Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Ece ULUSUM / HABERTÜRK CUMARTESİ

Her kültür-sanatsever gencin içinde İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nda çalışmak vardır. Bu işe başta bedava konser, film ve tiyatro izleme heyecanıyla başlasalar da kimi bir bakar yıllar sonra vakfın önemli kişilerinden biri olmuş. İKSV’de böyle hikâye çok... Üniversite yıllarında festivallerde yer göstermek için başlayıp rehber olarak işe giren Kerem Ayan, 9 yıldır yardımcısı olduğu Azize Tan’ın yerine geçti ve İstanbul Film Festivali’nin direktörü oldu. Daha görev değişikliği açıklanır açıklanmaz harıl harıl çalışmaya başladı. Geçen yıl festival sansür ve yarışma iptalleriyle çok konuşulmuştu, anlaşılan bu yıl da yenilikleriyle konuşulacak. Ayan ile Şişhane’de buluştuk, sinema odaklı uzun bir sohbet gerçekleştirdik.

■ Klişe bir soruyla başlayalım, İKSV’nin sizin hayatınızdaki yeri nedir?

Makine mühendisliği okuyordum ama sinemaya da ilgim vardı, vakıfta çalışmaya başladım. İlk yeri Yıldız’daydı, o zamanki ortam insanı iyi hissettiriyordu. Rehberdim, her festivalde yer alıyordum. Şimdi de böyle...

■ Ne anılarınız vardır. Festivalde çalıştığınızdan bu yana epey isim geldi, onlarla tanıştınız...

Ne günlerdi. Matrak bir olayım var. Yönetmen Paul Cox Avustralya’dan geliyordu, onu karşılayacaktım. Geldi, sırt çantasıyla, soğuk havaya rağmen sandaletleriyle yorgun argın karşımda duruyordu. Valiz bandının önünde epey bekledik. Dayanamadım “Valiziniz henüz çıkmadı değil mi?” diye sordum. Şaşkın şakın bana dönüp “Valizim yok ki” deyince birden “Niye bekliyoruz o zaman?” dedim. (Gülüyor.)

■ Başka neler oldu?

Özel uçakla Paris’e Catherine Denevue ve Gerard Depardieu’yu almaya gitmiştik, hoşsohbettiler. Anlatması bile havalı. Normalde tanışamayacağım kişilerle takılıyordum ama maddi açıdan geliri pek yoktu.

■ Vay canına, günlerce bu isimlerle vakit geçirdiniz! Ben olsam onlara sürekli sorular sorar, kaydederdim.

Tam tersi oldu. Harvey Keitel geldiğinde epey vakit geçirdik. Bir gün “Hadi sohbet edelim, sesini kaydedeceğim. Bir filme hazırlanıyorum, aksanından yararlanacağım” dedi. Konuştuk. Ardından “Bu yıl Cannes’da olacağım, gel gör” dedi, Cannes’da nasıl bulayım ben seni? (Gülüyor.)

‘YAŞLI BİR FESTİVAL OLMAMALI’

■ Artık İstanbul Film Festivali’nin direktörüsünüz. Hülya Uçansu ve Azize Tan’dan size kalan miraslar neler?

Arkamda 34 yıllık bir miras var. Onların buraya kadar getirdiği festivali daha da ileri götürmeli. Türkiye’nin en iyi uluslararası festivalini yapıyoruz. Mütevazı olmak gerek ama gerçek bu. Festival her yıl kendini geliştiriyor. Şimdi bakmamız gereken şey: “Nasıl daha fazla çağa ayak uydururuz?” Yaşlı bir festival olmamalı; genç ve ilginç olmalı.

■ Festivalde neler değişecek?

Kısa film yarışmasına başlıyoruz, genç nesle yakın olmak istiyoruz. İlk kez deneysel sinema alanımız olacak. Her şeyi en başından alacağız. 70’li yılların avangart Amerikan sinemasının en iyi örnekleri ve olmazsa olmaz filmlerle bölümü başlatıyoruz. Bütün filmleri 16 mm’den göstereceğiz; çekildiği şartlarda izlenilsin istiyoruz.

