Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Murat BARDAKÇI / GAZETE HABERTÜRK

Fenerbahçe’ye önümüzdeki sene şampiyon olmasının sırrını sevabına veriyorum: Klübün ilk futbolcularından olan ve Şükrü Saracoğlu Stadı’nı himayesi altında bulunduran Bektaşî Şeyhi Yusuf Fahir Baba’nın eski senelerde yazmış olduğu makaleler kitaplaştırıldı. Fenerliler bu kitabı okuyup pîrlerinin rûhunu şâdettikleri takdirde Yusuf Fahir Baba da gösterilecek olan bu vefanın karşılığını mutlaka verecektir!

Fenerbahçe şampiyonluğu alamadı ve kupa Beşiktaş’ın oldu... Şimdi, Fenerbahçe’nin önümüzdeki sene şampiyon olabilmesinin reçetesini vereceğim: Bu iş, ne kadar Fenerli varsa, hepsinin pîri olan bir zâtın, Yusuf Fahir Baba’nın yeni çıkan kitabını okuyup Baba’nın rûhunu şâdetmelerinden geçer! Böyle yaptıkları takdirde Yusuf Fahir Baba büyük ihtimalle himmet gösterecek ve Fenerbahçe şampiyon olacaktır!

MANEVî KORUMA ALTINDA

Yusuf Fahir Baba’nın kim olduğunu hatırlatayım:

Şükrü Saracoğlu Stadı’nda geçen sene Fenerbahçe ile Galatasaray arasında yapılan ve Galatasaray’ın sahadan mağlûp ayrıldığı karşılaşmadan sonra tuhaf bir tartışma çıkmıştı: Tam gol olacağı sırada top havada kendiliğinden dönüp başka yere gitmişti de, Fenerliler’e ait olan Şükrü Saracoğlu Stadı büyülü imiş de, Fenerbahçe böyle derbiler öncesinde stadı okutup üfletirmiş de gibisinden bir tartışma...

Tartışmalar devam ederken “Galatasaray’ın Şükrü Saracoğlu’nda Fener’i bir türlü yenememesinin sebebi cin, büyü, muska, okuyup üfleme falan değil; stadın ‘himaye’, yani ‘manevî koruma altında’ olmasıdır. Koruyan kişi de öyle sıradan biri değildir, Fenerbahçe’nin ilk senelerinde takımda oynamış olan ve hattâ evi de stadın şimdiki arazisinin ucunda bulunan önemli bir şeyh, Yusuf Fahir Baba’dır” diye yazmıştım...

FRANSIZ OKULUNU BİTİRDİ

Yusuf Fahir Baba, Üsküdar’da asırlar önce kurulmuş olan Bandırmalızâde Tekkesi’nin şeyh ailesine mensuptu ve 1891’de İstanbul’da doğmuştu. Bağlarbaşı’nda şimdi mevcut olmayan bir Fransız okulunu bitirmiş, İttihad ve Terakki’ye meyletmiş ve kendisini yakından tanıyanların anlattıklarına göre işgal yıllarının İstanbul’unda Kuvâ-yı Milliye için çalışan gizli “Karakol Teşkilâtı”nda görev almıştı...

İstanbul’un önde gelen Bektaşî babalarından idi ve Celvetî tarikatinin Hâşim Baba kolundan gelen Abdülbaki Efendi Tekkesi’nde uzun seneler şeyhlik yaptı, Cumhuriyet devrinde “Ataer” soyadını aldı ve 1967’de yine İstanbul’da vefat etti. Tasavvuf, özellikle de “erkân” ve dinî musiki alanında çok sayıda genci yetiştiren Yusuf Fahir Baba’nın en tanınmış talebesi, geçtiğimiz senelerde kaybettiğimiz bir Galatasaraylı, Nezih Uzel idi. İstanbul’un tasavvuf tarihinde önemli yeri olan Yusuf Fahir Baba’nın “Şâhım Ali Abâ’ya / Erenlere aşkolsun / Meydân-ı Murtazâ’ya / Girenlere aşkolsun” dörtlüğü ile başlayan ve Nezih Uzel’in bestelediği meşhur “nefes”, yani Bektaşi ilâhisi bugün dinî musiki repertuvarımızın en tanınmış eserlerindendir...

