Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması
AA

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı ve Sözcüsü İbrahim Kalın, Kültür ve Turizm Bakanlığının ev sahipliğinde Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayında gerçekleştirilen 3. Milli Kültür Şurasının 1. açılış oturumunda, Türkiye'de karşılaşılan temel sorunların başında kültür ve medeniyet tasavvuru alanında ve pratiğinde yaşanan sorunlar olduğunu dile getirdi.

Bu alanlarda kendi öz milli değerlerine dayanmadan bir toplumun iktisadi, siyasi ve diğer alanlarda bağımsız olmasının düşünülemeyeceğini vurgulayan Kalın, kültür ve medeniyetin birlikte kullanılması gerektiğini, zira tek başına kültürün, bir medeniyet tasavvuruna inşa noktasında yeterli olamayacağını belirterek, "Bunu özellikle şunun için söylüyorum, İbn-i Haldun, 'Umran İlmi' dediği, medeniyet bilimi diye tarif ettiği alanı, aynı zamanda bir arada yaşama ahlakı olarak tanımlar. İnsanların bir toplum halinde yaşaması, bir ontolojik zarurettir." ifadesini kullandı.

Toplumların, bir kültürü, medeniyeti inşa ederken aslında kolektif olarak ortaya koyduğu bütün o toplumsal muhayyilenin tecessüm ettiği alanları da inşa ettiğini dile getiren Kalın, şunları söyledi:

"Bu anlamda kültür ve medeniyet iç içe geçmiş iki kavramdır diye düşünüyorum. Medeniyetin özünde medenilik var. Orada da insanın ahlaki kemale ulaşması ve bir ihsan kavramı etrafında kendine bu dünyada bir yurt edinmesinden bahsediyoruz. O bakımdan yerellik, millilik ve evrensellik bahsi bugün üzerinde uzun uzun konuşmamız gereken konuların başında geliyor. Çünkü Hilmi Ziya Ülken 1930’lu yıllarda bir makale yazmış, ‘Toprak Düşünce İlişkisi’ diye. Ve Türkiye’deki yaşanan krizi bu ikisinin arasındaki kurulamayan ilişkiden kaynaklanan bir kriz olarak tanımlamıştı. Bugün de aynı sorunla üç aşağı beş yukarı karşı karşıyayız diye düşünüyorum. Çünkü 30’lu yıllarda Hilmi Ziya bu yazıyı yazdığı zaman onun yaşadığı bir batılılaşma krizi vardı. Çok derinden yaşadıkları kendi kültürüne, tarihine kendi coğrafyasına yabancılaşan bir neslin krizi vardı. Toprakla düşünce arasındaki ilişkiyi nasıl kuracağız? Bu topraklardan çıkan düşünceyle dünyada kendimize nasıl bir yer edineceğiz sorusu o neslin de temel sorunuydu. Aslında bu mesele bugün hala bizim için önemini koruyor."

İbrahim Kalın, evrensellik ve millilik ikileminin içine girilmemesi gerektiğini vurgulayarak, şöyle devam etti:

"Türk kültürünü, milli kültürü, Anadolu coğrafyasının derin irfani kültürünü ve sanatsal kültürünü ele alırken bunu onun dünyadaki yerinden bağımsız düşünemeyiz. Yani burada ne evrensellik adına kendi köklerinden kopan ne de millilik, yerellik adına kendi içine kapanan bir ikilemin içine girmememiz lazım. Tam tersine sabah Cumhurbaşkanımızın konuşmasında ifade ettiği gibi, bir kültür ürününün formunun, şeklinin, suretinin milli ve yerli olması onun manasının ve mesajının evrensel olmasına engel değildir. Aslında her kültür ürünü özünde bir topraktan, coğrafyadan, belli bir zaman diliminde ortaya çıkar orada büyür, orada gelişir. O manada aslında hepsi yereldir. Hepsi millidir. Onu evrensel yapan içinde taşıdığı mesajdır, manadır. Suret ile mana arasındaki ilişkiyi doğru kurduğumuz zaman, bu işte kültürümüz ne kadar yerel, ne kadar evrensele açık tartışmasında da zannediyorum daha doğru bir zemine oturtabiliriz."

"KENDİ ÖZ DEĞERLERİMİZDEN KOPMAK GİBİ BİR RİSKLE KARŞI KARŞIYA KALIRIZ"

Kalın, kültürle ilgili yaşanan bir diğer sorunun da kültürün bir tarafta mutlak manada tamamlanmış statik bir şey olduğunu düşünenlerle, mutlak manada değişken, sürekli değişmesi gereken bir şey olarak kurgulanması gerektiğini düşünen taraflar arasında yaşanan sorun olduğunu söyledi.

Bu ikilimden artık kurtulunması gerektiğini ifade eden Kalın, "Kültür tanımı gereği elbette dinamiktir, değişime açıktır. Değişimle beraber şekillenen, zenginleşen, derinleşen bir kavramdır. Aynı zamanda o değişimin ilkeleri de kendi içinde barındıran bir bünyeye sahiptir. Molla Sadra buna ‘Hareket-i Cevheri’ diyor. Yani nesneler, varlıklar, cevherler aslında değişimin ilkesini kendi içinde barındırırlar. Kendi içlerinde taşıdıkları için onlar değişirken kendileri kalmaya devam ederler. Bunun için de insanı örnek olarak verir. İnsan doğduğu andan itibaren birçok safhadan geçer, kendi biyolojik, psikolojik yapısında, karakterinde birçok değişilikler olur. Fikirleri, duyguları, şartları değişir ama insan olmaya da devam eder. Bu süreklilik içinde değişim, değişimle beraber süreklilik ilişkisini de doğru kurabilirsek dediğim gibi ne bir tarafta kültürümüzü statikleştirme tehlikesine düşeriz ne de öbür tarafta değişim, evrensellik, küreselleşme vesaire adına kendi öz değerlerimizden kopmak gibi bir riskle karşı karşıya kalırız." değerlendirmesini yaptı.

