Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Şenay TANRIVERMİŞ/HABERTURK.COM

Berkay Ateş yazarlık, yönetmenlik ve oyunculuk yeteneklerini D22 sahnesinde tiyatro severlere sunarken Abluka filmiyle daha tanınan ve merak uyandıran genç bir sanatçı olarak karşımızda. Çok genç olunca ve popüler üretimler yerine ciddi ciddi sanata meyledince görmemezlikten gelmek gibi bir merakımız vardır bizim. Ancak böylesinin de pek umurunda olmaz, çünkü kazanmak için değil kazandırmak için çalışmayı başarı sayarlar zaten. Yani çok az kişi anlar ama anlayan da yeter. Hatta anlamayan da faydalanır böylesi üretken, mütevazi ve güler yüzlü insanlardan… (Gel gelelim sorular uzun, cevaplar kısa olduysa bundan yazarın çenesinin düşük olduğu sonucuna varılamaz.)

 ‘Umut vaat eden oyuncu’ kimdir Allah aşkına? Bari bir yaş sınırı olsa daha net olmaz mı? Hatta 40 yıl oynayamadığı halde oynadığı için emeğinden dolayı ödül alan büyüklerimiz de çok! Ölçü nedir, ne olmalıdır?


Hiç hakim olmadığım bir konu aslında, tek diyebileceğim hak eden kazansın yeter!

Oyunculuk ölçülebilir değerlerden midir? Ne kadar fizik, kimya, ruh ister?

Mesela matematik gibi kesin sonuçları veya tek doğrusu olan soruları yoktur ancak bir o kadar da matematik, fizik, kimya barındırır. Sanatın büyüleyici tarafı da burada zaten, herkesin duygu ve düşüncesine göre ölçülebilir olması. Tartışılabilir olması. Bundan güzel ilerleme var mı? İşte bu yüzden de bu kadar korkulur zaten.

Genç bir oyuncu olarak oyuncunun hayatını idame ettirmesi mümkün mü? Garsonluk garanti mi? Ne yapsın oyuncu, taş mı yesin? Ya da bu sevdadan vaz mı geçsin? Geçilir mi?


Bu emeğin bir karşılığı olmalı! Usta söylemiş ‘Önce Ekmek’ gelir diye! Yani bu bizim mesleğimiz. Nasıl dönelim bu yoldan? Evet sevda ve fedakarlık ile yapıyoruz ama bu bizim mesleğimiz, okulunu okuduk yıllarca. Böyle bakılması gerekiyor artık. Haklarımız, güvencelerimiz olmalı. Genç bir oyuncu olarak hayatı idame ettirmek tabi ki zor ancak dizilerde oynadığımız zaman rahat ediyoruz.

Abluka’daki Ahmet ile bizi ruhsal bir yolculuğun tarifsiz labirentlerinde gezdirdin. Nasıl çıktı bu karakter?  

Çalıştım. Hep onu anlamak ve hissetmek istedim, bir de Ahmet i çok sevdim, yakın buldum. Korkularını, paranoyalarını, utangaçlığını sahiplendim hep… Kimse olmadan kaldım Ahmet’in evinde, köpekle zaman geçirdim, Ahmet e sarıldım diyebilirim, iyi ki de öyle oldu.

 Ahmet Kafkaesk bir değişimi çok az sözle ve yine de derinlemesine hissettirdi. Bunun ne kadarı sinema? Yani Ahmet tiyatro sahnesinde karakterin dönüşümünü ne kadar verebilir?

Yani iyi ki Ahmet gibi bir karakteri sinemada oynadım çünkü tiyatroda hep daha çok konuşuyor karakterler. Bu sessizliği iyi! Oyun yazan biri olarak her geçen gün sözlerin yerine geçen duyguları gördükçe daha da etkileniyorum. Çoğu sinema diyebilirim.


Kuş Öpücüğü’nü anlatır mısın? Bize farklı ne anlatacak?

