Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TBMM Genel Kurulu’ndaki ikinci tur oylamada maddeleri birer birer geçen Anayasa değişikliğinin referandum sürecine ilişkin partisinin yol haritasını ve yürütecekleri kampanyanın detaylarını HABERTÜRK’e anlattı. Kılıçdaroğlu, sorularımıza şu yanıtları verdi:

DAVUTOĞLU’NUN İSMİ BİLE..: TBMM’deki gerilimin çıkış nedeni, milletvekillerinin açık oy kullanmaları. Kabine girmiyorlar. Bu, kendi milletvekillerine güvenmedikleri anlamına geliyor. Açık oy kullananlar denetleniyor, kabine girenler “Neden girdiler?” diye sorgulanıyor. Kabine girdiği için Davutoğlu’nun ismi de not alınıyor; bu doğru değil. Bu yaklaşım; milletvekillerinin, parlamentonun saygınlığına gölge düşürür. Kapalı oy kullanma Anayasa’nın gereği. Milletvekillerinin Anayasa değişikliğinde kapalı bir mekânda vicdanıyla baş başa olup karar vermesi lazım.

BAŞBAKAN MÜDAHALE ETMELİ: Sayın Binali Yıldırım kavganın, gerilimin nereden kaynaklandığını bilse ona da müdahale etmesi lazım. 2 AKP milletvekili geliyor, kontrol ediyorlar, biz onlara müdahale ettiğimiz zaman kıyamet kopuyor. Normalde anayasalar uzlaşmayla çıkarılır. Gerilim, kavga ortamında Anayasa değişikliği yapılmamalıdır.

REFERANDUM TERCİHİ: Vatandaş şöyle bakacak: “Bu Anayasa değişikliği benim hangi sorunumu çözecek? Terör, işsizlik sorununu çözecek mi, TL’nin değerini koruyacak mı, ekonomide istikrarı sağlayacak mı? Hiçbir sorunu çözmüyor; tam tersine vatandaşın sırtına ek yük getiriyor. 550 milletvekili yetmiyormuş gibi 600 yapıyor. Hangi gerekçeyle? Bir Allah’ın kulu bana açıklasın. Bunların maaşını vatandaş ödüyor. Binlerce asgari ücretlerinin hakkını alıp bunlara veriyorsunuz.

MİLLET BUNU KABUL EDER Mİ?: Vatandaş demokrasiye inandığı için referandumda kesinlikle “Hayır” çıkacaktır. Milli irade niteliğini kaybediyor. TBMM, milli iradeyi temsil etmeyecek mi? İradesi zedelenmiş oluyor. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyor, şimdi Saray’ın olacak. Millet bunu kabul eder mi? Siz bir kişiye ipotek eder misiniz? “Hayır”ı, dindarlar, milliyetçiler, ülkücüler, liberaller de savunacaktır. Hepimiz aynı gemideyiz.

BAHÇELİ’NİN DE SORUMLULUĞU: Sayın Bahçeli ile olan görüşmemizi paylaşmam doğru olmaz. Bu ülkenin geleceği konusunda benim de Sayın Bahçeli’nin de sorumluluğu var. Benim görevlerimden biri de Anayasa değişikliğinden duyduğum bütün kaygıları, endişeleri, MHP Genel Başkanı’na aktarmaktı. Bu görevimi yerine getirdim. Tarihe, çocuklara, ülkeme, bayrağıma karşı sorumluluğum var. Türk milletime karşı sorumluluğum var. Bu sorumluluk bilinciyle randevu istedim.

ARKASI GELECEKTİR: Bu değişiklik henüz başlangıç olarak adlandırılıyor AKP tarafından. Anayasa komisyonu üyesi, TBMM kürsüsünden “İlk 4 maddesi değişebilir” dedi. “Pakette böyle bir düzenleme yok” hatırlatması üzerine, “Getirmiyor ama arkası gelecek” diyorlar. Cumhurbaşkanı danışmanları da aynı şeyi söylüyor. Niyeti bu olan bir siyasi harekete nasıl güven duyuluyor? (Sayın Bahçeli ilk 4 maddenin kırmızı çizgileri olduğunu söylemişti) Onu bilemem; Sayın Bahçeli’ye sormak lazım. Anayasa komisyonu üyesi “ilk 4 madde değişebilir” dedikten sonra bunu tekrarladı.

KAMPANYA SÜRECİ: Bu kampanya, bir CHP kampanyası olmayacak. Bu, demokrasiye inananların ortak kampanyası olacak. İçinde muhafazakârı da mütedeyyini de olacak. Kim demokrasiyi, düşünce özgürlüğünü, din ve vicdan özgürlüğünü savunuyorsa çalışacaklar. Ben bir yere gideceğim, onlar başka bir yere. Köy köy, sokak sokak, bütün kanallar Türkiye sathında gezilecek. Demokrasinin, adaletin, siyasette ahlakın ne kadar önemli olduğunu anlatacağız. Referandumdan kesinlikle “Hayır” çıkacaktır. 15 yıldır iktidarlar; hangi kanunu istediler de çıkaramadılar? Hangi kararı almak istediler de alamadılar. Ülkenin geldiği hale bakın. Bunun son 2 yılı fiili başkanlık sistemi. Terör artmış mı artmamış mı? Ekonomi bozulmuş mu bozulmamış mı? Vatandaş bunu düşünecektir.

