Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

ARZU ÇEVİKALP/ acevikalp@haberturk.com

Bağımsız film festivali başladı ve neredeyse bitmek üzere… Festival birkaç gün sonra yerini Akademi ödüllerine bırakacak ve yeni bir heyecan başlayacak. O heyecandan önce biraz bağımsız filmlerle sinemaseverlerin kafalarını biraz da olsun dağıtmak gerek diye düşünerek festivale dair bazı görüşlerimi paylaştım. Bazı izlediğim filmleri listeye ekleyemedim, artık onlar Oscar’dan sonraya kaldı. İrdelemek istediğim iki film var onları daha sonra detaylı olarak kaleme alacağım.


Her yıl If başlamadan önce içim kıpır kıpır olurdu, ancak bu yıl olmadı. Peki, neden? Türkiye’deki kötücül olaylar bunun en önemli müsebbibi… Bunun dışında; Festivali Caddebostan Kültür Merkezinde seyreden bir yazar olarak kültürel etkinliklerden ve bazı filmlerden ne yazık ki uzağım. Gönül isterdi ki, bu tarafta (Anadolu Yakası) da benzer etkinlikler yapılsın. Ülkemizde yaşanan olaylar nedeniyle her an bomba patlayacak diye karşıya geçmeye korkan eminim ki birçok insan var. Onlardan biriyim demiyorum ancak festivalin kalbinin sadece karşı tarafta atması bazen içimi acıtıyor.
Örneğin “True Blood” dizisinin Eric Northman’ı, nam-ı diğer Alexander Skarsgård festival için İstanbul’a geldi ve kendisini göremedim. Daha buna benzer bir sürü etkinlikten söz edebilirim. Bir sinemasever ve yazar olarak kar çamur demeden tabi ki her yere koşarız, lakin bu tarafın da biraz canlanması gerekiyor. Çok fazla sanat aşığının olduğunu bildiğimiz için onların gönlünü kazanmak önem arz ediyor, özellikle de bu kadar sorunla karşı karşıyayken… Şunu da söylemeden es geçmek istemiyorum: bu yıl geçen yıla nazaran festivale katılım biraz az, geçen yıl büyük bir coşku vardı, bu yıl maalesef o coşkuyu göremedim. Belki de CKM’de izlediğim içindir kimbilir… Gerçi geçen sene CKM çok kalabalıktı ve filmlere yer bulunmuyordu.

Buraya kadar her şeyi güzel bir şekilde anlattığımıza göre şimdi de sıra festivalin reklam filminin neden diğer yıllara göre çok fazla konuşulmadığını yazmaya… İki yıl üst üste gelen mesajlı reklam filmini perdede görmeyi beklerken biraz hüzünlendik ve sorgulamaya başladık. Uzun süredir sıkıntılı olaylarla uğraşıyoruz, belki de ucu başka yere dokunmasın diye öyle bir değişiklik yapılmıştır. Yalnız şu bir gerçek ki, 2016’nın If’i etkinlik anlamında oldukça başarılı. 2016 etkinlik yılı olmuş demek… Lafı fazla dolandırmadan gelelim izlediğim filmlere… İzlediğim filmler arasında en çok tuttuğum Gala bölümündeki “İki Arkadaş” (Les Deux Amix) oldu.

FİLMLERDEN KISA KISA…

Şov Dünyası/ Entertainmant: Kendini şovmen ve komedi ustası sanan hayalperest bir kaybedenin hikayesini anlatan, aşırı şekilde sıkan ve yavaş ilerleyen vasat ötesi bir film. Gerçeküstü bir film olacakken, ona teğet geçerek yolunu kaybedip, izleyiciyi boğazlıyor sanki… Bir an önce o Çin işkencesinden kurtulmak istiyorsunuz. Hatta daha da ileri gidersek; başınıza bir silah dayayıp sonlandırayım bu filmi diye haykırıyor olmanız kuvvetle muhtemel. Sözün özü; seyirciyi çılgına çeviren azap müzikleriyle beraber hikâyeden gitgide uzaklaşıp, yönetmenin ne anlatmak istediğine dair en ufacık bir fikriniz olmadığına kanaat getiriyorsunuz.

Doğrusunu söylemek gerekirse; film David Lynch’e atıfta bulunuyor, ama başarılı olamıyor; çünkü Lynch’in filmleriyle uzaktan yakından ilgisi yok. Gerçeküstücülük bu kadar basit bir biçimde anlatılmamalı. Bir de sırf Şov dünyası mantığını vurgulamak için araya giren renkli sahneler (sarı, mavi, kırmızı) filmin akışına bir hayli gölge düşürüyor. Genel itibariyle film bize poker surat komedisini aktarmak istese de, konu bambaşka yerlere saparak bir bilinmezliğe doğru yol alıyor. Genel itibariyle film; şovmen olmak isteyen adamın kendini Tv’de görmek isteyişini yanlış trüklerle ortaya koyarak başarısızlığının altını çiziyor.

