Önce ağabeydi.. Sonra yol arkadaşı.. Yedi yıl yan yana, omuz omuza çalıştık.. Yedi yıl o birinci adam, ben ikinci adam oldum..

Tezkanım derdi; ben uçarım, haber gelince önüme gözüm dünyayı görmez.. Sen fren ol.. Senin görevin bu..

1992 yılıydı.. O Amerika’da.. Her gün konuşuyoruz.. Cumhuriyet Gazetesi karnıyarık gibi ortadan çatlamış.. Para yok, pul yok..

Türkiye’ye dönüyorum dedi.. İş yok, ekmek yok..

Televizyonu seçti.. Beni de sürükledi.. Bilmediğimiz bir mecraydı.. Önce o öğrendi, sonra bize öğretti..

Show, Star, Milliyet, Sabah gazetelerinin genel yayın yönetmenliğini yaptı.. Ben de hep yardımcılığını (Milliyet hariç)..

Bizimle çalışanlar bilir.. İşe gitmek eğlenceydi.. Çok ama çok keyif alırdık.. Toplantılarda gülmekten yerlere yatardık.. Toplantı başlasa da biraz eğlensek derdik.. Ama gülerken de çalışırdık.. Hem de çok..

En küçük bir hatayı dahi affetmezdi..

Birine kızdığı zaman hemen at bunu derdi..

Ben de tamam abi, attık derdim.. İşten at dediği kişi, ertesi gün karşısında.. Sesini çıkarmazdı..

Ulan derdi, yine beni ketenpereye getirdin.

Derin medyasınız siz. Ben bile başa çıkamıyorum..

Ama hemen ardından; doğru yapıyorsun, ben sinirlenince sen sakin ol derdi...

Yedi yıl işte böyle geçti..

Bir de herkesin gıpta ettiği gece hayatımız vardı.. Haber bülteni bitti mi çıkar, sabahlara kadar eğlenirdik.. Ekip halinde.. Show Haber Osmanbey’de, Erol Apartmanı’ndayken barımız ünlü Sekiz buçuk’tu.. Geceye orada başlardık..

Sonra.. Haydi şimdi bütün eller havaya..

Allah ne verdiyse!

Sabaha karşı üçte, dörtte ayrılırdık.. Ben dokuzda işe zor giderdim.. Aaa.. Ufuk işte!. Yedide gelmiş, yerli yabancı bütün gazeteleri okumuş..

Ertesi gün aynı tempo.. Hep aynı tempo.. Biz havlu atardık, o atmazdı..

Gelelim köşenin adına..

Star televizyonundayız.. Siyasetin yoğun günleri.. Bana ekrana çıkıp olayları yorumlasana dedi.. Ama 45 saniye.. Hem de canlı yayında.. Süreyi nasıl hesaplayacağım.. Kararlıydı; 50 saniye olursa bir daha çıkarmam dedi.. Uzatırsan seni kimse dinlemez..

Başladık.. 45 saniyeyi aşmadım.. Yayına başlayacağız.. Peki dedim köşenin adı ne olsun?

Anında söyledi: Aslında ne oldu?

Televizyondan gazeteye geçtik.. Aslında ne oldu değişmedi..

Hep aslında ne oldunun peşinde koşmaya çalıştım..

Bir isim babalığı daha var..

Oğlum.. 1997 yılında Ali doğdu.. Simsiyah.. Ufuk eve geldi.. Biz de hasta Beşiktaşlıyız ya..

Baktı; Ali ne ya! dedi.. Bunun adı Amokachi..

O günlerde bizle çalışan arkadaşlar hâlâ sorar:

Amokachi nasıl?

*

Peki hiç mi didişmedik?

Didişmedik desem yalan olur.. Bu, gazeteciliğin doğasına, onun da ötesinde hayatın doğasına aykırı olur..

Didiştik.. Huysuz günleri de oldu, arabayı devirdiğimiz günler de..

Ama bana hep ben uçarım Tezkanım derdi sen benim elimi ayağımı tut..

Bilemiyorum.. Belki de üzerime düşen görevi yaptığım yedi yıl boyunca yanından ayırmadı.

Söylediklerimi hep ciddiye aldı, dinledi...

Ufuk Abi ama galiba bu kez görevimi yapamadım..

Sen uçtun ben tutamadım..