"SAYIN BAHÇELİ SÖZ VERMİŞ, SÖZÜNÜN ARKASINDA DURUYOR"

Kılıçdaroğlu, Fox TV’de katıldığı canlı yayında ise MHP Lideri Devlet Bahçeli ile görüşmesine ilişkin soruları yanıtlarken şöyle dedi:

‘DEĞİŞTİR DEMEDİM’: Sayın Bahçeli bir söz vermiş ve bu sözünün arkasında duruyor. Ben de “İlla görüşünü değiştir” diye özel bir öneri götürmedim. Ben bu Anayasa değişikliğinin Türkiye’ye bir felaket getireceğini kendi açımdan, bütün ayrıntılarıyla ortaya koydum. Görüşü değerlendirmek, benim görüşüme itibar edip etmemek, Sayın Bahçeli’nin takdirindedir. Ama bu yapının, anlayışın, Anayasa değişikliğinin Türkiye’yi bir felakete sürükleyeceği, aklı başında olan herkesin bileceği bir gerçektir.

ÇAY SOHBETİ: (Başbakan Binali Yıldırım ile muhalefet kulisinde çay içmesinin eleştirilmesi) Muhalefet kulisine Sayın Başbakan gelmiş, ben tam içeri girerken o da girdi. Kavga mı edelim? Bir anlamda bizim misafirimiz, muhalefet kulisine gelmiş. Oturup çay içildi. Çay içilmesi bile bir eleştiri konusu oluyorsa, AKP hükümetinin Türkiye’yi hangi noktaya getirdiğini oturup düşünmemiz lazım.

SUİKAST İDDİALARI: Koruma ekibi, gelen istihbaratlar üzerine gerekli güvenlik önlemlerini aldı. PKK terör örgütünün doğrudan hedef aldığı lider benim, doğrudur. IŞİD terör örgütünün listesinde olan da benim. Bunu da gayet iyi biliyoruz biz. Bu da söyleniyor bize. Ama bu bizim inandığımız yoldan dönmemizi sağlamaz. Teröre karşı duracağız.

BÜLENT AYDEMİR/GAZETE HABERTÜRK

Cumhurbaşkanlığı sisteminin referanduma gidip gitmeyeceğinin belli olmasına saatler kaldı. Meclis’teki son oylamanın 24 saat içinde tamamlanması bekleniyor. Böyle tarihi bir anda, AK Parti ve MHP’nin hazırladığı teklife karşı en güçlü muhalefeti yürüten CHP’nin çekincelerini Deniz Baykal ile konuştuk.

Deniz Bey, sizin bu Anayasa değişikliği önerisine itirazınızın en temel sebebi nedir?

Daha önce 18 defa Anayasa değişikliği yapıldı. Bu son değişiklik onların tümünden farklıdır çünkü hiçbiri anayasal sistemimizin temelleri ile oynamamıştı. Demokratikleşmeye ve hukuk devletini güçlendirmeye yönelik olarak atılan adımlardı ve hemen hepsinde partiler arası uzlaşma büyük ölçüde gerçekleşmişti.

Ama bu sefer de AK Parti ve MHP’nin oylarıyla getirildi. Başbakan Yıldırım, bunun yüzde 70’lik bir desteğe tekabül ettiğini söylüyor...

Onu seçimde göreceğiz. Geçmiş seçimde aldıkları oy üzerinden hesap yaparak bu teklife meşruiyet kazandıramazlar. O oyu alırken “Anayasa’yı böyle değiştireceğiz” dediler mi? Özellikle MHP, “Anayasa’nın bu şekilde değiştirilmesine destek vereceğim” dedi mi? Tam tersine “Başkanlığa karşıyız” dedi. Milletvekilleri arasında ve tabanda ciddi tartışma var. Adalet ve Kalkınma Partisi’ne oy vermiş seçmenler elbette partilileriyle dayanışma içinde olma gereği hissedeceklerdir. Buna saygı duyuyorum ama onların da çok önemli bir kısmı meselenin içyüzünü anladıkça “Ya bu da olmaz, bu yanlış” diyeceklerdir, diyorlar... 1920’den itibaren monarşi bitti, egemenlik milletin oldu. Millet adına egemenliği Meclis temsil etti. TBMM ne yapar? Kanun yapar. Kanun nedir? Hukuk. Biz hiçbir kişiye itaat etmeyiz. Kanuna itaat ederiz. Kanun, milletin yani hepimizin ortak iradesidir. Şimdi bu önerilen sistem işte bunu değiştirmek, Meclis’in de üstünde bir otorite yaratmak istiyor.

