiz için eşsiz bir konuma taşır. Tüm bu özellikleri nedeniyle denim benim için bir malzemeden öte, bir dil ve iletişim platformu durumundadır. Bir sanatçı için bundan daha heyecan verici bir alan ve deneyim bulunabilir mi bilmiyorum.

Denim malzemeleri nasıl topluyorsunuz ve nasıl kullanıyorsunuz?

Artık hiçbir şekilde giyilemeyecek hale gelmiş denim giysileri topluyorum. Çalışmalarıma destek veren birçok tekstil üretimlerden arta kalan parçalar ve giyilmek için değil de arge veya numune olarak üretilmiş eski ürünlerini bana gönderiyor. Tüm bu parçaların düğme ve fermuarları dahil olmak üzere tüm bölümlerini çalışmalarımda kullanıyorum. Denimlerin sadece metal düğmelerinden ya da deri etiketlerinden meydana getirdiğim birçok çalışmam var. Dolayısıyla bir giysinin tamamı süreç içinde bir şekilde çalışmalarımın bir parçası haline geliyor.

Portreyi oluşturduktan sonra denim üzerinde başka bir işlem yapıyor musunuz?

Denim oldukça güçlü ve dayanaklı bir tekstil ürünü. Zaten bu nedenle ilk zamanlar ağır işlerde çalışanların, çiftçilerin adeta iş elbisesi olarak kullanılmış. Denime bu sağlamlığı kazandıran kendine özgü dokuma tekniği, üzerinde özgürce işlem yapabilmeye imkan tanıyor. Denim parçalarından oluşan bir eser üzerinde kazıma ve aşındırmalarla farklı katmanlar yaratabiliyor, mevcut rengin sonsuz sayıda farklı tonlarına ulaşabiliyorum.Bu nedenle tamamen bitmiş bir eserin karşısına geçip izlediğimde bu yöntemlerle defalarca müdahale edebilir, kimi kısımlarını ya da tamamını yeniden düzenleyebilirim. Denim tüm bu imkanları sunan, bir sanatçı için oldukça uygun bir malzeme.

Eserlerinize yakından bakınca insan hayrete düşüyor. İnsanların önemsemediği, çöpe attığı atık malzemelerle ve paçavralarla insan yüzüne ifade kazandırıyor, duygu ve derinlik katıyorsunuz. Sizi portre çalışmaya iten güç nedir?

Çoğunlukla portre, yani insan yüzü çalışıyorum evet. İnsanın yüz ifadesinin benim için derin anlamları var. İnsan yüzünün göz başta olmak üzere tüm kısımları ve mimik hareketleriyle ortaya koyduğu ifade, ona bakan insanın beyninde ve kalbinde sonsuz sayıda düşünce ve duygunun oluşmasına neden olur. Birinin yüz ifadesine bakarak hissettiklerimizin önemini tüm insanlık olarak çoğu zaman ıskaladığımızı düşünüyorum. Size bakan bir çift göz, yani bakma; öyle bir eylem ki, fiziksel bir yanı olmamasına rağmen bakılan kişide çok derin etkiler yaratır. Çoğu zaman fark etmesek de iletişim kurduğumuz kişinin söz ve mimiklerinden çok bakışlarındaki anlam o kişi hakkındaki fikirlerimizi oluşturur. Bu nedenle bakışı, ifadeyi, dolayısıyla insan yüzünü son derece önemsiyorum. Eserlerimde anlatmak istediğim duygu ve düşünceyi en iyi insan yüzünün ifade edebileceğine inanıyorum. Denimin insan kültür ve medeniyeti için olan kritik öneminden daha önce bahsetmiştim. Böyle önemli bir simgenin insan yüzü ile bir araya geldiğinde aslında insanın “ne” olduğunu çok daha iyi hatırlattığını düşünüyorum. Evet, yaşadığımız dünyanın temel sorunlarının insanın “ne” olduğunu unutmuş olmaktan kaynaklandığını düşünüyorum. İnsanlara, insanın aslında “ne”olduğunu hatırlatmaya çalışmak; benim sanatımın temel motivasyonu. Bunu da en iyi insan yüzüyle yapabileceğimi düşünüyorum.

