Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

Selçuk TEPELİ

İran’da “Siyahtan daha kara renk yoktur” derler. Oysa geçen salı, İranlılar o kadar da karamsar görünmüyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyareti vesilesiyle gittiğim Tahran’da, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) daimi üyeleri ve Almanya ile varılan nükleer anlaşmanın yarattığı iyimserlik yüzlerden okunuyordu. Benim içinse bu ziyaretin denk geldiği tarih farklı bir nedenle önemliydi. Newsweek markası altında yıl teşriki mesaide bulunduğum İranlı gazeteci arkadaşım Maziar Bahari’nin Evin Hapishanesi’nde yaşadıklarını anlattığı romanından uyarlanan “Gül Suyu” adlı film, geçen cuma Türkiye’de gösterime girdi. Ve hemen öncesinde, hikâyenin geçtiği Tahran’daydım…

Filme konu olan hikâyeyi ve İran’a dair daha pek çok şeyi, birazdan Bahari’nin kaleminden okuyacaksınız. Ancak önce kafa açıcı birkaç cümle kurmama verin. Bahari, 2009’da reformcular kazanacak sanılırken Ahmedinejad’ın tekrar Cumhurbaşkanı olduğu seçimleri ve ardından yüz binlerin katıldığı protestoları Newsweek için izlerken tutuklandı. Yaklaşık ay sonra bırakılmasının bir nedeninin de, Eylül 2009’da İran’ın, nükleer programına uluslararası müzakerelerin eşiğine gelmesi olduğunu söylüyor. “Çünkü benim gereksiz bir dikkat dağınıklığına neden olduğumu savunan yetkililer de vardı” diyor Bahari. Bu, iki nedenle ilginç: Birincisi; o müzakereler Mayıs 2010’da Türkiye, Brezilya, arasında imzalanan bir ortak bildiriyle neticelenmiş, ancak “nükleer İran”dan endişeli dünyayı bir nebze rahatlatabilecek anlaşma, ABD ve BMGK’dan beklenen destek gelmeyince uygulamaya geçmemişti. Ama en azından Bahari’nin kurtulmasında bir etkisi oldu. İkincisi; o zaman altına imza atılan konular bu ay İran’la varılan uluslararası mutabakatta da işe yaradı. Ayrıca şimdi varılan anlaşma, İran’da başkalarının da kurtulmasına yardım etmiş olabilir. Zira İslam Cumhuriyeti’nin Batı’yla temas kurduğu dönemlerde ülkede daha iyimser hava oluşuyor, “gençleri dinden soğutan” kurallar biraz yumuşuyor. Tahran’da insanların yüzündeki taze tebessüm ve yetkililerin nezaketi benim gözlemlerim. “Dinden soğutma” ve “yumuşama” ifadeleriyse bana değil, ayaküstü sohbet ettiğim Tahranlı, iyimser genç kadına ait. Türkçe’yi “sadece” bizim dizileri izleyerek öğrenmiş. Onun milyonlar var. En öğretici olanın Aşk-ı Memnu olduğunu söylüyor. Uydudan dizi izlemek yasak ama onun da bir sektörü var. Söylediğine göre yetkililer gelip antenleri topladığında hemen yenileri kuruluyor. Gizli ev partisinde bulunmaktan dolayı yıllar önce yüz binlerce akranı gibi 20 kırbaç yiyen bu hanımefendi, artık kırbacın para cezasına dönüştüğünü belirtiyor. Bense hâlâ, Türkiye’de hemen hiçbir şarkısını baştan sona dinlemediğim “Of Aman Nalan”ın tüm bir albümünü Tahran’da bir minibüste dinlemiş olmanın şaşkınlığını yaşıyorum.

 

Maziar BAHARİ

Evin Hapishanesi, 21 Haziran 2009... (Saat 10.00 suları...)