Önerilen sistemde Cumhurbaşkanı’nın Meclis’in üzerinde bir otorite olduğunu düşünmenizin sebebi nedir?

Bir defa, hepimizi bağlayacak kanunları yapma hakkı Meclis’indir. Oysa bu sistemde Meclis, yasal düzenleme yapma yetkisini paylaşıyor. Cumhurbaşkanı, doğrudan kararname çıkararak kendi başına yasal düzenleme yapma yetkisine sahip oluyor. Yani canının istediği gibi bakanlıkları kapatır, yeni bakanlıklar açar, bakanları, genel müdürleri, müsteşarları, üst yöneticileri atar, istediğini görevden alır ya da çalışma şartlarını düzenler. İcra yetkisi yerine yasama yetkisini de kullanmaya başlar...

Ama Meclis bir kanun çıkararak Cumhurbaşkanı’nın kararnamelerini etkisiz hale getirebilecek?

Eğer Meclis Cumhurbaşkanı’na endeksli olmasaydı, kendi siyasi dinamiği ile şekillenseydi belki olabilirdi. Oysa bu sistemde Cumhurbaşkanlığı ve Meclis seçimleri aynı anda yapılacak. Yani başkanın partisi Meclis çoğunluğunu oluşturacak. 5 yılda bir seçim olacak. Dünyada başkanlık rejimlerinin tümünde, parlamento kendi seçimlerini kendisi yapar. Başkanın etkisi altında bir meclis seçimi olmaz. Üstüne üstlük bu modelde başkan Meclis’teki çoğunluk partisinin genel başkanı da oluyor. Milletvekillerini o tayin ediyor. Peki, Meclis, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini yenilemek isterse ne gerekecek? 360 milletvekilinin oyu gerekecek. Hangi Meclis’te? Çoğunluk partisinin milletvekillerinin kimler olacağını başkanın belirlediği Meclis’te. Bu, olacak iş değil...

"700 MİLYARLIK BÜTÇE TEK BİR ADAMIN ELLERİNE BIRAKILIYOR"

Şu anki sistemde Cumhurbaşkanı sadece vatana ihanetten yargılanabiliyor, oysa yeni sistemde her türlü suçtan yargılanabilecek. Bu, Cumhurbaşkanı’nın denetlenebileceği anlamına gelmiyor mu?

Geçmişte, Cumhurbaşkanı’nın 700 milyarlık bütçenin tek kuruşunu harcaması mümkün değildi. Yani soruşturulması gereken bir icraat yapma yetkisi yoktu. Kararname çıkararak bir uygulama yapma konumunda değildi. Sorumluluğu olmayan bir Cumhurbaşkanı, elbette sadece vatana ihanetten soruşturulur. Şimdi 700-800 milyarlık bütçeyi tek bir adamın eline veriyorsunuz ve milletvekillerine bunu denetleme hakkı tanımıyorsunuz.

Ama bütçenin geçmesi parlamentonun onayına bağlı...

Onaylama ama hazırlama değil. Türkiye’nin bütçesi Cumhurbaşkanı’nın eline bırakılıyor, nasıl harcayacağına tek taraflı olarak o karar veriyor. Saraya mı harcayacak, köprüye mi harcayacak, kanala mı harcayacak? Milletvekillerinin hiçbir eleştiri, katkı, uyarı, yönlendirme imkânı yok. Meclis’le muhatap olmuyor yürütme.

Ama bütçeyi onaylama yetkisi Meclis’te. “Eğer istediği bütçe geçmezse Cumhurbaşkanı seçim vaatlerini yerine getiremez, zor durumda kalır ve Meclis’le uzlaşmaya zorlanır. Dolayısıyla bu aslında bir denetim mekanizmasıdır” deniliyor.

Meclis başkanın istediği bütçeyi onaylamazsa geçen yılın bütçesi aynen yürürlüğe girecek, hatta üzerine enflasyon oranı eklenecek. Yani kaybedeceği hiçbir şey yok. Bütçe hakkı, çok temel bir haktır. Milletin parasını nereye harcayacaksınız kardeşim? Zevk-ü sefaya mı, lükse mi, gösterişe mi, uçaklara mı, araba filolarına mı? Neye harcayacaksınız? Bunun kararını kim verecek? O verecek...

‘ATATÜRK VE İNÖNÜ DÖNEMİN DE SORUN BAĞIMSIZLIKTI , BU GÜN ÖRNEK ALAMAYIZ ’

Cumhurbaşkanı ve Meclis’in aynı partiden olmasını eleştiriyorsunuz ama “Halk ikisini de aynı partiden seçiyorsa bu milli iradenin tecellisidir. Ayrıca bu uyumlu çalışma getirir” tezi var...

O zaman güçler ayrılığı konseptini bırakalım, yargıyı da Cumhurbaşkanı’na verelim, tam bir dikta rejimi olsun! 1920’de cumhuriyet rejimine geçtik. Demokrasinin gelişmesi için yolumuz varken, şimdi “Geriye gidelim” diyorlar.