Suikastçı: Nuri Bilge Ceylan gibi uzun ve başarılı kadrajlarla örülü olan film Çin kültürünü ve geleneğini burnumuzun dibine dayayıp asıl anlatacağı meseleden uzaklaşarak seyirciye sıkıcı bir hikâye bırakıyor. Filmin en kötü yanı sıkıcı oluşundan ötürü sabrımızın sınırlarını zorluyor oluşu. Görsellik her ne kadar kusursuz olsa da, içerik için üzülerek belirtiyoruz ki, aynısını söylemek zor. Kültür açısından belki bazı bilgiler edindik, ama film adıyla kesinlikle müsemma değil. Suikast filmi beklerken, perdede bambaşka bir film aktı. Çin dansı ve o meşhur Çin evleri bizi şenlendirdi belki, ama hep bir sonraki sahnede ne olacak diye düşündük ve hiçbir şey olmadı. Şayet filmde bazı usta işi kılıç sahneleri olmasaydı filme Razzie ödülü verirdik, en azından o sahneler biraz da olsa filmi kurtardı. Filme gitmeden evvel filmin Cannes’da gösterildiğine ve festivalin en iyilerinden biri  olduğuna dair bir yazı okumuştum, ama her nedense abartıldığını düşünüyorum. Hatta film, Sight & Sound Dergisi tarafından “2015’in En İyi Filmi” seçilmiş. Yönetmenlik anlamında kusursuz bir iş olduğu aşikâr, ancak bir bütün olarak ele aldığımızda netice pek iç açıcı değil. Böyle bir filmde bir iki tane kanlı sahne olması gerekirken onu da göremeyince filme dair aklımızda hiçbir şey kalmadı. Bazı medya sitelerinde filmin ‘yılın en iyi filmi’ olduğundan söz ediliyor. Böyle bir filmin yılın nasıl en iyi filmi olduğunu bilmek ve üzerinde tartışmak isteriz.

Arkadaşlarını Öldür/ Kill Your Friends: Müzik endüstrisinde dönen dolapları ve müzik ile uğraşan insanların baştan aşağı bataklığa bulaştığını anlatan yarı argo bir film… Sanatçı kafası ayrı bir olay zaten! Her zaman işin içinde kapitalizm olduğu için, o kapitalizm piyasayı tüketerek insanları birbirine düşman ediyor. Filmin yönetmeni (“Black Mirror” dizisini yönetti) bağımsızlığını ve uçukluğunu kullanarak müzik piyasasına sert bir gönderme yapıyor. Filmin en güzel tarafı ‘müzik içinde müzik’ olgusunu yansıtıyor oluşu. Film boyunca popüler sanatçıların müzikleri dönüyor perdede, bu nedenle seyirci hareketleniyor. Filmdeki kriter aslında şu: piyasadaki yerini perçinleyip kimin kral olacağı… Ayakta kalabilmek için karakterler birbirlerine oyun oynuyorlar ve müzik hak getire! Açıkçası yine para konuşuyor bunu açalım biraz: sanatçının iyi müzik yapıp yapmamasının önemi yok, eğer sanatçı şirkete iyi para kazandırıyorsa işlem tamam demektir. Yozlaşmayı küfürlerle, uyuşturucuyla ve seksi vücutlarla dile getiren film aslında günümüzün resmini çekiyor, çünkü bu olaylar sadece müzik piyasasında değil, dünyanın her yerinde oluyor, ama yönetmen bunu müzik üzerinden anlatıyor.

İki Arkadaş/ Les Deux Amis: Fransızların ironik dünyası ve esprilerinin anlatıldığı bir “İki Arkadaş” filmi bazı komik durumlarla ve diyaloglarla hikâyeye şekil veriyor. Dram ve durum komedisinin harmanlanmasından oluşan film, üç karakterin çatışmasını ve aynı kıza âşık oluşunu perdeye yaftalıyor ve şunu soruyor: “Aşk için ne kadar ileri gidebilirsiniz?” Mizahı sonuna kadar kullanan filmin en kötü tarafı eksik kalan detaylar ve konunun tam anlamıyla işlenemiyor oluşu… Mesela karakterin neden hapse düştüğünün üzerinde durmayan film, bizi hapishane ortamına götürmekten şiddetle kaçınıyor, zira anlatmak istediği şey bir kadının erkekler üzerindeki kalıcı etkisi! Bazı kadınlarda şeytan tüyü vardır derler ya aynen o hesap… Bir kadın insanı rezil de eder, vezir de. Filmin “İki Arkadaş” olması ise şu sebepten kaynaklanıyor: İki iyi arkadaş aynı kadına âşık oldukları zaman birbirlerine tutunmayı bırakıp arkadaş olmaktan vazgeçiyorlar, hâlbuki âşık olmadan evvel birbirlerinden başka kimseleri yoktu. Üç karakteri ustaca birbirine bağlayan yönetmen onların çılgınlıklarını, deliliklerini, sorunlarını ve komik taraflarını hikâyeye yedirerek güzel bir seyirlik ortaya koyuyor. Zaten Fransız sinemasının en önemli unsurlarından biri de budur. Fransız sineması karakterlerin başlarına gelen olayları mizaha vurarak perdeye yansıttığı için her zaman ilginç bir sonuçla karşı karşıya kalırız.