ARZU ÇEVİKALP/HABERTURK.COM

acevikalp@haberturk.com

Kim demiş tek mekânda geçen filmler başarısız olur diye? Tek mekânlı filmlerin ortak özelliği, hikâyesel kurgudur. Detayların ağır bastığı tek mekânlı filmler, yaratıcıların ince zekâlarını konuşturmaları için, iyi bir fırsattır. Dar alanda kısa paslaşmalar yapmak, genelde tercih dışı olduğu için yaratıcılar birçok mekânı ayağımızın altına döşerler ki, kusurları görmezden gelelim. Tek mekânın da, tebdil-i mekânın da, kendince avantajı ve dezavantajı vardır, mesela tek mekânlı filmlerin bütçesi azdır ve çok fazla hasılat elde ettikleri takdirde kazançları sağlam olur. Şimdi tam tersini düşünelim: şayet tebdil-i mekânlı filmler iyi bir hasılat elde edemezlerse, durumları kritikleşmeye başlar, bu da dibe vuruşlarını garantiler.

Eğer tek mekânda geçen filmlerle aranız iyi değilse, geçmişten bugüne kadar yapılan tek mekânlı filmlerin araştırmasını yaparak, ilgi alanınızı genişletebilirsiniz. Tek mekânlı olup da, kült statüsüne yerleşen ve çok büyük gelir elde eden, o kadar çok film var ki… Genelde önyargılı olup, tek mekânlı mı, aman hiç izlemeyeyim diyenlerden, farklı bir kulvarda yer almak için, filmlerdeki başarılı gerilim dolu sahnelere bakmanız yeterli olacaktır, çünkü gerilim duygusunu en iyi şekilde ortaya koyan tek mekânlı filmlerdir. Gerçek korkuyu ancak o şekilde hissedebilirsiniz.

Genellikle fazla dekor ve masraf gerektirmeyen stüdyolarda çekilen tek mekânlı filmler bazen bir evde, bazen de bir göz odada çekilir. Bu tarz filmler aslında bir tiyatro sahnesini andırır ve burada önemli olan doğaçlama yapılmasıdır. Şu da var tabi, kamera genellikle belli bir alandan dışarı çıkmaz ve sinematografik oyunlar ön plana çıkar. Bu yüzden izleyiciyi içine çeker. Önemli bir detayı da paylaşmadan geçmek olmaz. Tek mekânlı filmlerin yaratıcılarının az bir bütçeye sahip oldukları için bu tarz filmler yaptıklarını öne sürülür, hâlbuki yanlıştır. Nedeni de şu: bazı yaratıcılar bu tarz filmleri özellikle seçerler çünkü sıkışmışlık hissini başka türlü ortaya koyamayacaklarını düşünürler.

Tek mekânlı filmler hakkında bilgi verdikten sonra sizler için hazırladığımız listeye bakmanızı rica ediyoruz.

İşte listemiz:

Rope (Ölüm Kararı) (1948): “Rope” filminde Varoluşçu Alman filozof Friedrich Wilhelm Nietzsche'nin Üst-insan felsefi kavramından ileri derecede etkilenen gençler, öğretmenlerine üstün zekâlarını göstermeye çalışırlar. Bunu esas alan yönetmen Hitchcock, biçim ustalığını ortaya koyarak kesintisiz çekim tekniğini kullanmıştır ve sahneleri uzun bir şekilde çeken neredeyse hiç kesme kullanmayan Hitchcock, sahneler arasında boşluklar oluşmaması için planları birbirine görünmez bir şekilde bağlamıştır. Peki, neden? Filmin hem tek planda çekildiği hissini vermesi, hem de tiyatro-vari atmosferini korumak için… Günümüzde konser ve tiyatro gibi etkinliklerde de sıklıkla kullanılan ‘cyclorama’ adı verilen sisteme sırtını dayayan film 1.37: 1 çerçeve oranına sahiptir ve Technicolor renk sistemi ile çekilmiştir. Hitchcock’un ilk renkli filmi olan “Rope”, felsefi açıklamalar ile olay örgüsünü bağlayarak, sistem analizi yapan kafa karıştırıcı bir bulmaca gibidir. Tiyatro eserinden uyarlanan filmin omurgasını oluşturan Nietsche’ye takıntılı iki genç, birbirlerini öldürmek için amansız mücadele verirler. Hitchcock’un en başarılı psikolojik-gerilim filmlerinden biri olan “Rope”, zekâ oyunlarını sevenler için oldukça tatmin edicidir. Kesintisiz ve nehir misali gürül gürül akan kusursuz bir film izleyip nostalji yapmak isterseniz, size şimdiden iyi yolcuklar diliyoruz.

Everly: (İntikam Kapanı) (2015) “Kill Bill” ve Robert Rodriguez filmlerinin karışımından oluşan tek mekânlı film olan “Everly” ‘gore’ türüne hizmet ediyor ve mermiler havada uçuşuyor. ‘Shoot em up’ terimini hikâyeye yerleştirdiğimizde, sürekli ortalığı kan gölüne çeviren tabancalar ve kılıçlar bize zaman zaman B tipi Japon filmlerini anımsatıyor. Video oyunları ile özdeşleştirdiğimiz film, öldürme duygusu gelişmiş sert bir kadının ortalığı dağıtmasını yakın plana alarak, hunharlığı sergiliyor. Filmde bazı mazoşisttik sahneler de var! Zaten film tamamen öldürme üzerine kurulu, ama hikâyedeki boşlukların üzeri kapatılamadığı için, olay örgüsünde bazı sapmalar meydana geliyor. Eğer bunlara takılmayız kan tutkusu ile beraber uçuşa geçeriz diyorsanız, sorun yok. En azından Salma Hayek hatırına izlenebilir. Filmi listeye almamızın tek sebebi, tek mekânda geçtiği için, sıkmaması ve gerilimi elden bırakmaması…

 

Rec (Ölüm Çığlığı) (2007): Tek mekânda geçen iyi bir İspanyol buluntu filmi olan “Rec”, paranormal olayları kameraya alan bir gazetecinin hikâyesini anlatıyor. “Blair Witch Project”, “Cloverfield” ve “The Last Horror Movie” gibi örnekleri baz alan ve devamı gelen, el kamerası ile çekilen film, ürkütücü ve korkutucu sahneleriyle karanlık bir atmosfer yaratıyor. İspanyol sinemasına farklı bir boyut getiren film, gerilim dolu sahneleri arttırarak filme yeni bir heyecan katıyor, kendinizi aynı mekânda kapana kısılmış şekilde hissetmiyorsunuz. Film su gibi akıyor ve tüyleri diken diken ediyor. “Rec” ile büyük başarı yakalandıktan, çok kısa bir süre sonra devamının çekilmesi, şaşırtıcı olmadı doğrusu. Devamının geleceğini bekliyorduk. Filmin en önemli tarafı, kimsenin doğaüstü varlıklara inanmıyor oluşları ve bunun altında yatan nedenler… Tüm bunları tek bir mekânda işlemek ve seyircinin dikkatini çekmek hiç kolay değil.

The Mist (Sis) (2007) Bekleneni az da olsa veren “The Mist” mücadelenin ne denli zor olduğunu kendi kozasında ilmek ilmek örerken, kapalı bir ortamda ne kadar kalabilirsiniz? sorusunu soruyor. Mekânsal açıdan değerlendirildiğinde, ufacık bir marketin içine hapsolmuş insanlar kendi kaderlerine boyun eğerken, geçirdikleri travmalar ve duygusal anlar doğaçlama bir oyun çıkardıklarının bir göstergesi… Gerilim dolu dakikaların egomuzu tatmin etmek dışında, ortaya çıkardığı somut olgular üzerine değerlendirmemiz gerektiğinde tek mekânlı film türüne bakış açısından bir denge sağlıyor. ‘’Korkunun babası’’ lakaplı Stephen King’in romanından uyarlanan film, metafizik olaylarını kapalı bir mekânla ilişkilendirerek korkunun katmanlarını irdeliyor ve insanların panik-atak geçirmelerinin sebeplerinin ölüm korkusu olduğunu dile getiriyor. Normların dışına çıkarak karakterleri tutsak haline dönüştüren King, onların hezeyanlarını ve içinde bulundukları durumun vahametini ortaya koyuyor. Gayet sade bir hikâyeyle seyirciyi sonuna kadar korkutmayı başaran “Mist”, neden ve sonuçlara dayanan klastrofobik bir film olma yolunda ilerliyor. Başarılı oluyor mu? Olmuyor dersek hata olur.

Non-Stop (2014): Liam Neeson’ın oynadığı “Non-Stop” filminin en büyük özelliği uçakta geçiyor oluşu… Uçakta geçen filmlerin, gidişatı her zaman bellidir, ama bu filmin gidişatı, diğer uçak filmlerine nazaran oldukça şaşırtıcı. Gizemin ve gerilimin bir dakika bile eksik olmadığı film, sürekli bulmacanın parçalarını tamamlamamıza vesile oluyor, hem de aralara’ non-diegetic’ öğeleri yerleştirerek… Uçaktaki katilin gerçekten de kim olduğunu, öyle kolayca bulamıyorsunuz, çünkü uçaktaki herkes şüpheli. Kim bu katil diye ararken, kafanızda bambaşka sorular birikiyor ve onlara bir türlü cevap alamıyorsunuz, zaten cevap alsanız da hatalı bir cevap olacak. Seyircileri yanıltma konusunda başarıya ulaşan film, sahne aralarına ustalıkla yerleştirdiği ayrıntıları karakterler aracılığıyla yerli yerine oturtuyor ki, senaryoda gedikler olmasın. Malum tek mekânda geçen filmlerde gedikler daha rahat bir şekilde ortaya çıkar, bu da filmin başarısızlığını simgeler, ama elimizdeki materyal zekice kurgulandığı için bizi sımsıkı koltuklarımıza bağlıyor, tıpkı uçaktaki yolcular gibi… Kendimizi uçaktaki yolcuların yerine koyarak, olayları çözmeye çalışıyoruz.

Buried (Toprak Altında) (2010): Film, başarılı oyuncu Ryan Reynolds’ın canlı canlı gömüldüğü tabuttan, dışarı çıkması adına verdiği mücadeleyi konu alıyor. Ölümle burun buruna gelen Reynolds, oraya nasıl ve kim tarafından getirildiğini çözmeye çalışır, ta ki enerjisi tükenene değin… Ölmemek için sonuna kadar savaşan Reynolds, canlı canlı mezara gömülen bir insanın yaşadıklarını müthiş bir şekilde seyirciye izlettirir. Kan dondurucu özelliğe sahip film, klostrofobinin doruklarındaki kâbusu ustalıkla anlatır ve sinirlerinizin gerilmesine neden olur. Filmin çok basit bir hikâyesi vardır, ama burada önemli olan başınıza gelen korkunç bir olayı nasıl deneyimleyeceğiniz yönündedir. Ryan Reynolds’ın bu filmle kendini kanıtlamış oluşu ise oldukça önemlidir. Mezarların korkutucu yanını tek mekâna taşıyan İspanyol yönetmen Rodrigo Cortés, aklımızdan hiç çıkmayan bir deneyim yaşatıyor bize…

Cube (Küp) (1997): Testere serilerine ilham kaynağı olan klastrofobik filmlerden biri olan “Cube”, labirent-vari ölümcül tuzaklarla kafkaesk bir anlatım tarzını benimser. Zekanızı sonuna kadar kullanabileceğiniz film, tam bir konsantrasyon gerektirdiğinden, dikkatle izlenilmesi icap etmektedir. Bilim kurguyu, gizemi ve macerayı birleştiren film, ürkütücü sahneleriyle izleyiciyi filmin içine hapseder, yani bu şu demek oluyor: karakterler tuzaklardan kurtulmaya çalışırken, siz de onlarla beraber kurtulmak için savaşırsınız. İnsaniyetperverlik ilkesini filme akıtan yönetmen, insan doğasını anlamamız adına sahnelerin arasına çeşitli trükler yerleştirir ve böylece kavramsal öğeler yüzeye çıkar, bu da kafa yormamıza olanak sağlar. Mistik bir havaya bürünen film, rahatsız edici görselleriyle izleyiciyi filmin finaline kadar memnun eder.