Atatürk ve İnönü dönemindeki yönetim anlayışı kötü müydü yani?

Bugünün kavramlarıyla o dönemi irdelemek çok yanlış. O dönemin sorunu demokrasi değil, bağımsızlıktı. Egemenliğe sahip olmakla, kendi kaderimizi tayin etmekle uğraşıyorduk. İftihar edeceğimiz ama bugüne örnek olacak bir süreç değildi. Örnek diye o dönemi esas almaya kalkıyorsak yanılgı içindeyiz. Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir. Millet de iradesini Meclis’te gösterir.

AK Parti, “Rejim değişmiyor” diyor...

Elbette bir cumhuriyet olarak devam ediyoruz ama tam demokrasi hedefinden sapıyoruz. Bir ülkede seçimlerin yapılması ve rejimin cumhuriyet olması, o ülkede özlediğimiz hukuk devleti ve demokrasi olduğu anlamına gelmiyor. İran İslam Cumhuriyeti bir cumhuriyet. Libya cumhuriyet, Mübarek’in Mısır’ı cumhuriyetti, Sisi’ninki de cumhuriyet... Bu mudur? Hukuk devleti ve demokrasi olmadan rejimin cumhuriyet olması, anlam ifade etmez. Türkiye, tek adam vesayetine doğru gidiyor. Yasamanın yürütme üzerinde hiçbir denetleme imkânı yok. Yargı da tamamen Cumhurbaşkanı’nın kontrolü altına giriyor.

‘KENDİNİ GÜVENCE ALTINA ALMAYA ÇALIŞIYOR ’

MHP, “Çiftbaşlılık krize neden olabilir, devletin bekası tehlike altında. Bunu önlemek için acilen fiili durumu yasal hale getirmemiz lazım” diyor...

Buna iki cevabım var. Bir, şu an acil bir beka sorunu olduğu iddiası abartılı bir iddiadır. İki, bu sorunun kaynağını yanlış teşhis eden bir yaklaşımdır. Türkiye’nin büyük sorunları var. Nereden geldi o sorunlar? Kim getirdi? Sen o sorunları getirenlere diyorsun ki: “Al götür Türkiye’yi.” Zaten söz dinlemeden alıp götürdüğü için bu hale geldi Türkiye. Bu Anayasa önerisi, tek adam düzeni getiren ve ülkenin fren ihtiyacını görmeyen bir öneri... Türkiye’yi bu hale getiren o değil mi? Şimdi ne değişti de MHP’nin gözünde Türkiye’nin kurtarıcısı haline geldi?

 “Sayın Cumhurbaşkanı’nın kaygılarını çok iyi biliyorum ama bu Anayasa onu güvence altına almaz. Büyük sıkıntılar doğurur” demiştiniz.

“Çekincelerini çok iyi biliyorum” derken neyi kastediyorsunuz? Ben, ülkenin geleceğini güvence altına almaktan çok birileri kendini güvence altına alma ihtiyacı duyuyor diye düşünüyorum.

 Neye karşı?

Demokratik bir siyasi tehdide karşı... Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Haziran seçimi gibi bir seçimin ortaya koyabileceği tehdide karşı kendini güvence altına almaya çalışıyor. Karşısında iki tehdit görüyor; siyasi iktidarı kaybetme ve yargılanma tehdidi...

 Peki niye “Bu sistem Cumhurbaşkanı’nın kaygılarını gidermez” dediniz?

Gidermez çünkü bu eli yükseltir, tehdidi artırır. Demokratik ifade imkânı tıkanırsa demokrasi dışı ifade arayışları başlayabilir.

‘BAHÇELİ’NİN TAVIR DEĞİŞİKLİĞİNİN NEDENİ ÖNÜMÜZDEKİ SÜREÇTE ORTAYA ÇIKAR ’

Peki, referanduma gidip halka sormanın ne mahsuru var? Bahçeli’ye “Ya sen niye görüş değiştirdin?” diye sormak istemiyorum. Esrarengiz bir tavır değişikliği. Arkasında ne var? Önümüzdeki süreçte ortaya çıkar. Referandumun mahsuru yok. Ama erken seçim tehdidi yöneltilmemeli.

‘TÜRKİYE’NİN FRENE İHTİYACI VAR’

“Şu soru hepimizi düşündürüyor: Sağduyuya, deneyimimize, bilincimize bu kadar ters bir uygulama, nasıl oluyor da Meclis’ten geçebiliyor? Ya da niçin böyle bir şey dizayn ediliyor?

