Her şey bir şaşırtmacadan ibaret!
Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi
Sinemadaki hakim formülleri ve türleri bozup yeniden inşa etme gibi bir derdi olduğunu belli eden Onur Ünlü, hiç kuşkusuz ülkemizdeki postmodern sinema alanının en uç temsilcisi ve hatta öncüsü. “Polis” ile sadece senaryosunu yazdığı “Acı Aşk”tan sonra gelen “Beş Şehir”, yönetmenin minimalist sinemayla yani Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz ve Semih Kaplanoğlu ile hesaplaşmasını ‘çok hikayeli bir film modeli’ üzerinden yapmasını sağlıyor.
Onur Ünlü’nün Türk sinemasındaki yeri ve özellikle de değeri, zaman geçtikçe daha da berraklaşıyor. Nasıl Nuri Bilge Ceylan, minimalist sinema ekolünü başlattıysa; Abdullah Oğuz, popüler sinema dilinin veliahtı olduysa veya Reha Erdem, postmodern iskeletlerin öncüsü konumuna yerleştiyse; Onur Ünlü için de ‘sinemamıza ‘bozucu’ veya ‘Godardiyen’ filmleri sokan isim’ yorumu yapılabilir.
Ünlü, son darbesini 90’ların Türk sineması kuşağına vuruyor
Şimdiye kadar avcuna düşenler arasında polisiye, çocuk filmi, fantastik filmler ve Yeşilçam melodramları var. Son darbesini ise anladığım kadar minimalist sinemaya vurmak istiyor. Herkesin eleştirip, ‘ne dediğini anlayamadık’ derken, Nuri Bilge Ceylan’ın öncülüğünü yaptığı o sinema anlayışı yani. Çoğu kişinin Türk sinemasının çok çektiğini düşündüğü alan olarak özetlenebilir en kısa tanımıyla...
Messeleyi somutlaştırırsak, Onur Ünlü’nün buradaki lafı Ceylan’a, Ustaoğlu’na, Demirkubuz’a ve Kaplanoğlu’na gidiyor. Ancak “Beş Şehir”, yönetmenin sadece senaryosunu yazdığı “Acı Aşk” (2009) kadar yüksek bir başarıya ulaşamıyor. Yine de Ünlü’nün en iyileri listesinde onun ardından gelen “Polis”le (2007) aynı seviyede yer alıyor. Fakat amacına uygun iskeletiyle birçok tartışmaya sebebiyet verecek olması, gayesini belli ediyor eserin.
Ünlü için Erdem ekolünün postmodern temsilcisi yorumu yapılabilse de onun amacı biraz daha farklı. Popüler sinemayla da akrabalık kuran biçimci bir yönetmenliği var aslında. Bu sebeple kendine özgü bir postmodern yönetmen ve daha çok 60’larda Fransız Yeni Dalgası’nda başlayan türleri ya da formülleri bozma geleneğini izliyor. Tabii bu mantığı, çeşitli ülke sinemalarında da gördük sonradan. Ünlü’nün sinemasının devamında ise cesur Türk filmlerinin ürediğine tanıklık edebiliyoruz.
İsmi, bir şaşırtmacadan ibaret
“Beş Şehir”, daha isminden başlayarak izleyiciyle barışık olmayan bir film. Her ne kadar seyircinin haz duymadığı bir iskeleti eleştirmeye soyunsa da. Öyle ki isminde olduğu gibi beş şehirden değil de beş karakterden güç alıyor. Bu kişiler; Aydın, Osman, Şevket, Tevfik ve Dilek.
Bu karakterlerin; Eskişehir’deki bir okulun etrafında birbirinin içine geçen hikayeleri, zaman zaman İstanbul’a da açılıyor aslında. “Beş Şehir”, temelini Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanının üzerine kursa da onun ana akışını izlemeyi de reddediyor. Yapsa yapsa serbest bir uyarlama yaptığı söylenebilir Ünlü’nün burada.
Yönetmen, ilk kalemde bu beşliden ‘çok hikayeli film modeli’nin bir ürününü çıkartmanın peşine düşmüş. Anlayacağınız ülkemizde çok fazla görmesek de Amerikan bağımsız sinemasında öncülüğünü Robert Altman’ın yaptığı, son 15 yılda da bolca benimsenen bir alanın izini sürüyor. En son Oscar’a uzanan Paul Haggis’in ilk filmi “Çarpışma”nın (“Crash”, 2005) bir benzerini yapmaya çalışıyor Ünlü, en kısa tanımıyla.
