Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

Dün gece sona eren 40. Toronto Uluslararası Film Festivali’nin ‘Gece Yarısı Çılgınlığı’ bölümü, gururumuz olan Can Evrenol’un filmi “Baskın”ın öne çıkmasıyla değerli bu yıl. Ama Takashi Miike’nin “Yakuza Apocalypse”indeki kült aktiviteler de görülmeye değerdi. Nihayetinde festivalin 2015 seçkisinden “Baskın”, “The Witch”, “The Nightmare” ve “The Final Girls” özellikle hatırda kalacak.

Yıllar geçtikçe Toronto’nun gece yarısı geleneği daha da zenginleşiyor. Yoğunluk, çeşitlilik derken bir bakmışız 11 festival gününün en iyileri bu seçkiden çıkmış. Colin Geddes’in büyük başarısı rahatça seçim yapmasından kaynaklanıyor, farklı ülke sinemaları da hak edince içeri sızabiliyor. Bu sene “Yanlış Kapı” (“Knock Knock”) ile “Kızıl Tepe”nin (“Crimson Peak”) olmaması bir hayal kırıklığıydı.

KORKU SİNEMASININ ŞAMPİYONLAR LİGİ

Ancak ‘Gece Yarısı Çılgınlığı’ ile onun kardeşi olan ‘Vanguard’ seçkileri tatmin etti. Tüm bölümlere yayılan korku filmleri arasında Amerikalıların medar-ı iftiharları Sundance çıkışlı “The Witch” ile “The Final Girls” olurken, Türkiye’den “Baskın”, Almanya’dan “The Nightmare” (“Der Nachtmahr”) dikkat çekti. Bunlardan üçünün ‘ilk film’ olması şaşkınlık verdi açıkçası…

Can Evrenol’un “Baskın” ile Türkiye’nin güncel siyasi haritasından beslenen referanslarla dolu, capcanlı bir kozmik korku filmine imza atması sevindirici, gurur duyulası bir detaydı. Uluslararası arenada sanat filmleri dışında da iz bırakmamız için bir kapı açtı. Böylece ülke sinemasında çöp ve B-tipi üretiminin arttığı günlerde adeta Şampiyonlar Ligi’nde bir başarı geldi. Oluşan kuyruklar, dinmeyen alkışlar, kulaktan kulağa yayılan ün derken, farklı kafadaki korku dünyasını azımsamamak lazımdı.

SON YILLARIN EN İYİ YARATIK FİLMİ

 

Türkiye’nin “Hellraiser”ını (1987) geçince aslında biçimci gelenekten gidersek Akiz’in “The Nightmare”i ile yüzleşebiliriz. Sara hastalarına önerilmeyecek bir gümbürtü olacağı konusunda beklenmedik bir ‘uyarı’yla başlayan eser ‘normal’ değil. Aksine bir kabus, bir saykodelik düş niyetine okunabilir.

Ama ‘E.T.-Ghoulies’ arası kısa boylu yaratık tanımıyla akılda kalacak. Birçok meslekle uğraşan çok işlevli yönetmen görsel efektle de sevilesi bir tipleme yaratıyor. Filmin Almanya’da parti ve punk kültürünün, gençlerin gece kulübünün artıklarından alegorik bir dil oluşturması güzel. “Possession” (1982) gibi filmleri akla getiren son yılların en iyi yaratık filmine dönüşüyor.

BÜYÜ FİLMLERİNE YENİ BİR SOLUK

Amerikan örneklerine gelirsek Robert Eggers’in “The Witch”i seçkinin en dingin eseriydi. 16. yüzyılda cadılığın, büyünün başlangıcına gidiyor yönetmen. Cadı avının ayyuka çıktığı zamanlarda dışlanan bir ailenin yanında alıyor soluğu. Bergman’ın “Yüz”ü (“Ansiktet”, 1958) ile Kubrick’in “Cinnet”i (“The Shining”, 1980) arasında bir yapının sözünü veriyor. Sanki Bergman, “Cinnet” ile “Blair Cadısı”nı (“The Blair Witch Project”, 1999) bir araya getirmek için çabalamış gibi…

Film, bir hayali an dışında asla katil göstermeden, kamerayı geriye çekerek veya yakına koyarak korkutuyor. Esasen eski yüzyıllardan bir ailenin sorunlarına, Yeni İngiltere’deki sıkıntılı günlerine bakıyor. Az hikaye dışı sesin etkili olduğunda devreye girmesi derken “The Witch”, gerçekten büyü filmleri külliyatında, “Haxan”dan (1922) “Kaya Büyü”ye (“Drag me to Hell”, 2009) uzanan evrende çok can yakacak.

