Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Kübra PAR / GAZETE HABERTÜRK
Fotoğraflar: Mehmet Kaçmaz

Geleneksel mevlevi sufi müziğinin dünyaca ünlü ustası Kudsi Erguner’in, “Bir Neyzen, İki Derya” adlı nehir söyleşisi kitabı yakında okurla buluşacak. Kitapta, “Tasavvufun özü nedir? Mevlânâ ve Şems kimdir? Mevlevilik ve Cerrahilik Türkiye’de nasıl bir serüven geçirmiştir?” gibi sorulara cevap aranıyor. Yeni doğan yeğeninin ismini kulağına üflemek için bir günlüğüne İstanbul’a gelen Kudsi Erguner’i kaldığı otelde yakaladım ve “Tasavvuf bize arınmamızı söylüyor diyorsunuz ama terör saldırıları, kutuplaşmalar ve büyük korkular yaşadığımız bir atmosferde bunu nasıl başaracağız?” diye sordum..

 Uzun yıllardır Fransa’da yaşıyorsunuz. Oradan Türkiye’ye baktığınızda ne görüyorsunuz?

Sadece Türkiye’nin değil, dünyanın içine girdiği bir girdap var. Gönül isterdi ki Türkiye buna karşı daha dayanıklı olsun. Medeniyet adı altında kendini o girdabın içine atıverdi. Baktığımda içim acıyor. Başka ülkelere yerleşen insanlarda bu duygu vardır. Bir yanda hayalimizde bıraktığımız Türkiye var, diğer yanda bugünkü realite... “Benim bıraktığım Türkiye bu değildi” diyorsunuz. Bazı değerleri kaybediyoruz.

Hangi değerleri kaybediyoruz?

İnsani değerler... Yaşam şekli... Dün Bostancı’da deniz otobüsüne bindim, oradaki insanlar benim ülkemin insanları değildi sanki... Bambaşka bir insan kitlesi... Bu bir değişim. İçerideki değişimin yansıması...

Ne kaybetti Türk insanı?

Huzurumuzu kaybettik. Tüketim toplumunda tatmin edilmesi giderek güçleşen hırslarımızla büyüyen bir huzursuzluk yaşıyoruz.

DÜN REVAÇTA OLAN BUGÜN TEHLİKELİ OLARAK GÖRÜLÜYOR’

Bir söyleşinizde “Batılılaşacağız, eski kültürü inkâr edeceğiz derken daha yoz, estetikten uzak, cahil bir ortamla yüz yüze kaldık” diyorsunuz...

Türk toplumunun ağır bir şizofreni geçirdiğine inanıyorum. Devamlı değişen bir ortam var. Siyasi olarak dün revaçta olan bir şey, ertesi gün birdenbire kaçınılması gereken bir tehlike olarak sunuluyor. Veya dün kaçınılması gereken şey, bugün “Ben de onlardanım” denilen bir şeye dönüşüyor. Bu o kadar hızlı bir değişim ki insanların neye tutunacağı belli değil. Bu da şizofrenik bir ortam yaratıyor. Kültürel bir çöküntü var. Hürriyet yoksunluğu var. Ama Türkiye bunu yaşarken yalnız değil. Bütün Arap dünyası, bütün İslam dünyası da aynı krizi yaşıyor.

İSLAMCI YA DA BATICI ENTELEKTÜEL YOK’

Bugün Batılılaşmanın karşısına neyi koyuyoruz?

Türk toplumuna sürekli birtakım istikametler verilmeye çalışılıyor. Bir siyasi kanat geliyor; “Batılı olman lazım” diyor. Diğeri aksini söylüyor. İkisi de yanlış. Bir toplum kendi tabiatı içinde gelişmeli. Dün “Mozart dinlersen medeni olursun” diyen iktidarla, bugün “Itri ya da Dede Efendi dinlersen daha medeni olursun” diyen iktidar arasında hiçbir fark yok.

Bu kutuplaşmayı nasıl aşarız?

Babamın zamanı iki kanatlı kuş gibiydi. Doğu ve Batı kültürüne hâkimlerdi. Arapça ve Farsça bilirlerdi ama yanında Fransızca da bilirlerdi. Cumhuriyet’in hatalarından biri o kuşun kanadını kırmış olmasıydı. Doğu kanadını kırdıkları için o kuş uçamadı. Muhafazakâr çevrenin yetiştirdiği entelektüeller de sadece bir cepheden gidiyor. Batıcılarsa muhafazakâr kesime arkasını dönüyor. Şartlanmaların dışına çıkabilecek, ufku geniş insanlara ihtiyacımız var. Toplumu bunlar değiştirecek. Fikir insanlarının yetişmesi gerekiyor. Ortada İslamcı ya da Batıcı entelektüel yok. Platon “Sanatkârlar toplumun doktorudur” der. Bu toplum hastaysa şu anda doktoru yok. Sadece kutuplaşmalar oluyor. Kimse neden doğru olduğunu açıklayamıyor. Orta yol bulmak şu anda zor. Güçlü insanlar yetişmesi gerekiyor.

YENİ TÜRKİYE MAKYAJ YAPILMIŞ BİR CENAZEDİR’

Türk insanının ciddi bir kişilik problemi var” demişsiniz...

Türk toplumu, çok kültürlü bir imparatorluğun kalıntısıdır. Bunu devlet eliyle tek ses haline getirmeye kalkarsanız ya alttan bir patlama gelir ya da birtakım şeyleri yok edersiniz.

Yeni Türkiye’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tarihte eskiyi yeni diye satmaya çalışan bir biz varız. Yeni Türkiye söylemi, makyaj yapılmış bir cenazedir. Ölüyü diriltmek yerine yenisinin doğmasını teşvik etmek gerekiyor.

HER AN FELAKETİN EŞİĞİNDEYMİŞİZ GİBİ BİR PANİK HALİNDE YAŞIYORUZ’

Kitapta “Tasavvuf bize der ki insan kendini hırs ve heveslerinden arındırmalı. Bu potansiyel hepimizde var ama üzeri

mizdeki perdeleri kaldırmadıkça arınmak mümkün değil” ifadesini kullanıyorsunuz. Dünyanın bugünkü halinde üzerimizdeki perdeleri kaldırmamız ne kadar mümkün?

Tarihe baktığımızda, şu anda yaşananlardan çok daha kötüleri yaşanmış. Ama eskiden olaylar nerede yaşanmışsa sadece o bölgede kalıyordu. Bugünse global bir yapı var. Suriye’de olup biteni burada da hissediyoruz. Dolayısıyla sanki her an bir felaketin önündeymişiz gibi panik halinde yaşıyoruz. Öte yandan, yaşadığımız tüketim toplumunun insanlara yapay olarak dayattığı ihtiyaçlar var. Bir kadın düşünün; marka giyinmeyi ihtiyaç olarak görüyor. Tüketim toplumu, yeni hırslar doğuruyor. Bununla mücadele edebilmek çok büyük bir güç istiyor. Bugünkü medeniyetin sorunu, güçlü değil zayıf insan yaratması.

Güçlü insanın tarifi nedir?

Her hevesine kapılmayan, icabında kendi arzularını frenleyebilen, nefsini inançlarına göre adapte edebilen insan güçlü insandır. Halbuki bugünkü tüketim toplumunun bütün sermayesi, her teklif edilen şeye karşı “Buna sahip olmalıyım” diyen zayıf insanlar... Bütün dini toplumların temelinde yarına güvenle bakmak vardır. Oysa bugünkü medeniyet bize sürekli yarınımızdan korkmamız gerektiğini söylüyor. Bir korku yaratmak zorunda ki o korkuyla sigorta yaptıralım, ihtiyacımız olmayan şeyleri bir köşeye atalım. Bütün bunlar insanın kendi iç dünyasındaki dengeyi bozuyor.

ZEVKİ GELİŞMİŞ İNSANIMIZ KALMADI’

Muhafazakâr kesim beni konser vermeye çağırıyor ama çoğunun sünnet düğünü dışında müzik zevki yok” demiştiniz. Son dönemde eski değerleri yeniden keşfetme trendi başladı. Özellikle muhafazakâr kesimin bu ilgisi bir fırsat olarak değerlendirilemez mi?

Ben iki dönemi de yaşamış bir insanım. Müziğimizin yasak olduğu dönemi de yaşadım, bugünü de yaşıyorum. Her toplumun yüksek evrensel bir kültür üretimi vardır. Nasıl ki Almanların Bach’ı varsa bizim de Itri’miz, Dede Efendi’miz olmuş. “Ben Almansam Bach’dan, Türksem Itri’den hoşlanmalıyım” demek yanlış. Bunlar evrensel değerler. “Mozart dinleyip zevk alıyorum” diyen birinin Itri’yi dinlerken de aynı zevki alması lazım. Bizim sorunumuz şu, zevki gelişmiş insanımız kalmadı. Bugün “Itri dinliyorum” diyen de Itri’den anlamıyor. “Mozart, Wagner dinliyorum” diyen de anlamıyor. Bunlar sadece siyasi duruşlar.

Muhafazakâr kesim dışındakiler kitsch değil mi?

Tanzimat’tan beri Batılılaşmış kesime “Cumhuriyet aristokratları” diyorum. Arada bir yeni zenginler de var. Onlar da Mackintosh sandalyenin yanına plastik sandalye koyabiliyor. İkisini de aynı değerde görüyor. işlevine ve fiyata göre değer veriyorlar. Bu, beğeni meselesi değil. Taşra insanı büyük şehre ayak uydurmaya çalışıyor. Bu daha fena bir kitsch’lik ortaya çıkarıyor. Arap emirliklerindeki yaşam tarzı gündeme geliyor.

Muhafazakâr kesim beni konser vermeye çağırıyor ama çoğunun sünnet düğünü dışında müzik zevki yok” demiştiniz. Son dönemde eski değerleri yeniden keşfetme trendi başladı. Özellikle muhafazakâr kesimin bu ilgisi bir fırsat olarak değerlendirilemez mi?

Ben iki dönemi de yaşamış bir insanım. Müziğimizin yasak olduğu dönemi de yaşadım, bugünü de yaşıyorum. Her toplumun yüksek evrensel bir kültür üretimi vardır. Nasıl ki Almanların Bach’ı varsa bizim de Itri’miz, Dede Efendi’miz olmuş. “Ben Almansam Bach’dan, Türksem Itri’den hoşlanmalıyım” demek yanlış. Bunlar evrensel değerler. “Mozart dinleyip zevk alıyorum” diyen birinin Itri’yi dinlerken de aynı zevki alması lazım. Bizim sorunumuz şu, zevki gelişmiş insanımız kalmadı. Bugün “Itri dinliyorum” diyen de Itri’den anlamıyor. “Mozart, Wagner dinliyorum” diyen de anlamıyor. Bunlar sadece siyasi duruşlar.

Muhafazakâr kesim dışındakiler kitsch değil mi?

Tanzimat’tan beri Batılılaşmış kesime “Cumhuriyet aristokratları” diyorum. Arada bir yeni zenginler de var. Onlar da Mackintosh sandalyenin yanına plastik sandalye koyabiliyor. İkisini de aynı değerde görüyor. işlevine ve fiyata göre değer veriyorlar. Bu, beğeni meselesi değil. Taşra insanı büyük şehre ayak uydurmaya çalışıyor. Bu daha fena bir kitsch’lik ortaya çıkarıyor. Arap emirliklerindeki yaşam tarzı gündeme geliyor.

AHMET ÖZHAN GAZİNO TASAVVUFÇUSU’

Siz bu yeni Mevlânâ popülizmine de çok kızıyorsunuz... “İçinde müzik kullanılan tek tebligat Mevlevilik ama şimdi lazer ışıklarıyla dumanlar arasında dini tangolar eşliğinde icra ediliyor. Buna da ‘Çüş’ diyen yok” diyorsunuz...

Kızmıyorum, komik buluyorum! Konya’da bir Mevlânâ gösterisi seyrettim. Futbol sahasında, lazerler ve dumanlar eşliğinde 400 kişi dönüyordu. Arkada da Ahmet Özhan vardı. Gazino tasavvufçusu... İzlediğim gösteri Arjantin tangosunu andırıyordu. Makamsal bir şey yoktu. Mevlânâ Yılı bu gösteriyle bitti. O manzara bugünün Türkiye’sinin tasavvufunu anlatıyor! Mevlânâ 1950’li yıllardan sonra bir siyasi malzeme haline geldi. 50’li yıllarda Demokrat Parti’nin eski kültüre açılımının bir simgesi olarak görüldü. Özal’dan sonra bir siyasi slogan haline geldi. “Ne olursan ol gel; ister sağcı ol, ister komünist, bizim partide sana göre bir avanta var” şeklinde! Keşke bunlar olmasaydı. Bunlar, Mevlânâ’nın ve Mevlevi tarikatının bize verebileceklerinin kapısını açmıyor, tersine kapatıyor. Tabii gelişmeler değil. Din de tüketimin bir parçası haline geliyor. Kimse, kalkıp bugün Mevlevilik adı altında yapılanların Mevlevilik olduğunu iddia etmesin...

Ahmet Özhan’a neden “Gazinocu” diyorsunuz?

Kültür dünyası ve yetiştiği ortam o. Sonradan tasavvufa sardı. Ahmet Özhan’ın sanat müdürlüğünü yaptığı, devletin 100’ün üzerinde memur sanatçıya maaş verdiği bir Tarihi Türk Musikisi Kurumu var. Ahmet Bey öne çıkıyor. Bir ilahi okuyor. Arkasındaki 90 kişi de onu tekrarlıyor. Verilen imkânı böyle değerlendirmek emanete hıyanettir.