Yalnızlık, cinayet ve ölüm üzerine bir şeyler söylemek için...
Ancak bunu kullanma sebebi aslında o minimalist filmlerimizde yalnızlık ve ölüm ile ilgili bir şeyler söyleyen iskeletler. Öyle ki Ünlü’nün amacı, her hikayede yalnızlık çeken, cinayet işleyen ve ölen ana karakterlerin izini sürmek. Buradan da yaşları her ne olursa olsun kaderleri aynı olan bu tiplemelerin hikayelerini birleştirme şansına kavuşuyor yönetmen. Minimalist bir sinema diliyle bu kişilerin yalnızlıklarını, ilginç bir şekilde dar açı objektiflerle ve alan derinliğinin fluluğuyla kavrıyor.
Halbuki minimalist yönetmenler, genelde geniş açı objektifler kullanırlar, geniş alanlarda yabancılaşma yaratmak için. Ünlü ise bu geleneği tersine çeviriyor. Öne flu çekilmiş karakteri yerleştirip, ana karakteri arkada netleştiriyor ve kişilerin yalnızlığını böylesi çerçeveler yoluyla hissetirmenin peşine düşüyor.
Bunu da özellikle çocuk yaştaki Osman karakterinin boyu sebebiyle yandaki karakterlerin kafalarını kadraja almayarak yansıtması becerikli bir yönetmenlik hareketi olarak gösterilebilir. Yani ‘ses var görüntü yok’ durumuyla izleyicinin tepkisini çekiyor diyebiliriz.
İnsan boyundaki kedi ‘minimalist akışı’ dağıtmak için orada var
30 yaşlarındaki polis Aydın için genel bir yalnızlık, anne ile babası ölmüş Şevket için etraftaki sembollerden güç alan bir yalnızlık, Tevfik öğretmen için ev içinde yalnızlık benimsemesi de sözünü ettiğimiz görsel tercihleri öne çıkarıyor. Ünlü’nün esas amacı ise daha önce de belirttiğim gibi çerçevenin bir tarafına bir obje veya flu bir karakter, diğer tarafına da ana kahramanı koymak aslında.
Tabii “Beş Şehir”in Aydın ve Osman’ın hikayelerinden sonra gelen Şevket karakterinin ‘Şevket ve Kedi’ adlı öyküsünün ana akışı dağıttığı da söylenebilir. Öyle ki bir anda karakterin kedi kostümlü bir insanla münakaşasına odaklanılması, izleyicinin algısını bozan bir Onur Ünlü numarası aslında...
Öyle ki bu kedinin Şevket’in ve senaryonun alter egosu olduğunu biliyoruz. Ancak minimalist sinema izleyicisinde bir ‘duvara çarpma’ hissi yaratmak için kullanmış onu Ünlü. Bunun devamında da aslında metaforlarla daha çok ilgileniyor. Özellikle ‘tren’ sembolünün bir çıkışsızlık simgesi olarak kullanılması önemli bir nokta. Sonda her karakterin Eskişehir’de birleşmesiyle birlikte, minimalist sinema geleneğinden ‘somut hikaye anlatma sineması’na geçiş yapılması da bir başka ‘şaşırtma taktiği’.
Zira normalde yalnızlık, cinayet ve ölümü işleyen bir minimalist filmden beklenecek olan karakterlerin sonlarını ‘soru işareti’ ile kapatıp düşünme kısmını izleyiciye bırakmasıdır. Kısaca ‘ucu açık son’ ile bitirmesidir. Ünlü ise bu durumdan gocunmadan hikayeleri ‘keskin dönüşler’le bir anda iç içe geçiriyor. Arabesk müzik ile ölümleri abartılı sahnelerle yansıtmayı seçiyor. Silah ise bir anda leblebi gibi kullanılır hale geliyor! Ölmüş veya ölmemiş karakterlerin ellerinde sakız gibi oluyor anlayacağınız!
Popüler sinemanın kurgu teknikleriyle örülmüş bir minimalist film
Ünlü’nün, zaten filmin önceki bölümlerinde de cutaway (alakasız bir alana kesme) ve uyum kesmesi (match cut) tekniklerini sahne atlamak için çokça kullanması veya kısa hikayeleri yavaş çekimle inadına sonuca bağlamasıyla sanat sineması kitlesini rahatsız ediyordu.