DÖRDÜNCÜ DUVARI YIKAN RETRO DOKULU KORKU-KOMEDİ

The Final Girls”, kitleye sevdiği korku-komedi geleneğini yaşattı. Ama boş bir film de değil. Zira dördüncü duvarın yıkılışını salık veren ‘perdenin içine girme’ meselesini izliyor. “Kahire’nin Mor Gülü” (“The Purple Rose of Cairo”, 1985), “Son Kahraman” (“Last Action Hero”, 1996), “Pek Yakında” (Program Na Winyan Akat”, 2008) gibi eserlerle bildiğimiz formül burada 80’lerin slasher filmlerine uygulanıyor. Kurmaca film ‘Camp Bloodbath’, ‘13. Cuma’ ve ‘Sleepaway Camp’ gibi seriye dönüşen yapıtları hatırlatıyor.

Merceğe ise annesi film yıldızı olan karakter alınıyor. Tesadüflerle kaderi değiştirme, kurban olmama hamleleri müthiş bir enerji salgılıyor. Akerman-Dobrev ikilisinin varlığı derken, filmin yarattığı retro doku ve aşıladığı düelloya girme arzusu çok leziz! Yönetmenin her şeye bir hız katması da günümüzde önemli…

SEÇKİNİN EN İYİ BİLİMKURGU FİLMİ

Aslında bu yılın 10 milyon dolarlık satışla en kazançlı işi Rus bilimkurgu aksiyonu “Hardcore” oldu. Bekmambetov’un yapımcılığındaki iş, seyirci ödülüne de ulaştı. Bir cyborg’un bakış açısı kamerasından geçiyor. Onun hayallerini de gerçeklerini de yansıtan aşamalardan bilgisayar oyunu estetiği filizleniyor.

Sanki ‘Terminatör’ ile ‘Tetikçi’ (‘Crank’) birleşiyor. Sharlto Copley de hediye. Ama bu formül zamanla yorucu hale gelebiliyor. Film, “Into the Forest”, “Mind’s Eye”, “Yakuza Apocalypse”, “Marslı” (“The Martian”) gibi seçkideki diğer bilimkurgularla karşılaşınca ise öne çıkma sevinci yaşamıyor.

CRAVEN’A ELVEDA

Bunlar haricinde aslında denenen formüller çok da tatmin etmedi. Osgood Pekirns ismiyle gelen “The Girl in the Photographs” ve “February”nin slasher filminde ‘fikir’in ötesine gitmemesi netti. Ama bunlardan ilki Wes Craven’a saygı duruşu adına değerliydi. İki şeytan filmi de tatmin etmedi… Ruh hali ve mistisizm depolayan şeytan filmi “Demon” ile metal şarkılarıyla kafa şişiren Avustralya yapımı “The Devil’s Candy”nin aynı programa girmesi ilginçti.

Bruce McDonald’ın “House” serisini akla getiren “Hellions”ı, perili ev klişesini yıktı. “Lace Crater”da ise ‘azrail’ meselesinin etrafına kurulan çok katmanlı örgü yer yer mutlu etti. Bu iki korku-komediyi geçince Jeremy Saulnier’nin “Green Room”da tatsız bir rehine gerilimi, tonu tutturulamamış bir işle çıkagelmesi şaşırtmadı. David Lynch özentisi “Endorpphine”i hiç saymıyrouz. SPL’in gece yarısı kitlesini çıldırtma potansiyelini de…

MIIKE EŞLİĞİNDE UNUTULMAZ ANLAR

Takashi Miike bunlar arasında en deneyimli isimdi. “Yakuza Apocalypse” (“Gokodou Doisensu”) ile onun kült kitleye yakalamak için uzattıkça uzattığı, sonu gelmeyen absürd ve camp yakuza filmlerinden... Kıyamet senaryosunu ise vampirlik, kurbağa adamlık, elektrik ışını, deprem gibi net durmayan şeylerle distopyanın uzağında bir dövüş estetiğiyle tanımlıyor.

Filmin gösteriminde yakuza dövmesi dağıtılması, ayrıca kurbağa adam kılığında birinin sahneye çıkması, dışarıda imza dağıtması ise kült etkinlik adına değerli. Böylece ‘Gece Yarısı Çılgınlığı’ unutulmaz anlar da kazandı. Miike’nin bu bölüme en çok film veren isim olduğunu da eklersek alışkanlık anlaşılacaktır. Elbette Miike ile Craven isimlerinin Evrenol’la bir arada anılması ayrı bir gurur kaynağıydı!