Sorgucum, beni tahta bir sandalyeye oturttu. Gözlerim bağlıydı. Ama o “Asla yukarı bakma Bay Bahari” diye emretti. Bağın altından tek görebildiğim, onun siyah, deri terlikleriydi. Endişelendim. Sanki uzun bir sorgu için gelmişti... İran’da düşük mevkideki memurlar genelde plastik sandaletler giyer, çorapları da delik olabilir. Onun kıdemsiz bir ajan olması için dua ettim. Gözlerim çoraplarında delik aradı. Ama delik yoktu...

“Bay Bahari, yabancı istihbarat örgütlerinin ajanısın” diye başladı söze. O ve adamları beni birkaç saat önce yatağımdan sürükleyip tutukladığında, ona bir an bakmıştım. İri yarı, esmer bir adamdı. Fakat şu anda onu sadece sesinden, nefes alış verişinden ve günde birkaç kez sürdüğü gül suyu kokusundan ayırt edebilirim. “Acaba hangi örgütler olduğunu öğrenebilir miyim” diye geveledim. “CIA, MI6, Mossad ve Newsweek.” Bay Gülsuyu’nun özgüveni karşısında donakalmıştım. Bir haftadır yüz binler Tahran sokaklarına dökülmüş, Ahmedinejad’ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesini “tartışmalı” diye protesto ediyordu. “Besic” milisleri, coplarını kadınlı erkekli kalabalıklara savuruyordu. Beni alanların Devrim Muhafızları (DM) istihbaratından olduğunu daha sonra keşfettim. Doğrudan Dini Lider Hamaney’e bağlı DM hızla güçlenmişti. İran’ın iç güvenliğinden onlar sorumluydu, bu da örgütün paranoyalarının rejimi iyiden iyiye çevrelediği anlamına geliyordu. Öte yandan bu, rejimin güvensizliklerini, şüpheciliğini de ele veriyordu. Evin’de yaşadıklarım aslında eğiticiydi. Onlar beni sorgularken, hangi cevapların dayağa neden olduğu da dahil, her şeyi öğrendim. Bay Gülsuyu, 118 gün, 12 saat, 54 dakika boyunca can düşmanım olacaktı. Adını hiç söylemedi. Yüzünü sadece iki defa gördüm. İlkinde, beni tutuklayan ekibin başındaydı. İkinci görüşümdeyse, “Çıkınca olanları kimseye anlatma” diye beni uyardı.

Vali Asr Caddesi, 21 Haziran (Saat 08.00 suları)

O gün 4 kişi benim için gelmişti. Anneme arama emrine benzer bir şey gösterip eve girmişler. Annem beni usulca uyandırdı. “Canım 4 beyefendi içeride, seni götürmek istediklerini söylüyorlar.” Sesi sakindi. Babam 50’lerde Şah rejimine karşı mücadele verdiği için üst üste hapse girmişti. Annem bu gibi durumlarda nasıl konuşması gerektiğini bilirdi.

Adamlar tuhaf biçimde terbiyeliydi ama masum birini tutuklamak da canlarını pek sıkmıyordu. Devrimin ilk yıllarında Ayetullah Humeyni bir fetva vermişti: “Sistemi hayatta tutmak, bir Müslümanın en mühim görevidir.” Dini görevlerini yerine getirdiklerine inanıyorlardı.

Dışarıda plakasız beş araç bekliyordu. Araçlar hareket ettiğinde, gözlerimi bağlamamı istediler. Etrafa son bir defa baktım. Kürdistan otoyolundan kuzeye, Evin Hapishanesi’ne gidiyorduk.

Şah döneminde, siyasi mahkûmlar için inşa edilen yüksek güvenlikli bir cezaevi olan Evin, çekilen tırnaklarla ünlenmişti. İlk sakinleri çoğunlukla komünistler ve İslamcılardı. 1979’daki devrimden sonra İslamcılar rakiplerini buraya koyarken, eski hücre arkadaşları pek çok solcuyu parmaklıklar arkasında tuttular.

