Tayyip Erdoğan Amerikan dış politikasını bölüyor

Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı, sadece Türkiye siyasetini değil, Türkiye üzerine ve Türkiye ile siyaset üretmeye çalışan Amerikan karar mekanizmalarını ve kanaat önderlerini de bölmeye başladı.
Özellikle neo-conların genç temsilcilerinin başını çektiği bir grup, Türk Amerikan ilişkilerini çıkmaza sokan gelişmenin Tezkere Krizi değil, bizzat Tayyip Erdoğan figürü olduğunu düşünüyor.

Michael Rubin gibi, İsrail lobisine yakınlığıyla bilinen figürler, Amerikan Dış Politika yapımcılarına özellikle Türkiye konusunda geliştirdikleri siyaset dolayısıyla çok yüklenmeye başladılar.

Temel tezleri; Amerikan siyaset yapıcılarının Türkiye konusunda ‘istikrar’ı çok önemserken, ‘şeriat’çılığı ihmal edilir bir tehdit olarak gördükleri; ancak bunun uzun vadede hem Türkiye’nin istikrarı hem de Amerika’nın dünya üzerindeki stratejik çıkarlarına zarar vereceği yönünde. Örneğin Michael Rubin bu bakışı; ‘Türkiye’nin bir İslamcı Cumhurbaşkanı olacak mı?’ başlıklı yazısında bu görüşü; Türkiye'de artık askeri darbe olmayacaktır. Erdoğan kişisel ihtirasları ve ideolojilerinin peşi sıra anayasal bir kriz oluşturmak konusunda teşvik ediliyor olabilir ancak Türkiye'deki Sivil Kuruluşlar bu meydan okumaya karşı göğüs gerebilecek kadar güçlüdür. Türk demokrasisinin karşısındaki asıl tehdit Türk Askeri'nin müdahalesinden ziyade, İslam tehdidini hafifseyen ve istikrar arayan Amerikalı Diplomatlar'ın tecrübesiz müdahaleleri olacaktır,’ sözleriyle en net biçimde ifade ediyor.

Rubin, islami sermayenin üs olarak Türkiye’yi seçtiğini iddia eden bir analist. Yine aynı yazısında Türkiye’de dolaşımdaki yeşil sermayenin birçok ülkenin gayrısafi milli hasılasını aştığını söylüyor:
“Türkiye içerisinde dolaşan Yeşil Sermaye 13 Milyar Dolarla [11] Estonya, Bosna, Bahreyn, Ürdün ve Azerbaycan'ın yıllık gayrı-safi milli hasılaların üzerindedir.

Rubin, Türkiye’deki ekonomik yapıyı analiz ederken de, bürokratlar hakkında bile ayrıntılı ve akılalmaz iddialarda bulunuyor:
“Erdoğan, Islamcı bankacıları ekonomideki kilit poziyonlara getirdi. Al-Baraka ve Eski Finans'ın yönetim kurulu üyeliğini yapmış olan Kemal Unakıtan'ı Maliye Bakanı olarak atamanın yanısıra Al-Baraka yöneticilerinden en az yedi kişiyi, yetkilerini laik kökenli bankacılar ve işadamlarına rahat verdirmemek için kullanan Tasarruf Mevduatı ve Sigorta Fonu'nda (TMSF) yine kilit pozisyonlara getirmiştir. Bu atananlardan bir tanesi, Ahmet Ertürk, Malatya'da yasadışı, sol karşıtı bir komando kampında imamdı.  2006 Mart ayında Erdoğan başka bir İslamcı'yı Merkez Bankası'nın başına getirmek isterken, mali politikayı işlemez hale getirmiş ve Cumhurbaşkanlığı'nca veto yemiştir. “

Özet olarak Rubin ve benzeri analistler, Amerika’nın Türkiye’de ‘istikrar’ ararken İslami Sermaye’nin yerleşmesine göz yumduklarını vurguluyor.
Sürecin nihayetlenmesi konusundaki görüşleri de, aynı yere, ‘ekonomiye’ bağlanıyor. Türkiye’de bir askeri darbe olasılığının bulunmadığını düşünen bu yeni kuşak neo-con’lar, Başbakan’ın ve ekibinin cumhurbaşkanlığı seçimi yolunda bir dizi yolsuzluk ve usulsüzlük soruşturmasıyla karşı karşıya kalacaklarını söylüyorlar.

Türkiye Cumhuriyeti Rejimi’nin doğal tepkisinin bir  darbe değil, bu soruşturmalar olacağını seslendiriyorlar. Rubin aynı makalesinde Cumhurbaşkanı olmak isteyen Mesut Yılmaz’ın karşılaştığı yolsuzluk soruşturmaları sürecini hatırlatıyor.

Görünen o ki, ortadoğu’daki yeni şekillenme sürecinde Türkiye ve AKP konusunda Amerikan Dış Politika yapıcıları derin bir görüş ayrılığına düşmüş.
Örneğin Ross Wilson gibi diplomatlar Türkiye’de ‘istikrar’ı öncelik olarak görürken, Rubin gibi stratejsitler, İran’a olası bir müdahale öncesinde ‘laiklik’in istikrardan daha önemli bir unsur olduğunu düşünüyor.
Rubin, Amerikan Karar Mekanizması’nın dikkatini, ‘ekonomist’ bir bakış açısından, ideolojik bir bakış açısına çevirmeye çalışırken, Yeni Dünya Düzeni’nin ekonomist boyutunun yanı sıra, ‘ideolojik’ boyutunun da bir öncelik olduğunu kabul ettirmeye çalışıyor.

Yani, Tayyip Erdoğan’ın adaylığı yalnızca Türkiye’yi değil, Amerika Birleşik Devletleri’ni de polarize ediyor.
Neo-con’lar arasında gelişen bu muhalefetin en yakın sonucu olarak, Amerikan Dış Politikası’nın Türkiye maddesinde radikal bir değişiklik olmasa da, Türkiye’de muhatap kabul edilen filgürlerin kimliklerinde ve niteliklerinde bir çeşitlenme ve artış olarak gözlemlenebilecektir.
Önümüzdeki dönemde Amerika, Türkiye’deki muhatapları arasına ‘laik’ ve ‘milliyetçi’ figürleri daha çok katacak, belki de bir ‘milli- demokrat’ oluşumu da muhatap almak isteyebilecektir.

atilganbayar@haberturk.com

Ve işte Sabah Gazetesi'nin bugün manşetten gördüğü  Ankara Temsilcisi  Aslı Aydıntaşbaş imzalı yazı...

YAZIYI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN