Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

Kübra PAR / GAZETE HABERTÜRK
Fotoğraflar: Ece Oğultürk

Üniversitelerde başörtüsü yasağı, katsayı uygulaması, akademisyenler hakkında açılan irtica soruşturmaları... Tüm bu tartışmalı uygulamaların icrasında başrol oynayan, 28 Şubat döneminin simge isimlerinden eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz hayatını anlatan bir kitap kaleme aldı. “Aklımdan Başka Silahım Yok ki!” adını taşıyan kitap, Ergenekon davası ve 28 Şubat Soruşturması kapsamındaki suçlamalara karşı bir ‘öz savunma’ niteliği taşıyor. Aynı zamanda dönemin önemli isimleriyle ilgili ilginç anekdotlarıyla dikkat çekiyor. Gürüz’ün aradan geçen yıllarda nasıl bir muhasebe yaptığını merak ettim ve ‘Pişman mısınız?’ diye sormak üzere kapısını çaldım...

Kemal Gürüz deyince aklımıza üniversitede türban yasağı geliyor...

Eskiden türban diye bir şey yoktu. Birdenbire ortaya çıktı. Yasaklanmasının doğru olup olmaması konusunda herkesin muhasebe yapması gerekiyor. 1995’te göreve başladığımda türban meselesi kapanmıştı. Bu meselenin insan haklarıyla ilgisi yoktur. Siyasi bir meseledir. Türban konusunu başlatanlar rektörler değil, Erbakan’dır. Bunun şahidi de Köksal Toptan’dır. Beşir Atalay’a da sorabilirsiniz.

Kitapta bu mesele 1968’de Ali Babacan’ın halası Hatice Babacan’ın Ankara İlahiyat Fakültesi’ne türbanla girmekte ısrar etmesiyle başladı diye anlatmışsınız.

Evet, hatta Beşir Atalay’ın da etkisi var. 1985’te rektör oldum. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’di. Başbakan Turgut Özal’dı. Biri koyu türbancı, diğeri muhalif görünüyordu. İhsan Doğramacı ikisinin arasındaydı. Bir öyle bir böyleydi. Türban lafını ilk kez İhsan Doğramacı uydurdu. “Mevhibe Hanım gibi başlarını bağlasalar” dedi. Bu uluorta tartışılacak bir konu değildi. İlahiyatçılara, üniversitelere sorulup karar verilmesi ve devletin tüm kurumlarıyla birlikte o kararın arkasında durması gerekirdi. Bu yapılmadı. Biz rektörler olarak bu konuyu kucağımızda bulduk. Türban meselesi insan hakkından ziyade rejimi hedefleyen bir olaydı. Buna hiç şüphem yok.

Neden insan hakkı olarak değil de rejimi tehdit eden sembol olarak görüyorsunuz?

Anayasa Mahkemesi (AYM),Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Danıştay’ın bu konuda çok kesin kararları var. Dini semboller meselesi bütün dünyada tartışılıyor. ‘Başını bağlayan dindardır, diğerleri dinsiz’ gibi ayrımlar toplumlarda büyük sıkıntılara neden oluyor.

Bir kadın bireysel olarak başını örtmek istiyorsa bunun başkalarına ne zararı olabilir?

Her toplumda insanların özel çevresi vardır. Orada ne isterse yapar. Ama kamusal çevrenin kuralları vardır. Türban yasağını üniversiteler değil AYM koydu. Bakın bugün hâlâ Meclis’te serbest olduğuna dair kanun çıkaramıyorlar. Çünkü AYM’nin kararı var.

 

KİMSENİN HAYATINI KARARTMADIM’

Onca genç kızın hayatını karartmakla suçlanıyorsunuz. Vicdan azabı hissettiğiniz oluyor mu?

Asla! Kimsenin hayatını karartmadım. Herkes hayatına devam etti.

Ama onlarca öğrenci üniversiteyi bıraktı...

Şahsi kararlarıydı. AYM, diğer yargı organları ve AİHM kararlarını uyguladığım için neden vicdan azabı duyayım? Türban yüzünden okuldan atılan öğrenci sayısı yok denecek kadar azdır.