“Ebu Garib, Guantanamo ya da siz Amerikalıların inşa ettiği her neresi varsa, oraya hoş geldin” dedi bir gardiyan. Azeri aksanıyla konuşuyordu. “Ben Amerikalı değilim kardeş” dedim. “Onlara çalışıyorsun, o zaman öylesin” dedi. Hücremde gözümdeki bandı çıkardım. 2 metrekarelik hücre mezara benziyordu. Kirli beyaz duvarlarda, berbat bir el yazısıyla kazınmış İran şiirini saymazsak tek bir leke yoktu. Şu 3 cümle diğerlerinden daha büyük yazılmıştı: “Allah’ım bana acı”, “Pişmanım Allah’ım” ve “Lütfen bana yardım et Allah’ım.”

Londra, Kasım 2009’dan sonra...

Karım Paola, kanepede iki haftalık kızımız Marianna’yı emziriyor. Küçük kız, sütün her damlasının tadını çıkarıyor. Hiçbir “Meryem ve çocuk” tablosu daha güzel olamaz. Evin’deyken kafamda çalıp duran ve biraz huzur veren şarkılardan birini dinliyoruz, Leonard Cohen’den “Elveda Demenin Yolu Bu Değil”. Bu şarkı benim için Paola oldu, söz ve ezgiden oluşan müzikal bir sığınak gibi hayatta kalmamı sağladı. Teşekkürler Bay Cohen.

 

Evin Hapishanesi, 22 Haziran (Saat 04.00 suları)

Bir gardiyan beni uyandırdı ve “uzmanımla” görüştürüleceğimi söyledi. Gardiyanlar sorguculara böyle diyordu. Bu, 24 saatte üçüncü seansım olacaktı. Bay Gülsuyu, soyulmuş ve tuzlanmış salatalığın yarısını isteyip istemediğimi sordu. Geri çevirdiğimde, bozuldu. “Ne? Sence ellerimi yıkamıyor muyum?” “Peki” dedim ve salatalığı yedim. Seçimden birkaç hafta önce, 8 gazeteciyle beraber bir arkadaşımın Tahran’daki evinde katıldığım akşam yemeğini anlatmamı istedi. “Gizli bir Amerikan şebekesinin yöneticisisiniz” dedi. “Sadece bir akşam yemeğiydi” diye mırıldandım. “Siz bu ülkede, Muhammed’in dininin kökünü kazımak ve onu ‘Amerikan İslamı’yla değiştirmek istiyorsunuz” dedi. O kendi iddianamesini inşa ediyordu. “Anlat” dedi. “Akşam yemeğindeki kadınların başörtüsü var mıydı?” “Hayır.” “O zaman gizli bir Amerikan şebekesinde olmadığını söyleme.” Tahran’da doğdum. Okumak, gazeteci ve belgeselci olmak için İngiltere’ye gitmeden önce 19 yılımı orada geçirdim. 1998’de Newsweek’e muhabirlik yapmak için döndüm. Ancak tutuklanana kadar İslam Cumhuriyeti’ni içten çürüten şüphenin kuvvetini kavrayamamışım. Gardiyanlar her yanda düşmanlar görüyordu: İçeride reformistler; Britanya, ABD ve İsrail’in casusu olabileceğinden şüphelenilenler. Dışarıda ABD ordusu...

Evin Hapishanesi, 26 Haziran (Akşam namazı sonrası)

Bu kez Bay Gülsuyu yalnız değildi. Bu kez bir çift cilalı, siyah ayakkabı ve sert ütü çizgili bir pantolon ona eşlik ediyordu. “Bay Bahari, son derece genel yanıtlar vermişsiniz. Daha detaylı olabileceğinizi umuyorum” dedi. Sesi daha ılımlıydı. O iyi polisti, mantığın sesi. “Daha fazla detay vermem için yalan söylemem gerekir efendim” dedim. “O zaman” dedi Bay Gülsuyu, “elimizde ilginç bir videonuz var...” Ne olabileceğini hayal dahi edemiyordum. Gözlerimdeki bandın altından dizüstü bir bilgisayar ekranının ışığını gördüm. Bir DVD yerleştirildi. Sonra, The Daily Show’daki Jon Stewart’ın sesini duydum.