Öyle ki normalde minimalist yönetmenlik stiliyle çekilen filmlerle böyle ‘keskin atlama’ veya ‘uyum kesmesi’ gibi sahnelerin sonunu kesmeye yarayan teknikler yoktur. Aksine ağır tempoya ayak uyduran bir devamlılık ve sessizlik görürüz. Bu teknikler de zaten ‘Amerikan klasik sinemasının film grameri’nde, nam-ı diğer popüler sinema alanında kullanılır normal şartlarda.
Tabii Ünlü’nün locked-down shot (kameranın akışı takip etmeden sabit durma tekniği) gibi onlara uygun bir tekniği çokça kullanması da bir ‘karışım’ elde etmesini sağlıyor aslında. Bu sayede de sözünü ettiğimiz sinema anlayışına alışık olan izleyiciyi elinin tersiyle, filmin ilk bölümlerinde itmişti zaten. Hiçbir şekilde Ceylan’ın filmlerinde olduğu gibi soyut, minimalist ve sessiz bir sona bağlanmayan öykü iskeletleri de, sonda somut bir şekilde kanser hikayeleriyle iç içe geçiyor ilginç bir şekilde!
Bu da zaten daha ismindeki ivmeden başlayarak Ünlü’nün Türkiye’deki minimalist sinemayla ilgili dertlerini ortaya koyuyor. Yalnızlık ve ölümle ilgili hikayelerin abartılması, cinayetin ise bunların üstüne çıkarak sürreel bir havaya bürünmesi, aslında izleyici ile dertlerini ispatlayan bir durum filmin. Zaten “Beş Şehir”in postmodern sinemaya uygun yapısını tescilleyen bir hareket aslında bir bakıma. Bu sebeple de filmografisindeki ‘minimalist sinemayı bozan film’ olarak anılabilir bu yapıt, Ünlü’nün.
Künye:
Beş Şehir
Yönetmen: Onur Ünlü
Oyuncular: Bülent Emin Yarar, Beste Bereket, Ahmet Rıfat Şungar, Ege Tanman, Tansu Biçer, Şebnem Sönmez
Süre: 96 dk.
Yapım Yılı: 2009
İSTASYONUN ‘SON’UNUN GELMESİNE DUACIYIZ!
Belli ki “Güneşi Gördüm”ün iyi iş yaptığını gören Kırca Film, o filmdekine benzer bir hikaye ile yola çıkmış. Ancak ‘göç konulu melodram’ formülünü baba-çocuk ilişkisinin üzerinden çekme gayesi benimsenmiş burada. Sonuç ise ne yazık ki pek de parlak değil. Bir sinema gözüne ve bir senaryo yazarına ihtiyacı var öncelikle “Son İstasyon”un.
Sinema alanında Levent Kırca ismini ağzımıza alınca hemen “Son” (2002) ve “Şeytan Bunun Neresinde?” (2003) gibi TV estetiğiyle çekilmiş sosyal taşlama örnekleri gelir aklımıza. Burada ise yönetmen, belli ki kendisinin ‘oyuncu’ olarak sinemaya daha çok yakıştığını düşündüğünden oğlu Oğulcan Kırca’nın filminde sadece başrolü oynamış.
İlk 20 dakikadaki sosyal gerçekçi tonu dağıtınca bir daha toparlanamamış
Öyle ki “Son İstasyon”, baba Kırca’nın üzerine kurulan bir film. Aslında Ruhi adlı Uşaklı bir memurun hikayesini anlatırken, ilk 20 dakikada samimi bir duygu yakalamayı da başarıyor. Adeta ‘sosyal gerçekçi filmlerin tarihi’nde bir gezintiye çıkıyoruz. Bir anda Çek Yeni Dalgası’nın ustalarından Jiri Menzel’in “Closely Watched Trains”inin (“Ostre sledované vlaky”, 1966) daha yumuşak ve hafif versiyonuyla yüzleşiyoruz adeta. Öyle ki orada da istasyonda çalışan orta yaşlı bir adamın toplumsal sıkıntılarla dolu hayatı, mizahi bir dille anlatılıyordu.