28 ŞUBAT DARBE DEĞİLDİ’

Geri dönüp baktığınızda 28 Şubat dönemini nasıl görüyorsunuz?

28 Şubat’ın çoğu fazla konuşmaktan kaynaklandı. Ortada bir şey yoktu. “Gazetecilere bilmem ne yapıldı” deniyor. Yapıldıysa işgüzarlık olmuş. Çiller’in danışmanı Mehmet Bican “Ne darbesi? Bizimki darbe olacak diye Erbakan’a baskı yapıp başbakanlığı almaya çalışıyordu” dedi.

YÖK Başkanı olduğunuz döneme dair tartışmalardan biri de katsayı meselesi.

O çok teknik bir konuydu. İmam hatiplerle ilgisi yoktu. Mesleki eğitimde yetişenlerin gidebileceği yer bellidir. Katsayı bunun için getirildi. Anayasa’ya göre imam hatip liseleri meslek lisesidir.

Ama asıl niyetinizin imam hatiplerin önünü kesmek olduğu düşünülüyor...

Ne söylerlerse söylesinler. O kadar şey yaptılar, katsayıyı kaldırdılar ama imam hatipler yine sonuncu oluyor. Gençlere doğru şeyler söylemek gerekiyor. Her toplumda genel yetenek dağılımı vardır. Önemli olan insanları iş sahibi yapmaktır.

Katsayı uygulamasını Çevik Bir istediği için yaptığınız doğru mu?

“Çevik Bir emretti, Kemal Gürüz yaptı” diye yazılar yazdılar. Bunu diyenler ahlaksızdır. Katsayı çalışmalarına YÖK başkanı olduğumun ertesi günü başladım. Her önüne gelen meslek lisesi mezunu mühendislik veya tıp veya hukuk okumanın peşindeydi. Motor tekniker mezunu mühendis olmak peşindeydi. Dünyada böyle bir sistem yok. Çalışmayı 1998 yılı Mayıs ayında bitirdik. Haziran’da 2. basamak sınavı olacağı için Ağustosta açıklamak istedik. Fakat Mayıs ayında Abbas Güçlü Milliyet’te sürmanşet haberini yaptı. Ortalık bir anda karıştı. Askerler de Milliyet’ten öğrendi. Dershaneciler askerleri doldurdu.

Ne diye doldurdular?

Harp okulları bizim sınav puanlarımızı kullanarak öğrenci alıyordu. GATA doğrudan sınav sistemiyle alıyordu. Askerler bu yüzden hassastı. Bunu duyunca da telaşlanmışlar. 14 Temmuz 1998’de bir yazı geldi. Çevik Bir’in o yazıda bahsettiği katsayı, orta öğretimin ağırlığının artırılmasını belirleyen katsayıydı, ağırlıklı orta öğretim başarı puanının çarpıldığı, yani tartışma konusu olan katsayı değildi.

O yazıda size ne diyordu?

Ağırlığı artırmamızı istemedi. Yani bizim yaptığımızın tam tersini savunuyorlardı.

Siz ne cevap verdiniz?

Onunla hayatımda ilk kez karşılaşmıştım. “Sizi ilgilendirmez” dedim. Çok kibar bir insandı. “Siz bilirsiniz. Karar sizindir” dedi.

 

‘CELAL ŞENGÖR’Ü YAKINDAN TANIMALI’

-Celal Şengör’ün 12 Eylül’le ilgili sözleri çok yankı uyandırdı. Yakın arkadaşı olarak siz ne düşünüyorsunuz?

Celal’i yakından tanımak gerekiyor. Bence Celal, Türklerin yetiştirdiği en büyük bilim insanıdır. Büyük insanların zaman zaman saçmalama hakları vardır. Türkiye’de bu hakka sahip 4 büyük adam vardır. 1 numara Celal Şengör, 2 numara Orhan Pamuk, 3 numara İlber Ortaylı, 4 numara da Fazıl Say. Celal’in sözlerine gelince, söylediklerine katılmıyorum. 12 Eylül’ün olduğu gün anarşinin bitmesi benim de hoşuma gitti fakat uzun vadedeki zararları çok büyük oldu. 12 Eylül’ün en büyük zararı merkez sağı çökertmesi oldu. Adalet Partisi’yle CHP, cumhuriyete hayat veren iki akımdı. Bu ikisini kırdılar. Sonra olanlar oldu...