Birkaç hafta önce yüzlerce yabancı gazetecinin seçimi izlemek üzere ülkeye girişine izin verilmişti. Aralarında Stewart’ın hicivli haber programından bir muhabir de vardı. Kalın kafalı bir Amerikalı rolü yapan muhabir Jason, benimle Tahran’daki bir kahvehanede röportaj yapmıştı. Ortadoğu’daki yabancı askerleri anlatan ikinci sınıf filmlerdeki gibi giyinmişti. Boynunda Filistin kefiyesi sarılıydı ve koyu güneş gözlükleri vardı. Görüşme çok kısaydı. Jason bana İran’ın neden şeytani olduğunu soruyordu. Ben de İran’ın şeytani olmadığını anlatıyordum. Ne var ki, ne dediğimle fazla ilgilenilmiyordu. Jason’a takmışlardı. “Bu Amerikalı neden casus gibi giyinmiş” diye sordu yeni olan. “Casus rolü yapıyor. Bu bir komedi şovu” diye yanıtladım. “Bir kahvede kefiye ve güneş gözlüğüyle oturmanın nesi komik?” diye bağırdı Bay Gülsuyu. “Sadece bir şaka. Aptalca bir şey. Onun gerçek bir casus olduğunu öne sürmüyorsunuz umarım” dedim. “Casus rolü yapan bir gazetecinin neden sizinle röportaj yapmayı seçtiğini açıklayabilir misiniz” diye sordu ütülü pantolonlu adam. “Bağlantılarınızdan dolayı onlara programları için kiminle röportaj yapacaklarını söylediğinizi biliyoruz.” Jason’ın röportaj yaptığı diğer İranlılar; eski bir başkan yardımcısı ve eski bir dışişleri bakanı da benden bir hafta önce DM baskınlarında tutuklanmıştı. “Bu sadece mizah” dedim yine, kendimi güçsüz hissederek. Bay Gülsuyu sol kulağımı kavrayıp burkmaya başladı. Ardından fısıldadı: “Bu hapishanede çok insan çürüdü. Sen de onlardan biri olabilirsin.”

Londra, Kasım 2009’dan sonra...

“İtiraf” etmeden önce direnmek düşüncesi benim de aklımdan geçti. Ama niçin? Bir gazeteciydim, özgürlük savaşçısı değil. İran’da siyasi mahkûmlar hep sahte itirafa zorlanırdı. Ancak şimdi yaşadıklarım içimi kemiriyor. Babam 4 yılını hapiste geçirmiş, af dilememişti. 8. günde Dini Lider’den af dileyen oğlu için ne düşünürdü?

Evin Hapishanesi, 29 Haziran (Gece yarısından sonra)