ÇANAKKALE’DE SAVAŞMIŞTI

Yusuf Fahir Baba, Bağlarbaşı’ndaki Fransız okuluna devam ettiği senelerde Fenerbahçe’deki çayırda oynanan futbola merak sarmıştı. İsmi önceleri “Black Stockings” yani “Siyah Çoraplar”, daha sonra da “Fenerbahçe” olan ve o yıllarda henüz klüp kimliği taşımayan toplulukta oynamaya başlamış, Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale cephesindeki bir mitralyöz bölüğüne gönderilince futbola mecburen veda etmişti ama Baba’yı yakından bilenler, “Her zaman Fenerli kalmıştı” derlerdi.

Eski senelerde tekke olan evi, Fenerbahçe Stadı’nın hemen yanıbaşında idi... Geniş bir bahçesi ve bahçesinde “hâmûşân”ı, yani mezarlığı olan tekke-ev 1950’lerin ortalarında artık oturulamaz hâle gelince yıktırılıp yerine dört katlı bir apartman yaptırılmıştı ve Yusuf Fahir Baba bu apartmanın üst katında yaşıyordu.

Şükrü Saracoğlu Stadı sonraki senelerde genişletildiği sırada Yusuf Fahir Baba’nın tekkesine ait olan geniş bahçenin bir bölümü de stadyuma dahil edildi!

DEPLASMANDA DA KAZANILIR

Meselenin önemli tarafı işte burada, yani stadın çok küçük de olsa bir kısmının kendisi de eski bir futbolcu olan bu renkli şeyhin mekânı olmasında idi... İstanbul’un yerlisi olan tasavvuf erbâbı, özellikle de Bektaşîler, Fener’in stadının bizzat Yusuf Fahir Baba tarafından korunmakta olduğunu ve Fenerliler bu manevî büyüklerine saygısızlıkta bulunmadıkları müddetçe, Fenerbahçe’den başka hiçbir takımın bu koruma kalkanını delmesinin mümkün olmadığını söylerlerdi...

Dikkat ederseniz, Fenerbahçe’nin Şükrü Saracoğlu Stadyumu’nda oynadığı önemli maçların hemen tamamını kazandığını ve yenilgilere deplasmandaki müsabakalarda uğradığını görürsünüz...

İŞTE, FORMÜL BURADA:

Şimdi, Fenerbahçe’ye hem deplasmanda da galibiyet elde etmesinin ve dolayısı ile önümüzdeki sene şampiyon olmasının formülünü veriyorum:

İstanbul’da, tasavvuf ile alâkalı kitaplar çıkartan ve elyazması kütüphanelerinin raflarında tozlanan çok önemli eserleri ilim âlemine kazandıran “Revak” adında bir yayınevi var..

Bu yayınevi, geçtiğimiz günlerde Yusuf Fahir Baba’nın uzun seneler önce dergilerde ve gazetelerde yayınlamış olduğu yazıları kitaplaştırdı. Yusuf Fahir Baba, Kahraman Öztürk’ün yayına hazırladığı “Alevîlik ve Bektaşîlik Sırlarını İfşa Ediyorum” isimli eserde Bektaşîlik’in esrarını, Alevîlik ile Sünnîlik arasında asırlarca devam eden mücadeleyi ve her iki yolun bilinmeyen taraflarını ayrıntıları ile anlatıyor...

Fenerbahçeliler’in, stadlarını senelerden buyana himayesi altına almış olan Yusuf Fahir Baba’nın eserini derinlemesine okudukları takdirde eski futbolcularının himayesine daha yoğun şekilde sahip olabilecek ve sadece Şükrü Saracoğlu’ndaki müsabakalarda değil, deplasmandaki karşılaşmalarda da galibiyet elde edebileceklerdir. Böylelikle bu sene yaşanan “34 maç” gibisinden puan hesaplamalarına ve hattâ büyük servetler ödeyerek futbolcu transferlerine bile gerek kalmayacaktır!