‘İSTANBUL BİR TEK TAKSİM’DEN İBARET DEĞİL’

■ Festival günleri kısaldı.

Evet. Dünya standartlarına getirdik, biz de 11 gün olduk. Sahi bir de festivali İstanbul’un dört bir yanına taşımak istiyoruz. Belediyelerle konuşuyoruz, festivalin son hafta sonunda farklı yerlerde gösterimler olacak. İstanbul bir tek Taksim’den ibaret değil.

■ Bu yıldan söz ettiniz peki ya direktörlüğünüz boyunca gerçekleştirme hayalini kurduğunuz neler var?

Vay... “Sinema sektörünü daha fazla geliştirebiliriz?” sorusunun cevabını arıyoruz. İstanbul’un coğrafi konumu çok iyi. Şehri bir film pazarı yapma hayalimiz var; Avrupa’dan gelenler filmlerini İstanbul’da satsın. Çünkü Avrupalıların kolay ulaşamayacakları yerlere biz daha kolay ulaşabiliriz. Bir de keşke çok daha büyük bir uluslararası yarışma yapabilsek. Dünyada daha fazla saygınlık kazanmalıyız.

‘FESTİVAL ALIŞKANLIKTIR’

■ Türk filmlerinde komediye nur yağdı, gişe rekorları kırıldı. İstanbul Film Festivali ve Filmekimi’nde genelde meselesi olan filmler yer var, ilgi çok. Kim bu kitle?

Dünya depresif, insanlar gülmek istiyor... Festival alışkanlıktır. Gelenler bu etkinlikle vakit geçiriyor, tanıdıkları görüyor ve iyi filmler seyredeceğini biliyor. ‘Festivalde görme’ kafası diye bir şey var. Belki bu evinde internette ya da DVD’den film izleyen bir kitle. Bizde bir film gösteriliyor, millet bilet için kapı baca kırıyor. Birkaç hafta sonra o film, her sinema salonunda çıkıyor ama kimse gitmiyor. Filmekimi’nde herkes “Carol”ı soruyordu bize. Vizyona girdi, bakalım kaç kişi seyredecek...

■ Uluslararası festivallerde Türk sineması hakkında neler konuşuluyor?

“Türk filmi” denince artık akıllarda olumlu bir şeyler canlanıyor. Artık bir kitle var. Fakat bu filmler oralarda ne kadar vizyona çıkıyor o da ayrı bir konu...

■ Aynı kurumdan en küçük görevden, direktörlüğe yükseldiniz. Gençlere ne tavsiye edersiniz?

Sevdikleri işi yapsınlar. Hiç olmadı sevdiği şeyle ilgili bir iş. Fransa’dayken bir mağazada DVD film satıyordum.

'DICAPRIO DA ALSIN ARTIK ŞU OSCAR'I'

■ Onur ödüllerini alan isimlerin üçü normal kadın... Şu sıra konuşulan sinemadaki erkek hegemonyasıyla bir ilgisi var mı?

Sinemada kadın konusu önemli. Kadınlarla erkekler arasında eşitsizlik var. Biliyor musun, İsveç’te yeni bir sistemden söz ediliyor: Filmde iki kadının diyaloğu olmak zorunda ve o diyalogda erkeklerden bahsetmeleri yasak. Artık yeni oluşumlar var. Biz de bunlara dikkat çekmek istiyoruz. Ödüller denk geldi, iyi oldu...

■ Madem sinema konuşuyoruz, Oscar favorilerinizi de sorayım.

Çok beceriksizim bu konuda, tutturamıyorum. Favorim “Carol”dı ama gözde değil. Leonardo DiCaprio da alsın artık şu Oscar’ı. Yabancı filmlerden de “Son of Sau”l ya da “Mustang” olur gibi. Cannes’da izledim, dakikalarca alkışlandı.