Ancak Oğulcan Kırca, bir anda kendisini hikayeyi ve görsel yapıyı dağıtmak üzerine şartlandırınca film de bu düşüşten nasibini almış. Öyle ki bir çırpıda kabuk değiştirerek, üç çocuğu İstanbul’a gidip kötü yolan düşen bir adamın melodramatik hikayesine dönüşüyor eser. Biri gangster, biri manken, diğeri ise eşcinsel tiyatro oyuncusu oluyor. Aslında bunlar normal şeyler, ancak Uşaklı bir memurun gözünden bakınca garip karşılanıyorlar elbette. Tabii hikayenin bu konu üzerine kurduğu damarında fazla sorun yok. Esas problem senaryoda!
“Güneşi Gördüm”ün sadece hikayesi değil, kaliteli popüler sinema anlayışı da alınsaymış keşke!
Aslında “Son İstasyon”, “Güneşi Gördüm”ün hikayesindeki ‘doğu’dan İstanbul’a göç’ü, ‘Ege’den İstanbul’a göç’e çevirmiş. Ancak ne Kırmızıgül’ün popüler sinemaya hakim yönetmenliğinden ne de o filmin duygusallığından iz taşıyabilmiş. Aksine Ruhi tiplemesinin Uşak’ta emekli olması ve karakterlerin göç etmesinin devamında 80’lerin kötü Türk filmlerinden izler taşır hale geliyor.
Bu durum da adeta bir günlüğüne kiralanmış gibi duran mekanlarda aceleye getirilmiş çekimler, senaryoda olmayacak gedikler, karton karakterler, resital gibi diyaloglar ve dağınık bir dramatik yapı çıkarıyor karşımıza. Özellikle tiyatrocu oğlanın malikanesindeki sahnelerin, tiyatro sahnesinden ne farkı olduğunu çözebilmiş değiliz.
Oğulcan Kırca’yı Kirk Jones’a havale ediyorum
Ancak Oğulcan Kırca’nın sinemayı öğrenmesi zor değil. Zira rahatlıkla geçtiğimiz aylarda vizyona giren “Herkesin Keyfi Yerinde”nin (“Everybody is Fine”, 2009) yönetmeni Kirk Jones’un veya onun aynı adlı 1991 yapımı orijinal İtalyan filminin yönetmeni Guiseppe Tornatore’nin kapısını çalabilir. Böylece bir baba ile evden çıkmış çocuklarının ilişkisini nasıl samimi ve gerçekçi bir dille anlatabileceğini öğrenebilir.
Bu durum için oluşan olanaklar, çok da uzak değil! Öyle ki film, kısa bir süre önce vizyona girdi. DVD’si de haziran ayında raflarda olacak. En azından bir sonraki filmi için böylesi demode bir eserle karşımıza çıkmaz böylece...
Künye:
Son İstasyon
Yönetmen: Oğulcan Kırca
Oyuncular: Levent Kırca, Başak Daşman, Suna Selen, Gökçer Genç
Süre: 100 Dk.
Yapım Yılı: 2010
SOFYA EKSPRESİ
İlk yarım saatinde ölçülü ve minimalist bir yönetmenlikle metropolun yalnızlığını üç ana karakter üzerinden iyi sinemalaştıran eser, Türk karakterlerin hikayeye girmesiyle çaptan düşüyor. Bir anda hem üslupsuzluk sorunu baş gösteriyor hem de kökten ırkçı bir söylem depolanıyor.
Kamen Kalev’in ilk yönetmenlik denemesi, video klipçi bir sinemacının gözünden minimalist bir sanat eseri sunuyor. “Şark Oyunları” (“Eastern Plays”), orijinal isminin İngilizce olmasından anlaşılacağı üzere uluslararası festivalleri hedefleyen bir ‘euro-pudding’ (Avrupa’nın birçok ülkesinin desteğini alan filmler) örneği. Bu amacı doğrultusunda da zaten Sofya’ya gelen çekirdek Türk ailesinin orada yaşadıklarını ele alıyor. Yani o ‘yabancı ülkede yaşanan sorunlarla ilgili filmler’den biri karşımızdaki.
Elbette bu alanda Yılmaz Arslan’ın Kürt içerikli olduğu için ülkemize uğramayan filmi “Fratricide” (“Burdermord”, 2005) geliyor akla ilk olarak. Öyle ki Kürt, Türk ve Alman karakterleri bir potada eritip hem yaşam sorunlarına hem de kültür farklarına dikkat çeken çarpıcı bir yapıt idi o. Kamen Kalev ise filmini minimalist bir yönetmenlik stiliyle açtıktan sonra, biri çeteye katılmasıyla, diğeri uyuşturucu bağımlısı (Itso) olmasıyla, sonuncusu ise karşılıksız aşk yaşamasıyla yalnızlık çeken üç bireyin ruh halini yansıtmayı başarıyor.