Bir gardiyan hücremin kapısını açtığında uykudaydım. Bay Gülsuyu her zamanki gibi “Merhaba” demedi. Beni kolumdan sürüklerken “İslami nezaket bitti. Seni küçük casus” gibi lafları tekrar ediyordu. Beni bir odaya soktu. Bir anda sesler birbirine karıştı. Herkes “Hacı Ağa” diye birine selam vermek istiyordu. İran’da kıdemli memurlara “Hacı” denir. Biri elimden tutup Hacı Ağa’yla el sıkıştırdı. “Merhaba Bay Bahari. Casusluk yaptığınızdan şüpheleniliyor. Bilinen birkaç casusla temas halindesiniz” dedi. Arkadaşlarımdan bazılarının adını verdi. Çoğu sürgünde olan İranlı sanatçı ve entelektüellerdi. Bir aracın beni karşı casusluk birimine götürmek üzere yolda olduğunu söyledi. Orada günde 15 saatten fazla sorgulanacak ve konuşana dek “her türlü yöntem”e tabi tutulacaktım. İdama mahkûm edilebilirdim. Annem, doğmamış çocuğum ve eşim Paola’yı düşündüm. Onları nasıl böyle bir duruma düşürmüştüm? Hacı Ağa “Tabii” deyip durakladı: “Anlaşmayı düşünürseniz başka.” Bay Gülsuyu’nun ısrarıyla “Batı basınının ajanları tarafından seçim haberlerinin sunuluşunu planlamakla” da suçlandım. Ayetullah Hamaney; “kültürel NATO”nun, yani “İslam Cumhuriyeti’ni içten yıkmaya çalıştığına inanılan gazeteciler, eylemciler, bilim insanları ve hukukçular ağı”nın, askeri kanat kadar tehditkâr olduğu konusunda İranlıları uyarmayı severdi. Bay Gülsuyu’na göre Hamaney’e çektirdiğim cefadan ötürü suçluydum. Ertesi sabah Hacı Ağa’nın ofisine götürüldüm. Kameralar yerleştirilmiş, devlete bağlı üç medya kuruluşundan muhabirlere sorular verilmişti. Batı medyası ve yozlaşmış elitlerin nasıl “kadife devrim”i sahneye koyduğunu ve dini liderin bilgeliği sayesinde bu girişimin nasıl engellendiğini anlatmak üzereydim...

Evin Hapishanesi, 4 Temmuz (Öğleden sonra)

Hacı Ağa “itiraftan” sonra serbest kalacağıma söz vermişti. Fakat Bay Gülsuyu beni yine sorgu odasına kapattı, dövmeye de başladı. Dayaklar eylül sonuna kadar devam edecekti. Yılda bir, iki kez migren ağrılarıyla yere yıkılırım. Bay Gülsuyu, yanımda getirdiğim ilaçlardan durumumu biliyor ve kafamın arkasına vurmaktan keyif alıyordu. Boynumda bir ilmekle bir sandalye tepesine çıkacağıma ant içti. Sandalyeyi bizzat kendisi itecekti...

 

Londra, Kasım’dan sonra...

İyileşmeye başlayan morluklarımla Londra’ya ulaştım. Paola beni görünce şok oldu. Bay Gülsuyu’nun söz verdiği şeylerden biri de evime iskeletimi göndermekti. Haklı çıktı. Hapiste 11 kilo verdim. Gerçi dayanmak için fiziksel ve zihinsel açıdan sağlıklı olmam gerektiğini çabuk anlamıştım. Küçücük hücremde günde 5 saat egzersiz yapıyordum. Yine de gerçek sığınağım müzikti. Bir keresinde öldüresiye dayak yedikten sonra 3 migren hapı yuttum ve bayıldım. Rüyamda iki kadın gördüm. Biri şubatta lösemiden ölen kız kardeşim Meryem’i hatırlattı. “Kimsiniz” dedim, “Merhametin kızlarıyız” dediler. Ağrımı hafifletmek için alnıma hafifçe dokundular. Sanki Cohen’in o şarkısını (Sisters of Mercy) söylüyordular. Şarkıyı mırıldanarak uyandım, ağrı gitmişti. Bu, Bay Gülsuyu’nun asla keşfedemediği bir sırdı.