Yağlıboya ile yaptığınız çalışmalarınızdan da bahseder misiniz biraz? Sanki suyun üzerine bir şeyler yazıyor gibisiniz. Akışkan bir uslübunuz var. Figürler deforme edilmiş gibi görünüyor. Hayal dünyasından bir figür sanki görünen. Nedir bu tekniğin adı?

Şimdilerde atık malzeme ve tekstil ürünleri kullandığım eserlerimle tanınıyorum ama sanatımın ilk yıllarında çoğunlukla yağlıboya çalışıyordum. Formların akışkanlaşarak neredeyse soyutlaştığı tekniğimle aslında çok genç yaşlarımda sanat dünyasında sivrilmeye başlamıştım. Çoğu zaman geleneksel Ebru Sanatı’nı hatırlatan bu teknik, Ebru’daki gibi soyut formlar değil de portre gibi daha belirgin konuları oluşturduğu için izleyenlerin oldukça hayranlığını kazanıyordu. Elbette bu coğrafyada yetişmiş biri olarak kültürel kodlarımda Ebru’nun iz bırakmış olmaması mümkün değil.

Ama ben bu tekniği formun bilinen sınırlarını zorlamak, bu bağlamda çok daha özgür bir alan yaratabilmek amacıyla geliştirmiştim. Bu teknik sadece sanatsal değil, kendi ruhsal dünyamda da beni çok daha özgür hissettiren adeta bir terapi alanıydı. O dönemde de çoğunlukla insan yüzü çalışıyordum. Söylediğim gibi, insan yüzünün benim için anlamları oldukça derin ve anlatmak istediklerim için en uygun yöntem olduğuna inanıyorum.

Pek çok ulusal ve uluslararası projede yer aldınız. Sadece sergiyle yetinmediniz, kamuya açık workshoplar da yapıyorsunuz.

Dünyanın önde gelen metropolleri ve kültür-sanat alanında öne çıkmış neredeyse tüm şehirlerinde kişisel sergi ve projeler gerçekleştirdim. Dünyadaki her sanatçı, kendi ülke sınırlarını aşarak, faklı coğrafyalarda, kültürlerde de görünebilmenin, tanınmanın hayalini kurar. Ama bu anlamda beni çok daha heyecanlandıran o kentin, kültürün bir parçası olan insanlarla çok daha yakın ve samimi bir ilişki kurabilmek. Ben uzun süredir özellikle yurtdışındaki projelerimde, belli bir kurum ve etkinlik alanında gerçekleşecek sergiye paralel olacak biçimde kamuya açık etkinlikler de düzenlemeyi prensip edindim. Yani eser sergilemeyle yetinmeyip, sanki kamuya açık bir atölye etkinliği gibi eserlerimi o an orada olan insanlarla birlikte oluşturmaya çalışıyorum.

Denizli'de hayata geçirilen 'Kotunda İyilik Var' projesi kapsamında, ünlü sanatçı Deniz Sağdıç, alışveriş merkezinde Ready-Re Made Sergi ve atölye çalışması yaparken görülüyor. Bu esnada sanatçının kot parçalarını 3 boyutlu sanat eserine dönüştürmesini yüzlerce kişi hayranlıkla izliyor.

Bu etkinliklerde insanlarla çok daha yakın ve etkili iletişim ortamı oluştururken aslında onların da birer sanatçı olduklarını hatırlatabilmeyi amaçlıyorum. Çünkü bence günümüz sanatının en temel sorunu, insan ile olan iletişim kopukluğu. İhtişamlı binalarda, oluşturulan oldukça lüks ve steril atmosferlerde sanatını sergilemek, sanatçıya ün, şan ve para kazandırırken, bu alanlara nüfus etmesi mümkün olmayan geniş bir kitleyi de dışlamak anlamına geliyor. Bu durumda sanat sanki toplumun sadece belirli bir kesimine hitap eden ve bir boş zaman etkinliği gibi algılanmasına neden oluyor. Böylece toplumdaki insanların büyük çoğunluğu sanattan ürküyor, kendini ona ait hissetmiyor. Oysaki benim düşünceme göre sanat insanın ta kendisidir. Onu insandan kopardığınız anda ortada duygudan yoksun ve anlamsız yığıntılardan başka bir şey kalmayacaktır.

Evinizin en güzel yerine kocaman bir resim asacaksınız diyelim. Kimi ve neden seçerdiniz?