Arkasındaki siyasi irade bellidir. O da Cumhurbaşkanı’dır. Peki bu tasarıdan ne bekliyorlar? ‘Ülkede istikrarı güvence altına almak için buna ihtiyaç var’ diyorlar. Bugün değil de gelecekte ortaya çıkacak muhtemel bir sorunu şimdiden çözmek için bunu yapıyorlarmış. Bugün ülke yangın yerine dönmüş; içeride terör var, paralel yapı işgalinden ülkeyi kurtarma mücadelesi veriyoruz, El Bab’da evlatlarımız şehit oluyor, ekonomi çığırından çıkmış, dünya ile garip tartışmalar içindeyiz... Bütün bu istikrarsızlıkların sebebi, son 13 yılda hükümetin çok yanlış tercihler yapması, yanlış politikalar izlemesidir. Bu yanlışların sorumlusu olan bir iktidarın ‘Geleceği istikrara kavuşturacağım’ diye Anayasa’yı dizayn etmeye kalkması kadar anlamsız bir şey olamaz. Türkiye’nin frene ihtiyacı var. ”

‘100 YILLIK BİRİKİME İHANET ETMİŞ BİR MECLİS DAMGASINI YEMEMEMİZ LAZIM’

“Adalet ve Kalkınma Partili arkadaşlarımız ‘Ben liderime güveniyorum’ diye düşünüyor olabilirler ama herkes bugün var, yarın yok... Sonra kim gelecek?

Ben, Meclis’in şimdi bir tarihi sorumluluk anında olduğunu düşünüyorum. Bu, TBMM için köprüden önceki son çıkış. Sonra Meclis kendisini terk etmiş olacak. 100 yıllık birikime ihanet etmiş bir Meclis damgasını yemememiz lazım. Bu çıkarsa, Meclis tarihini ve temel değerlerini inkâr etmiş olacaktır. Çok ağır bir mesuliyettir. Bugün sadece duyguları ile hareket ediyorlar. Yarın ortaya çıkacak manzarayı bugünden görmek lazım. Bu yanlış bir şey, bu kişisel hegemonyaya götürür. Millete soracaksın ama ‘Seçilen hâkim-i mutlak olsun’ diyemezsiniz.”

"BİR CHP'Lİ SEÇİLSE DAHİ İLK İŞ BUNU DEĞİŞTİRMELİ"

“Bir tek kişiye bu yetkiler verilemez, verilmemeli. Kim olursa olsun verilmemeli... Bir CHP’li Cumhurbaşkanı seçilecek olsa dahi ilk işi bu Anayasa’yı değiştirmek olmalıdır.”

BAYKAL'IN BAŞKANLIĞA İTİRAZININ 10 NEDENİ

1-Milletvekili seçilirken halka sözler veriyoruz. “Şu ilçeye şu barajı yapmak lazım” diyebiliyoruz. Yeni sistemde milletvekillerinin hiçbir katkısı olmayacak. Bir bürokrata “Beni on binlerce insan seçti, bu bölgenin insanıyım, şunu yapmalısın” dediğimde, “Bu senin meselen değil, işine bak” diyecek. Bu, AKP milletvekilleri için de geçerli. Milletvekili olmanın bir ağırlığı kalmayacak.

2-100 yıllık Meclis geleneği bitecek. Başkan, dışarıdan istediği kişiyi bakan yapabilecek, seçilerek gelmediği halde milletvekilleriyle aynı haklara sahip olacaklar. Bakanlar ve başkan yardımcıları, Meclis’e bir defa gelip yemin edecekler ve bir daha uğramayacaklar.

3-Allah göstermesin, kimin ne kadar yaşayacağı bilinmez; başına bir şey gelirse başkanın yerine hangi başkan yardımcısı geçecek? Devlet düzeninde “İhtiyaç çıkarsa bakarız” anlayışı olabilir mi?

4-Cumhurbaşkanı canı istediğinde Meclis’i feshedebilecek.

5-Meclis hükümeti denetleyemeyecek. Gensoru kalkıyor, güvenoyu kalkıyor...

6- Milletvekili kanun çıkardığı zaman, Cumhurbaşkanı veto edebilecek. Şimdi de edebiliyor ama artık basit çoğunlukla değil, nitelikli çoğunluk yani 301 oy gerekecek.

7-Cumhurbaşkanı, tek başına OHAL ilan edebilecek. OHAL sırasında çıkaracağı kararnamelerle hukuki olarak dokunulmaz haklara dokunabilecek, Anayasa’yı bile değiştirebilecek.

8- “İcraatlarımı beğenmezsen beni Yüce Divan’a sevk et” diyor. Peki nasıl? 600 milletvekilinden 400’ü oy verirse... Yahu o partinin başkanı, o seçti milletvekillerini! Hadi Yüce Divan’da yargılandı diyelim. Yüce Divan’daki 15 yargıcın 12’sini bizzat kendisi atamış olacak.

9-HSYK da ortada. 4 üyeyi doğrudan o belirleyecek. Kalan 7’yi de çoğunluğu kendi partisinden oluşan milletvekilleri...

10-Bütün bunlar, halkın sağduyusuyla alay etmektir.

KÜBRA PAR/GAZETE HABERTÜRK

Cumhurbaşkanlığı sisteminin Türkiye için iyi olacağını düşünenler arasında en dikkat çeken isimlerden biri ise Can Paker. Bir dönem Açık Toplum Vakfı ve TESEV gibi liberal düşünce kuruluşlarının başında olan, şimdilerde çalışmalarına kurucusu olduğu PODEM çatısı altında devam eden Paker, başkanlık sisteminin Türkiye’nin sosyopolitik değişiminin kaçınılmaz bir sonucu olduğunu düşünüyor...