MEHMET BEKÂROĞLU ATATÜRK’E KÂFİR DEDİ, TÜRK BAYRAĞINI İNDİRTTİ’

Kitapta Mehmet Bekaroğlu’na da kızıyorsunuz.

Atatürk’e “Kefere (kafir) Kemal” demişti. “Su Üzerinde Yürümek” diye bir yazı yazıyor. Humeyni’ye methiyeler diziyor. Atatürk’e kafir diyor. 4 Mart 1996’da YÖK başkanı sıfatımla hakkında Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundum. Ayrıca üniversitede Türk bayrağını indirmiş bir adamdır. İfadesinde “İroni yaptım” dedi. Öylelikle kurtuldu. İstediği televizyonda yüzleşmeye hazırım. O CHP’de olduğu sürece CHP’ye oy vermeyeceğim.

Bir de Ruhban Okulu meselesi var.

Hayatımda en gurur duyduğum işlerden biridir. Ruhban Okulu 1970’e kadar açıktı. 12 Mart döneminde özel okullar kapatılırken sırf Süleyman Demirel’in kardeşinin okulu kapansın diye o okulu da kapattılar. 2000 yılının Mayıs ayında Sayın Demirel beni köşke çağırdı. “Ruhban okulu bütün dış ilişkilerimizi zehirliyor. Saçma sapan bir iş. Bir formül bulun Türkiye’yi bundan kurtarın” dedi. O sırada yanımızda Feridun Sinirlioğlu ve Demirel’in danışmanı Mehmet Ali Bayar da vardı. Patrik’le toplantı yaptık. Görüşme 12 saat sürdü. Bir formül üzerinde el sıkıştık. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi içinde Ortodoks Teolojisi bölümü kurulacaktı. Ruhban Okulu da bu programın uygulama ve araştırma merkezi olacaktı. O gün için çok cazipti. Bu konu yüzünden bana 3 yıl hapis cezası verdiler.

Neden?

Ruhban Okulu ile ilgili yazışmaları bir dosyada topladım. YÖK’ten ayrılırken dosyalarımı eve getirdim. Ergenekon terör örgütüne üye olduğum gerekçesiyle evimi bastıklarında o belgeleri buldular. Devletin güvenliğine ait resmi belgeleri temin ettim diye 3 sene hapis cezası verdiler.

Size yapılanların paralel yapı operasyonu olduğu iddiasına ne diyorsunuz?

Ona mahkemeler karar verecek. Ergenekon’u hâlâ anlamadım. “Uyurgezer miyim” diyordum...

‘BİRKAÇ KEZ İNTİHARA TEŞEBBÜS ETTİM’

-Hayatınızı anlattığınız bu kitap bana bir hayat muhasebesinden çok öz savunma gibi geldi...

Yazarken muhasebe ya da savunma yapmayı düşünmedim. Benim zamanımda YÖK’te çok ciddi işler yapıldı. Bunları kamuoyuna doğru düzgün anlatmak gerekiyordu. YÖK de ben de savunulması gereken bir şey yapmadık. Şimdi olsa yine yaptıklarımın aynısını yapardım.

‘PİŞMAN DEĞİLİM’

-Hiç pişman olduğunuz bir şey yok mu?

Türk milli eğitim sistemi öyle bir halde ki şu anda da herkes bas bas bağırıyor. Bugün olsa yine aynılarını yapardım.

-Hapishane günlerinde intihara teşebbüs ettiğiniz doğru mu?

Hapishane o kadar kötüydü ki buradan çıkışın tek yolu ölüm diye düşündüm. Birkaç kez denedim, başarılı olamadım. Kapatılmak feci bir duyguydu. Yemek yiyemedim. Bir türlü vakit geçmiyordu. Tanımadığım 2 kişiyle aynı koğuşta kalıyordum. Sürekli sigara içiyorlardı. Vakit geçsin diye hayatımı yazmaya başladım. Yazmasaydım oraya nasıl dayanırdım bilmiyorum.