"KÜLTÜREL SIĞLAŞMAYI EN ŞİDDETLİ YAŞAYAN TOPLUMLARDAN BİRİSİYİZ" 

İbrahim Kalın, çağımızın sorunlarından bir tanesinin de kültürel sığlaşma, bunun alternatifinin de kültürel sahihlik olduğunu söyleyerek, şunları kaydetti:

"Kültürel sığlaşmayı en şiddetli yaşayan toplumlardan birisiyiz. Çünkü değişimin dahi şiddetli yaşandığı birçok alanda, toplumsal muhayyilemizi yeniden inşa etmeye çalıştığımız bir dönemde kültürel sığlaşma sorunu da önümüzde çok ciddi bir mesele olarak duruyor. Türkiye’ye has bir sorun değil. Aslında dünyanın genelinde yaşanan bir kültürel sığlaşma sorunu var. Bir statikleşme, bir içerik kaybı, bir derinlik kaybı süreci yaşıyoruz. Bu çok yeni bir şey de değil. Kültürel sahihliği, otantikliği yeniden inşa edecek birtakım unsurları da harekete geçirmemiz gerekiyor. Bunun için de yeniden toprak-düşünce ilişkisine dönmemiz gerekiyor. Biz son tahlilde Anadolu toprakları üzerinde yaşayan ve bin yıldır bu medeniyetin inşa ettiği havayı teneffüs ederek bugünlere gelmiş bir toplumuz. Bütün yönleriyle bu toprak ve düşünce arasındaki ilişkiyi doğru kurduğumuz zaman biz geçmişimiz de doğru anlamlandıracağız, geleceğimiz de farklı bir perspektifle bakma imkanımız olacak."

Kültürel şuur seferberliğine’ ihtiyacımız var"

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı ve Sözcüsü Kalın, Milli Eğitim Bakanlığının müfredatında kültür-sanat-medeniyet mirasıyla ilgili bölük-pürçük şeyler olduğunu ancak bunun yeterli olmadığını ifade ederek, "Kültür bilincini aşılayacak dersleri ve programları arttırmamız gerekiyor. Milli Eğitim müfredatına baktığımız zaman bu konuyla ilgili özel bir çalışmanın olmadığını görüyoruz. Yani 2017 senesinde bir Türk gencinin sahip olması gereken kültür şuuru nedir? Bu sorunun cevabını iyi, kötü verebilecek birtakım dersleri, programları artık eğitimin farklı düzeylerinde işlememiz gerekiyor. Bir anlamda bir kültürel şuur seferberliğine ihtiyacımız var." dedi.

"DEVLETE DÜŞEN ÇOK ÖNEMLİ BİR KARAR VAR"

"Kültür, sanat ve diğer alanlarda daha fazla destek ve himayeye ihtiyaç var" diyen Kalın, şöyle konuştu:

"Burada devlete düşen çok önemli bir görev var. Fakat bu desteği sadece fon aktarma olarak anlarsak büyük bir hata işleriz diye düşünüyorum. Destekleme aynı zamanda bir becerinin, birikimin aktarılmasıdır. Aynı zamanda o yüzlerce yıllık hafızanın yaşatılmasıdır. Desteği sadece devletten beklemek de bir hata olur. Hatta kültür-sanat işinin biraz tabiatına, ruhuna aykırıdır diye de düşünüyorum. Bunun için de mutlaka özel sektörün, şahısların, özel koleksiyoncuların, yerel yönetimlerin, sivil toplum kuruluşlarının da bulunması gerekir. Bir başka konu, Türk kültürünün dünyaya açılması konusunda daha fazla çalışmaya ihtiyacımız var. Bunu sadece bir tanıtım, reklam kampanyası anlamında kullanmıyorum. Burada ürettiğimiz bir kültür formunu, sanat formunu, bu bir şiir, müzik eseri, roman, hat, ebru olabilir, başka eserler olabilir. Bunların evrensel anlamda ve dünyadaki insanlara hitap edebilecek niteliği olduğunu akılda tutarak dünyaya bakabilmemiz gerekiyor. Ben şu andaki kültür vasatımızın bile aslında bu potansiyele fazlasıyla sahip olduğunu düşünüyorum."

Kalın, sözlerini şöyle tamamladı:

"Son olarak, Tükçe konusu kanayan bir yaramızdır. Türkçenin bir bilim, kültür, sanat, medeniyet, uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi dili olarak yeniden inşa edilmesi, yeniden ihya edilmesi gerekiyor. Heidegger, ‘dil varlığın evrenidir’ der, 'varlığın evidir' der. Biz eğer dilimizde bu kadar fakirleşme yaşıyorsak, bu mutlaka zihin dünyamızda yaşadığımız fakirleşmenin bir tezahürüdür. Dolayısıyla Türkçenin bütün bu alanlarda yetkin, kamil bir dil haline gelmesi için özel bir çaba sarf etmemiz gerekiyor."