Artan terör saldırıları, OHAL, Suriye’de yapılan operasyonlar... Bu ortam, böyle köklü bir yönetim sistemi değişikliği yapmak için doğru bir zaman mı?

Peki, şimdi değil de ne zaman? Suriye meselesi hallolacak, PKK işi bitecek, FETÖ ile ilgili hiçbir sorunumuz kalmayacak; sonra Cumhurbaşkanlığı sistemini konuşacağız, öyle mi? Siyasetin bir iç dinamiği vardır. Bu noktaya nasıl geldiğimize bakmak lazım. 2007 yılında, Anayasa değişikliğiyle Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesine karar verildi. Bu, Cumhurbaşkanı’na olağanüstü yetkiler veren ve vatana ihanet hariç onu hiçbir şeyden sorumlu tutmayan bir Anayasa ile yapıldı. Sonuçta ikili meşruiyet ortaya çıktı. Yani Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçildiği gün, başkanlık sistemi Türkiye’ye fiilen gelmişti. Çünkü bundan geriye gidilemez. Artık halka dönüp “Ey milletimiz, Cumhurbaşkanı’nı artık sen seçme” ya da “Cumhurbaşkanı’nı sen seç ama hiçbir yetkisi olmasın” derseniz, buna “Evet” cevabını alamazsınız.

- Ama Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılırken adayların şu anki Anayasa’nın çizdiği yasal çerçeve içinde kalacağı düşünülerek oy verilmemiş miydi?

Halk, bugünkü Anayasa’daki yetkileri düşünerek oy verdi. Bundan önceki Cumhurbaşkanı o yetkileri kullanmamıştı belki ama Tayyip Bey kullanıyor. Hepsini de kullanmadı aslında. Şimdi bu şekli beğenmeyenler ya da AK Parti’nin yapacağı Anayasa değişikliğinde mahsur olacağını söyleyenler, “Biz seni başkan yapmayacağız”, “Başkanlık sistemi rejim değişikliğidir” gibi sosyal ve politik hiçbir temeli olmayan sözlerle uğraşacağına ideallerindeki başkanlık modelini geliştirselerdi. “Başkanlık sisteminde şunlar olmazsa sonuç bu olur” deselerdi. Bunun için 10 sene vaktimiz vardı. O zaman Türkiye, bugün Meclis’te birbirini ısıran milletvekilleri yerine yeni sistemin içeriğini konuşuyor olurdu. “Seni başkan yaptırmayacağız” diyerek bu gidişatın önüne geçemezsiniz, sosyo-politik olarak gelmiş... Şimdi diyorlar ki: “Efendim Avusturya’da da halk başkanı seçiyor ama yetkisi yok.” Yahu o bir model! Bunlar modelle anlaşılmaz, siyasetin iç dinamiğiyle anlaşılır. Avusturya nasıl geldi oraya? Türkiye nasıl geldi buraya? Türkiye buraya 367 kepazeliğiyle geldi. 367 kirizi; bürokrasi, sevmediği bir adamı Cumhurbaşkanı yapmak istemediği için çıktı. Yani devlet vesayeti ile millet çekişmesi yaşandı. Türkiye’nin kuruluşundan beri devlet vesayetiyle, yani beyaz Türklerle geniş halk kitleleri arasında çekişme yaşanıyor. Dolayısıyla “Bu sistem değişikliği neden bugün yapılıyor?” demek anlamsızdır. Bugün geldiğimiz nokta, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri devam eden siyasi ve sosyolojik ayrımın kendi içindeki mücadelesinin sonucudur.

  • “AK Parti’nin yapacağı Anayasa değişikliğinde mahsur olacağını söyleyenler, ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ demek yerine ideallerindeki başkanlık modelini geliştirselerdi.”

‘HALKIMIZ BEYAZ TÜRKLERİ KENDİ NE ÖRNEK ALMADI’

- Cumhuriyet’in kuruluşundan beri devam eden siyasi ve sosyolojik ayrımdan kastınız nedir?

Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye hep Batılılaşma sevdası içindeydi. Kurucu kadronun buna bulduğu formül örnek vatandaş yaratıp halkı o örnek vatandaşa benzetmekti. Bunlara “Beyaz Türkler” de diyebiliriz. Örnek vatandaş yaratmak için devlet belli bir kitleyi korudu. Geniş maddi imkânlar sağladı. Ama halkımız bu örnek vatandaşı kendisine örnek almadı! Çünkü bu örnek vatandaşlara sağlanan avantajlar halka sağlanmayınca aralarında doğal bir kutuplaşma çıktı. Türk siyasi hareketlerinin temeli, bu mücadeledir. Şu an yaşadığımız başkanlık tartışması da onun en son halkasıdır.