Üslupsuz bir yönetmenlik
Özellikle açılıştaki geniş açıyla verilen Sofya görüntüsünün devamında çerçevenin yan tarafına yerleştirilen karakterlerin yabancılaşmasını sinemalaştırma konusunda bir hayli başarılı. Ancak ilginç bir şekilde filmin ilerleyen kısımlarında, durağan başlayan görsel yapısını dağıtmayı tercih ediyor yönetmen. Bunu, sinema tutkusundan mı yoksa bilinçli mi yaptığı konusunda ise şüpheliyim. Aslında bu durumu, ana karakterinin ruh haline odaklanma olarak açıklayabilir. Fakat yüzde yüz anlamda onun ‘öznel’ bakış açısına girmemesi konuyla ilgili zaaflarını ortaya koyuyor.
“Şark Oyunları”, öncelikle el kamerasının sallantılı haline geçiyor ardından karakterin daha da buhran ruh haliyle birlikte video klip estetiğinde noktalanıyor. Yani üç yönetmenlik stili hakim burada. Bu da bir stil karmaşası getiriyor.
Ancak elbette bu sorun şaşırtıcı olmayacak bir şekilde, dramatik yapılarda alıştığımız o karakterlerin yön değiştirmesine yol açacak olayın devamında gerçekleşiyor. Dramatizasyon amaçlı bu mizansen, aslında burada olmasaymış, hikaye de büyük ihtimalle ilerleyemezmiş. Ancak öyle olup da devamı gelmeseymiş daha mutlu olurdum kuşkusuz. En azından o zaman derli toplu bir görsel yapı izleyebilirdik.
Öyle ki beklenmedik bir anda Saadet Işıl Aksoy’ın kızlarını canlandırdığı, Kerem Atabeyoğlu ile Hatice Arslan’ın ise anne-baba olduğu bir aile hikayeye giriyor. İlginçtir sokakta sözünü ettiğimiz suç çetesiyle karşılaşıp dayak yiyorlar. Onları kurtaran Itso ise, ilk görüşte Işıl’a aşık oluyor. Aslında böylesi tesadüfler hayatta var. Ancak yönetmen Kalev’in Sofya’dan yani bir metropolden nefreti bu hikaye dönüşüyle ortaya çıkıyor.
Ne Sofya’ymış!
Zira bir anda kendimizi Alan Parker’ın “Gece Yarısı Ekspresi”nde (“Midnight Express”, 1978) hissediyoruz ilginç bir şekilde. Öyle ki oradaki gibi tek boyutlu bir ırkçı mesaj salgılanıyor Bulgaristan’a karşı, sanki film Türk bir yönetmenin imzasını taşıyormuş gibi. Öyle ki bu Türk ailenin şehirde ilk karşılaştıkları şey; ölümüne dayak oluyor. Bununla da kalınmıyor. Bu olayın arkasından bir de CSKA Sofya-Levski Sofya maçından ana akışla alakasız bir holiganizm görüntüsü gösteriliyor.
İçimizden ‘Ne Sofya’ymış!’ diye geçirmemizi sağlıyor bu ayrıntılar. Zaten yönetmenin de esas amacı bu etkiyi yaratmak. Ancak Sofya’nın bu durumla uzaktan yakından alakası yok. Sadece yönetmenin Sofya’yla olan sevgi-nefret ilişkisiyle bağlantılı bir durum bu. Ancak bir anda bütün karakterlerin kötü ve şiddet yanlısı hale gelmeleri, dramatik yapının klişe bir dönüşle tepetaklak yuvarlanmasını sağlıyor.
Üstüne üstlük Türklerin tehdit edilmesi üzerine ırkçılık yapmasına karşın bu durumu takdir edemiyoruz, söylem çok karton durduğu için. Böylece başrol oyuncusu Christo Christov başta olmak üzere Saadet Işıl Aksoy ve Hatice Arslan’ın başarılı performansları da heba olmuş oluyor. Kalev, ümitli çıktığı yolun kavşağında bir takla attıktan sonra kendine gelememiş anlayacağınız. Son 40 dakikadaki ‘samimi ve gerçekçi aşk filmi’ tonu da bu sayede rafa kalkıyor ister istemez...