Belki yaftaladığımız belki görmezden geldiğimiz bazı yaşamların/insanların televizyon dünyasında ne hale geldiğini anlatıyor. Hem de o an canlı canlı çekilen bir programın içinde bunu deneyimleyen seyirciyle birlikte yaşayarak anlatıyor. Her şeyimiz sömürülüyor işte, duygumuz, düşüncemiz, cebimiz… Bunları traji komik bir halde ortaya koyuyor.

 İçinde olacağın işleri hangi kriterlerle belirliyorsun? Aslında var mı böyle bol alternatifli üretken bir sanat ortamı?

Yazacağım oyunları ben izlesem nasıl olmasını isterdim diyerek kaleme alıyorum, oynayacağım oyun ya da filmlerde ise hikayesi önemli. Bir de tabi kimin hangi sözle nasıl anlatacağı. Bence alternatifli bir sanat üretimi var. Çok oyun, çok film var.

Oyuncunun performansı sadece sahneyle mi kısıtlıdır? Sosyal ve siyasal olaylar karşısında bir rolü olmalı mıdır?

Aslında bu soruya Türkiye de yaşayan bir oyuncu olarak değil de sadece bir ‘insan’ olarak cevap vermek isterim. Bugün, hem de şiddetli bir biçimde barış istemeli her yurttaş. İnsanın rolü büyük artık, oyuncunun tabi ki artık anlatacak daha çok hikayesi, soracak daha binlerce sorusu olmalı ya da benim var! Bütün ülkeye ‘Barışalım’ diye haykırmak isteyecek kadar doluyum!

 Küçük sahnelerde kotarılan devasa oyunlar ve giderek oluşan kemik bir kitle en azından İstanbul için geçerli. Nereye gider bu işin sonu? İyi mi böyle?

Arttıralım el birliği ile. Turne yapmak istiyoruz, kendi alanlarına sıkışıp kalan hikayeler anlatmıyoruz çünkü. Evrensele seslenen bir dil yaratarak hep farklı insanlara ulaşmak istiyoruz. Kemikleşen seyirci topluluğumuz var kesinlikle ancak neden artmasın? Reklama, tanıtıma, ödeneğe ihtiyacı var sanat kurumlarının. Bunlar olmazsa kötüye gider, gitmesin…

Oyunculuğun için kendine ne gibi yatırımlar yapıyorsun? Var mıdır oyuncunun periyodik çalışmaları, olmalı mıdır?

Beni besleyen en güzel şey ara ara uzaklaşmak ve bambaşka yerleri, insanları, kültürleri görmek. Gitmeyi seviyorum, o zaman daha yaşanabilir geliyor kaldığın yer. Marjinallik diye tanımlıyorlar artık belki ama ‘okumak’ diye bir şey vardı, işte o beni çok besliyor. Ayrıca ileriye dönük hedeflerim var mesleki anlamda, bakalım…


Oyuncu olunur mu doğulur mu? Zorla ne kadar olur?

İnsan samimiyetle emek verirse, en güzeli için gayretle çalışırsa her şey olur gibi geliyor bana.

Bu işin tatmini yok, ya da oyunculukta son nokta olarak görülen ufukta ne var? Nedir ütopyan?  

Sonunda tatmin olarak zirveye yerleşeyim gibi bir derdim yok, mesleki anlamda sevdiklerimizle beraber rahatça hikayelerimizi yazıp oynayabileceğimiz, filmlerimizi yaratabileceğimiz, içimizden ne geliyorsa onu yapabileceğimiz özgür günler geceler olursa en güzel ütopya gerçekleşir sanırım.

Değişik karakterlerin ses ve aksanını başarıyla çıkardığından herkes nereli olduğunu merak ediyor? Devamında kara yağız erkeklere yapıştırılan politik bir söylem belki de!  

İstanbul doğumluyum ancak anne tarafım Malatya baba tarafım Ardahanlı.

Evet sordum sordum, kerpetenle zar zor, iddiasız, küçük harfli, kısacık cevaplar aldım ancak çok uzun ve üretkenliği zengin bir ömrü seyirciyle paylaşacağından kimsenin şüphesi olmasın…