‘HİÇBİR TOPLUM, O TOPLUMUN TALEP ETTİĞİNDEN DAHA DEMOKRAT OLAMAZ’

- Bu modelde eksik ya da sakıncalı gördüğünüz bir şey var mı?

Ben bir anayasa hukukçusu değilim, dolayısıyla içindeki ince ayrıntıları tahlil edemem ama siyaseti kişiler ya da partiler üzerinden değil toplumla anlamaya çalışırım. Bizde önce siyasi partinin liderine bakılır. O liderin kişiliği üzerinden parti, parti üzerinden de taban analiz edilir. Halbuki tam tersi olmalıdır. Taban partiyi şekillendirir, parti de lideri şekillendirir. Liderin yeteneği, toplumdaki şekillenmeyi sezmesidir. 

‘DEMOKRASİ TALEBİ ORTA SINIFLAŞMA İLE İLİŞKİLİDİR’

- “Toplumdaki şekillenmeyi sezer” diyorsunuz ama Türkiye’de halkın bir bölümü başkanlık sistemine karşı değil mi?

Bakın, MHP ve AK Parti’nin bir araya gelmesi, az önce anlattığım sosyolojik-politik ayrışıma göre çok doğal bir koalisyondur.

- Şu anki konjonktürde mi?

Hayır, her zaman... İdeolojik farklılıkları bir tarafa bırakıp ekonomik alt tabanın yaşam tarzına, dünya görüşüne, liderden beklentilerine bakarsanız, AK Parti ve MHP tabanının sorunları aynıdır. Biri “Ben çok daha fazla Türk’üm” diyor, diğeri “Ben hem Türk’üm hem Müslüman’ım hem her şeyim” diyor. Bu iki tabanı topladığınızda, yüzde 65’e tekabül eder.

  • "Türkiye’de 80 yıl boyunca yüzde 15’lik beyaz Türk kesim, yüzde 85’i ekonomik olarak sömürdü. İşte şimdi yaşanan bunun intikamıdır. Anadolu’nun yıllar yılı fakir bırakılmasının sonucu doğan kutuplaşma da şimdiki siyasi tabloyu ortaya çıkardı."

- Velev ki öyle olsun, ya kalan yüzde 35’in görüşleri?

Geride kalanlara da bakalım. AK Parti’ye oy vermeyen yüzde 10’luk bir Kürt kesimi var. Onların da sosyolojik tabanı diğerleriyle aynı ama kafalarında bir etnik kimlik meselesi var. MHP tabanının ayrıldığı nokta “Biz daha Türk’üz”, o yüzden onlar AK Parti ile daha kolay bütünleşiyor. Kürtlerin durumu biraz daha zor ama aynı sosyoekonomik tabanın içindeler. Buna bir de CHP içindeki yüzde 10’luk Alevi nüfusunu ekleyin, çünkü onların tek farkı dinsel nedenler. Etti size yüzde 85... Cumhuriyet kurulurken yaratılan örnek vatandaş/beyaz Türk modelini örnek alanlarla almayanların oranı, yüzde 15’e karşılık yüzde 85. Türkiye’ye böyle bakacaksınız.

- Peki, bugünkü başkanlık tartışmasıyla bu durumu nasıl ilişkilendiriyorsunuz?

Hiçbir toplum, o toplumun talep ettiğinden daha fazla demokrat olamaz.

- Peki, bu tehlikeli bir şey değil midir?

Hayır, hiçbir tehlikesi yoktur çünkü talep devam eder. Demokrasi talebi, orta sınıflaşma ile ilişkilidir.

‘HALKIN TERCİHİ CEHALET DEĞİL TAM BİR SINIFSAL MÜCADELEDİR

- İyi ama çoğulcu bir demokrasiye karşı çoğunluğun egemen olduğu bir sistem sakıncalı değil midir? 1930’larda kitlelerin yönlendirildiği günleri hatırlayalım..

Ben kitlelerin yönlendirildiğine inanmıyorum. Demokrat Parti’den beri, halk siyasi gücünü kendi lehinde kullanacağına inandığı partiye oy veriyor. Kime karşı kendi lehine? Vesayet odaklarına ve beyaz Türklere karşı... Tabii biz örnek vatandaşlar altta yatan zekâyı fark etmediğimiz için “Bunlar cahil” diyoruz. Halbuki bu cehalet değil, tam bir sınıfsal mücadeledir.

- “Demokrasi talebi orta sınıflaşma ile ilişkilidir” derken ne kastediyorsunuz?