Künye:
Şark Oyunları (Eastern Plays)
Yönetmen: Kamen Kalev
Oyuncular: Christo Christov, Velislav Pavlov, Saadet Işıl Aksoy, Hatice Arslan, Kerem Atabeyoğlu
Süre: 89 Dk.
Yapım Yılı: 2009
ALTIN AHUDUDULAR’DA HAKKI YENMİŞ
Bu yılın Altın Ahududu adayları arasında başı çeken eser, Robin Williams’ın düşüşteki kariyerinin en son meyvesi. Hızlandırılmış olay akışıyla zaman zaman ne olduğunu bile anlamadığımız bir dramatik yapı kuran eser, Walt Becker gibi stüdyo sisteminin içindeki sayılı kötü yönetmenlerden birinin son çalışması.
Bir önceki eseri “Çılgın Motorcular” (“Wild Hogs”, 2007) ile sinema sanatına çok da hakim olmadığını düşündürten Walt Becker, bu dördüncü filminde onun da altında bir yapıtla karşımızda. “İki Babalık” (“Old Dogs”, 2009), aslında o filmdeki ‘muhafazakar ve didaktik son’, ‘iğreti duran absürd komedi türükleri’ ve ‘inandırıcılıktan uzak olay akışı’ zaaflarını gidermekten ziyade daha da ileri götürmeyi tercih etmiş ilginç bir şekilde.
‘Harala gürele’ kurgusu, ana akışa da siniyor
Belki de başrollerini Robin Williams ile John Travolta’nın üstlendiği, yan karakterlerde ise Seth Green, Kelly Preston, Matt Dillon gibi kaliteli isimlerin boy gösterdiği eser için son yılların en zayıf komedisi denebilir. Öyle ki Walt Becker, burada ne elindeki hikayeyi iyi bir olay akışının üzerine yerleştirmek gibi ‘sinema dili’nin birincil zorunluğunu yerine getirebilmiş, ne karakter yaratma konusunda soğukkanlı ve zeki olabilmiş, ne de muhafazakar son tercihinden vazgeçebilmiş.
Hikaye kurgusu ile ilginç bir şekilde oynayan, bu sebeple de ‘dokuz yıl sonra eşi ve ikiz çocukları karşısına çıkan adam’ öyküsünü bırakın eğlenceli haliyle, sinemanın gerektirdiği gibi dahi kullanmayan yönetmenin eserinde, daha en baştan bir plansızlık seziliyor. Becker’in yüksek tempolu kurgusu da ‘harala gürele’ yapan bir film getiriyor karşımıza. “İki Babalık” kadar hızlı akıyor ki bırakın esprileri, olayların akışını bile yakalamakta zorlanıyorsunuz.
Maalesef, stüdyo sisteminin içinde kötü yönetmenler de var
Zaten yakalasak da ‘Free Man-Fremont’ benzerliği gibi çok da yaratıcı olmayan absürd öğelerle karşılaşıyoruz. Halbuki Robin Williams’ın durum komedisi tecrübesini ve yeteneğini kullanabilecek bir hikaye var elde. Ancak oyuncuların ve yönetmenin projeye inanmamışlığı, kafa karışıklıkları ve acelecilikleri filmin ana yapısına siniyor. Seyirci de bunu yakından hissedip yabancılaşıyor.
Aslında burada karşımıza çıkan durum çok da anormal değil. Öyle ki ciddi anlamda stüdyo sisteminin içinde ‘gişe filmleri’ni yöneten kötü yönetmenler var. Walt Becker, 30 Nisan’da “Aşk Çeşmesi” (“When in Rome”) adlı filmi vizyona girecek Mark Steven Johnson’ın da bulunduğu bu listeye dahil olmayı hak eden en genç isimlerden. İkinci filmiyle oradaki yerini daha da sağlamlaştırıyor.
“İki Babalık”tan çıkarken ‘bir-iki yerde güldüm en azından’ düşüncesiyle teselli bulabilirseniz ne mutlu size! Filmin bu yılki bol Altın Ahududu (Razzie) adaylığı da boşuna değil zira. Ancak o ödülün yarışında “Transformers 2” (2009) gibi filmlerle rekabet etmesi, o adaylar için hakaret olmuş!
Künye:
İki Babalık (Old Dogs)
Yönetmen: Walt Becker
Oyuncular: Robin Williams, John Travolta, Kelly Preston, Matt Dillon, Seth Green, Bernie Mac
Süre: 102 Dk.
Yapım Yılı: 2009
keremakca@haberturk.com