Velázquez’in “Nedimeler” (LasMeninas) eserini hergün karşımda görmeyi isteyebilirdim. Kral ressamı olan Velázquez aynı zamanda sanat dünyasında “ressamların kralı” olarak da anılır. Oldukça heybetli olan bu tablo, ressamlık dolayısıyla sanat eyleminin esasında “ne” olduğuyla ilgili derin semboller taşır. Velázquez saray ressamı olarak görevli. Onu günümüzdeki devlet başkanlık ofislerinin resmi fotoğrafçısı olarak düşünebiliriz. Kral ve ailesinin saraydaki günlük yaşamlarını, önemli tören ve anları resmetmekle ve bunu yaparken kralı ihtişamlı ve güçlü göstermekle görevli. Ama “Nedimeler” tablosuna baktığınızda kral ve kraliçe resimdeki en belirsiz hatta küçük bir detay durumundadır. Velázquez böyle bir tablo için kral ve kraliçeye nasıl poz verdirmiş, bu tablo bittiğinde nasıl kabul ettirmiş gerçekten cevaplamak mümkün değil. Bu tablonun sanat felsefesi bağlamındaki çözümlemesi sayfalar dolusu açıklamayı gerektirir ama özetlemek gerekirse Velázquez sanatın ne olduğunu somut bir biçimde göstermeye çalışmıştır. Sanatçının günlük olayları, yaşamı bir fotoğraf makinesi gibi olduğu şekliyle aktaran değil, insana görünenlerin dışında yeni sahneler kuran, pencereler açan kişi olduğunu göstermek istemiştir. Bu tablo “kendini bulmak” anlamında her insan için derin anlamlar barındırır ama bir sanatçının bu tablonun esasında “ne” olduğunu idrak etmiş olması gerektiğine inanıyorum.

Güzel sanatlarda okuyan bir öğrenciye ne tavsiye edersiniz. Çalışmalarının ülke sınırlarını aşması, farklı kültürlerde beğenilmesi, takdir edilmesi neye bağlıdır?

Elbette öncelikle kendi kültürünü takdir, kendi kültüründe takdir. Bir kimsenin yaratıcı olabilmesi için öncelikle kendini tanıması gerektiğine inanıyorum. Kendini tanımak, elbette kişiyi var eden kültür ve geçmişten bağımsız düşünülemez. Birinin yaratımlarında kültüründen izler taşıması illa geleneksel sanat veya formları işlemesiyle sınırlandırılamayacağı gibi evrensellik çerçevesi de kendi kültür ve geleneğinden tamamen arınmasıyla belirlenemez. Medeniyetin, kültürün ilk defa yeşerdiği bizimki gibi kadim bir coğrafyada yetişmiş birinin, zengin ve özgün konu ve form arayışına düşmek zorunda olmayacağını sanıyorum. Ama burada kilit nokta samimiyet. Sanat yapma eğilim ve isteğiniz konusunda en azından kendinize samimi değilseniz zaten sanat yapamayacağınız gibi bundan ortaya çıkacak ürünlerin başkalarınca anlaşılmasını, takdir edilmesini beklemeniz hayalcilik olacaktır.

Planlı programlı mı çalışırsınız yoksa kafanızda hiçbir şey olmadan eskiz yapmadan mı?

Benim için süreç her zaman plansızlıkla neticeleniyor sanırım. İnsana özgü olan yaratıcı eylemdeki teknik bilgi ve deneyimi bir kenara bıraktığınızda aslında yetenek denen unsur, bir şeyi daha yapmaya başlamadan önce zihninizde tamamlamanızdır. Ama ister karşınızda size poz veren bir kimse ya da baktığınız bir obje veya önceden defalarca eskizini hazırladığınız bir konu olsun yapım aşamasında bambaşka bir boyut kazanır. Dolayısıyla bu eylemin esasında bir yolculuk olduğu, nereye varacağı belli olmadığı en önemli aşama tam da bu esnada yaşanır. Bir kimseyi sanatçı haline getiren bu süreçtir. Aynı zamanda bu süreçtir ki sanatçıyı sürekli üretmeye teşvik eder, ona yaşama amacı ve keyif verir. Dolayısıyla her bakış, her plan, her hazırlık neler yaşanacağının bilinmediği bir yola düşmenin sadece ilk adımıdır.