Eskiden Türkiye’nin yüzde 85’i köylüydü, yüzde 15’i şehirliydi. Şimdi tam tersi. Bu orta sınıflaşma, Turgut Özal döneminde başladı. Orta sınıflıkla köylülüğün farkı şudur: Köylülük, rutinin devamını öngören bir yaşam şeklidir. Tarla ekilir, hasat zamanı gelir, aynı döngü devam eder... Bireysel değildir. Oysa orta sınıf pek çok etki içindedir. Bireysellik ve özgürlük talepleri artmıştır. Başta ekonomik refahı olmak üzere kendi çıkarları peşindedir. Bu orta sınıf geleceğinden eminse, umutla bakıyorsa fevkalade demokrat, özgürlükçü ve bireyselci olur. Ama aynı orta sınıf eğer geleceğini karanlık görüyorsa, endişeliyse, fevkalade sağcı, hatta faşist olur. Alman faşizmi budur. Bugün Macaristan faşizmi de Fransa’da yükselen Le Pen dalgası da budur.

  • "1950’den beri, her seçimde halk siyasi gücünü beyaz Türklere karşı kendinden yana kullanacak siyasetçilere oy veriyor... Biz ‘Bunlar cahil’ diyoruz. Halbuki bu cehalet değil, tam bir sınıfsal mücadeledir."

- Peki, bugün Türkiye’de başkanlık söyleminin artması da bu korkular ve sağ eğilimlerin artmasıyla mı ilişkili?

Bu güzel bir soru ama buna cevap verebilmek için ciddi bir araştırma yapmak lazım. Ben, Türkiye’deki siyasi refleksi hep örnek vatandaş-devlet vesayeti işbirliğine karşı halkın başkaldırması olarak görüyorum. Bugün çok ileri ve rafine demokratik talepler yapmazlar ama temel demokratik değerlerden de vazgeçmezler. PKK tehlikesi, FETÖ tehlikesi... Bunları görüyor halk ve OHAL’e fazla ses çıkarmıyor.

 

‘TAYYİP BEY’E ‘OTORİTER’ DEMEK YANLIŞ, O HALKIN EĞİLİMLERİNE HİTAP EDİYOR’

- Peki, şimdi Meclis’e getirilen başkanlık modelini nasıl buldunuz? “Meclis’in başkanı yeterince denetleme imkânı yok. Milletvekillerinin çoğunluğu başkanın partisinden olacak, dolayısıyla başkan Meclis’i kontrol altında tutacak” eleştirisine ne diyorsunuz?

Bu ilkesel bir eleştiri değil, olması ihtimali olan bir şeyin eleştirisi, hatta korkusu. Bence iki seçimin aynı anda yapılmasının hiçbir mahsuru yok. Zaten Cumhurbaşkanlığı seçimleri iki turlu olduğu için tam olarak aynı zamanda yapılmıyor. Velev ki aynı turda seçildi. Halk her ikisini de bambaşka nedenlerle seçebilir. İsterse farklı partilerden seçer, isterse aynı partiden seçer... Diyelim ki aynı partiden seçti. O da bir halk iradesi değil midir? “Halk bunun mahsurunu bilemez” diyorsan, o zaman sen demokrat değilsin. Demokrasi, halkın doğruyu bildiği üzerine kurulan bir sistemdir. Halkımız cahil falan değil, gayet bilinçli...

- Ya çoğunluk hegemonyası oluşması tehlikesi?

Bakın, Türkiye’de 80 yıl boyunca yüzde 15’lik beyaz Türk kesim, Anadolu’nun genellikle köylü yapıdaki halkını ekonomik olarak kullandı. Anadolu’nun yıllar yılı fakir bırakılmasının sonucu, Türkiye’de böyle bir kutuplaşma doğdu. Bu kutuplaşma da şimdiki siyasi tabloyu ortaya çıkardı.

  • "Toplumun hangi yönde siyasi refleksleri varsa Tayyip Bey onu hissedip siyasetini onun üzerine inşa ediyor. Bu halk, benim beyaz Türk arkadaşlarımın zannettiği gibi, körü körüne makarna için, Müslümanlık için oy vermiyor..."

- Peki, bu yeni tablo Türkiye’de demokrasinin geleceği açısından tehlikeli olabilir mi?

Olamaz. Tayyip Bey için “Otoriter adam” diyorlar. “Onun kişiliğinden kaynaklanıyor” diyorlar. Tayyip Bey’in son 20 yılda ne kadar değiştiğinin ben şahidiyim. Toplumun hangi yönde siyasi refleksleri varsa Tayyip Bey onu hissedip siyasetini onun üzerine inşa ediyor. Otoriter olarak algılanması yanlış, sadece halkın eğilimlerine hitap ediyor. Benim arkadaşım olan CHP’liler, neden yüzde 25’in üzerinde oy alamıyorlar? Beyaz Türklerden gelen yüzde 15 ile Alevilerden gelen yüzde 10’u yeter görüp siyasi risk almıyorlar. Bunu bir tek Turan Güneş kırmıştı. CHP’yi reddimiras edip “Biz devletin partisi değil halkın partisiyiz” demişti. Sonra halkçı Bülent Ecevit ile “Karaoğlan” döneminde yüzde 42 oy aldılar. Demek ki bu halk, benim beyaz Türk arkadaşlarımın zannettiği gibi, körü körüne makarna için, Müslümanlık için oy vermiyor.

Kübra PAR / GAZETE HABERTÜRK