Hatırlatması benden, “Baba”ya lâyık olmayı denemek de Fenerliler’den.

YUSUF FAHİR BABA, ‘HAK YOLU’NUN NE OLDUĞUNU BAKIN NASIL ANLATIYOR:

Revak Kitabevi’nin yayınladığı “Alevîlik ve Bektaşîlik Sırlarını İfşa Ediyorum” isimli eserde, Yusuf Fahir Baba’nın eski senelerde kaleme aldığı makaleleri birarada bulunuyor.

İşte, bu yazılardan biri: Yusuf Fahir Baba, 21 Ekim 1966’da “Son Havadis” Gazetesi’nde çıkan “Hakk Yolu Tektir” başlıklı makalesinde şöyle diyor:

“...Abbasilerden sonra Alevî ve Sünnîlik davası, Anadolu toprağına da yayılmaya başladı.

‘İmâm-ı Âzam Ebû Hanife’ diye şöhret almış olan Numan ibn Sabit, o zamanki din âlimlerinin en başında gelen şöhretlerden biriydi. Hicrî 80 tarihinde doğmuş ve 150 H. tarihinde vefat etmiştir.

Hem Emevî ve hem de Abbasî devletleri zamanında yaşadığı halde ne Emevî ve ne de Abbasîler’in hilâfetlerini kabul etmeyen ve ...kendisine bir mezhep icadı teklif edildiği zaman reddettiği için hapislerde yatan, dayak altında ölen hakikî bir Müslüman ve Ehlibeyt dostudur.

İmâm-ı Âzam henüz Emevîler’in hükümdar oldukları sıralarda, Hazreti Muhammed’in (s.a.) torunu, Hazreti İmâm Hüseyn ibn Aliyye’l-Murtaza’nın oğlu Zeynelâbidin’in mahdumu ve bugün dahi Yemen kıt’asında hâlâ mevcut bulunan Zeydiyye mezhebinin imâmı İmâm Zeyd ibn Zeynelâbidin’e beyat olunması için fetva vermiş ve onun imametini kabul etmişti. Bu fetvayı verdiğinden dolayı Emevîler’in Irak vali ve kumandanı olan İbn Hübeyre tarafından hapsedilmiş ve kırbaçla dövülmüştür. Abbasîler zamanında da Abbasîler’in ikinci halifesi olan Ebû Cafer Mansur tarafından yine Ehlibeyt taraftarlığı yüzünden ve teklif edilen mezhebi kurmadığından dolayı hapsedilerek yukarıda yazdığımız gibi hapishanede vefat etmiş ve kendi nâmına hiçbir mezhep de icat etmemiştir.

Alevî ve Bektaşîler, Hazreti Rasûlullah’tan yüz bu kadar yıl sonra mezhepler icat edilmesini ele alarak Ehl-i Sünnet olduklarını söyleyenlerin de kabul ettikleri ve Peygamberimizin ‘Se-tefteriku ümmeti min ba’di’s-selâse ve seb’îne...’ yani ‘Benden sonra ümmetim yetmiş üç fırka olur. Ancak bir fırkası zümre-i nâcîdir. Bu bir fırkadan başkasının hepsi nârdadır (cehennemdedir)’ sözüne dayanarak, ‘Ehl-i Sünnet iddiasında bulunanların kendileri nâcî olduklarını iddia etmeleri doğru değildir’ derler. Bu iddiada bulunanlar, ayrı ayrı olan bu dört mezhebin hepsini birden hak ve doğru olarak tanımışlardır. Bunlardan birisinin doğruluğuna itikat etseydiler belki de iddialarının doğruluğunu kabul etmek mümkün olur idiyse de, dördünün birden hak ve doğru olduğunu kabul etmek mümkün değildir”.