Devrim Mahkemesi, 1 Ağustos

Araçta gözlerim bağlıydı. Bay Gülsuyu nereye gittiğimizi söylemedi, fakat rolümü anlattı: “Bir basın konferansında Hacı Ağa’nın kadife devrimler hakkında sana öğrettiklerini tekrarlayacaksın. Fakat bu sefer isimlere ihtiyacımız var. Yoksa darağacına gidersin...” O sabah mahkemede beklerken, bir başka odada kir pas içinde 100’den fazla tutuklu, sanık koltuğunda oturuyordu. Savcının yüksek sesle kadife devrim denen hadisedeki rolleri hakkında suçlamalarda bulunduğunu duyuyordum. Ardından, çoğu reformcu sanıklardan gösterilerdeki rollerini “itiraf” etmeleri istendi. Benim sıram öğleden sonraydı. Tavuk şiş yiyip ayran içtik. “İsimler Mazi, isimler” diye de hatırlattı. Yine istedikleri isimleri vermedim. Ama her kıdemli İranlı gazeteci gibi bazı “reformist” politikacıları biliyordum. Aslında çoğu İslam devrimine liderlik edenlerdendi. Zamanla kendilerinin de katkıda bulunduğu sistemin yaşaması için modernize edilmesinin şart olduğuna karar vermişlerdi. Sadece DM’nin yeni nesil komutanlarına karşıydılar... Günler günleri kovaladı; sorgular devam etti. Bay Gülsuyu e-posta ve Facebook şifrelerimi istemişti. Böylece uzun bir isim listesi yaptı. Bir de kadınlar... Onlarla cinsel ilişkiye girmiş miydim? Bu son şüphe Bay Gülsuyu’nu haftalarca oyaladı. Bir keresinde, bir kadın arkadaşımla nasıl tanıştığımı sordu. “Partide tanıştık” dedim. “Bir seks partisinde mi?” Afalladım. “Seks partisi nedir bilmiyorum” dedim. Kadınların örtünmeden gittiği her parti ona göre öyle bir ortamdı. Bunlar bunaltıcıydı ama hiç değilse sorular insani bir iletişim biçimiydi. Diğer zamanlar hücredeydim. Çukurlaşmış gözlerimle beni çıkardıklarında, soru sorulmasını sabırsızlıkla beklerdim. İki kez gözlüklerimi kırarak cam parçalarıyla bileklerimi kesip intihar etmeyi düşündüm. Kan kaybından ölmek ne kadar sürerdi?

Evin Hapishanesi, 17 Eylül

Bir gün Bay Gülsuyu “Hiç kimsenin senden bahsetmemesi çok garip” dedi. Blöf yaptığını düşündüm. Ama unutulmak, bir mahkûmun en kötü kâbusudur. Sonra bir eylül sabahı, gardiyanların en seveceni (öyle ki birbirimize müstehcen fıkralar anlatırdık),bana “Bay Hillary Clinton; şimdi hava almaya çıkabilirsin” dedi. Çok şaşırdım, “Neden Hillary Clinton?” diye sordum. ABD Dışişleri Bakanı’nın Kanadalı mevkidaşıyla yaptığı görüşmeye gönderme yaparak, “Dün gece senden bahsetti” dedi. Mest olmuştum. Demek ki salıverilmem için uluslararası bir baskı vardı. Gardiyanı kucaklamak istedim! Ama yapmadım. Yerine, bildiğim en müstehcen fıkralardan birini anlattım. Sonra, annemi aramama izin verdiler. Serbest bırakılmamdan 11 gün önce hücremden alınıp, aralarında önde gelen 4 reformcunun kaldığı bir koğuşa taşındım. Bay Gülsuyu, en katı şekilde yargılanmam konusunda çok bastırmış. Neyse ki gözaltına alınmamı tasvip etmeyen İranlı yetkililer de varmış. İran, Eylül 2009’da nükleer müzakerelerin eşiğine geldiğinde, bu kişiler benim gereksiz dikkat dağınıklığına neden olduğumu savunmaya başlamış...

Londra, Kasım 2009

Bay Gülsuyu, ülkeyi terk etmeden önceki gece Tahran’ın merkezinde bir otelde buluşmak istedi. Bakışları yine tehditkârdı. Devrim Muhafızları’nın dünyanın her yerinde beni bulabileceğini hatırlattı. Benimse hatırladığım başka bir şey var. Rüyamdaki kızlar yardıma geldiğinde, birinin sevgili kız kardeşim olduğu düşüncesi beni rahatlatıyordu. Diğer kızın kim olabileceğiniyse merak ediyordum. Şimdi, küçük kızım kollarımdayken artık biliyorum. Adı Marianna Meryem Bahari.