Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

HABERTURK MAGAZİN

Efsane yazar Yaşar Kemal aramızdan ayrılalı 1 yıl oluyor. Ünlü ressam Ahmet Güneştekin, birinci ölüm yıldönümünde, kendisi için bir baba, usta ve arkadaş olan Yaşar Kemal’i HABERTÜRK için yazdı; onun eserlerinde “ne kadar güçlü bir ressam” olduğunu anlattı.

Yaşar Kemal handiyse yazdıklarını yaşamış bir yazardı. Ağıtlar derleyerek başlamıştı macerasına. Hayran olduğu bu toprakların en derin macerasının peşine düşmüştü. Efsanelerden başlamış, ağıtlara gelmiş, türkülere, kahramanlık hikâyelerine varmıştı. Yolu eşkıyalarla kesişmiş, adalet arayan insanlığın hikâyesine varmıştı. Birçok roman kahramanıyla yolu kesişmişti. Onların kader diyerek yaşadığı hayatlarına, Yaşar Kemal öyle bir pencereden bakmıştı ki, olağanüstülük, o sihir hemen ortaya dökülmüştü. Ağıtları derlemeye gittiğinde bir fotoğraf makinesi yoktu, ama o güçlü hafızasıyla onları öyle resmetmişti ki, fotoğraf makinesi asla bu detayları yakalayamazdı.

SİYAHI KULLANAMAYAN BİR RESSAM

Tasvirlerinin gücü gösteriyor ki, Yaşar Kemal çok güçlü bir ressamdı. Romanlarını yazmıyordu, adeta resmediyordu. Önünde boş bir sayfa ve siyah mürekkep yoktu onun. En az kullandığı renk siyah olan bir ressamdı. Her yazmaya başladığında, önünde boş bir sayfa yerine boş bir tuval vardı onun. Rengârenk renk paletine, fırçasını usulca daldırıp, önce resmediyordu anlatacağı hikâyenin kahramanını ve yaşadığı yeri. Okurun önüne rengârenk sayfalar açılıyordu. Sayfanın her köşesine bir detay gizliyordu. Çıplak gözle de baksanız, fotoğraf makinesiyle de baksanız göremeyeceğiniz detayları öyle ustaca yerleştiriyordu ki, ancak bir resmi yıllarca incelemekle yakalanacak detaylar gibi oluyordu. Sayfayı okumaya başlayınca, sihirli bir sayfa gibi, anlattığı hikâye sayfanın üzerinde canlanıyordu.

RESMİN İÇİNDE YAŞAMAK

Bir anda, kendinizi sazlarla kamışlardan, bir de cilpirti dedikleri çalılardan kurulan Çukurova’daki o evlerin yanında bulabiliyorsunuz. Şaşkınlığınız bitmeden sihir üstüne sihirle karşılaşıyor, sabah köye gelen Talip Bey’in ölüm haberini alıyorsunuz köylülerle birlikte. Hürü Ana sizi sofrasına buyur ediyor kitaplar içinde gezindikçe, kısacık Mahmut sofrayı hazırlıyor Yaşar Kemal yazdıkça. Onu diğer bütün yazarlardan ayıran yanı sadece yazmayıp, olağanüstü bir şekilde anlattığı hikâyeyi bir resim gibi, bir fotoğraf gibi, bir sinema filmi gibi resmetmesiydi. Bir gün yolumuz benim atölyemde kesiştiğinde o da bana “Sen resim yapmıyorsun, tuvalde adeta yazıyorsun” demişti. “Hikâye kahramanlarını, efsane kahramanlarını, senin tuvalinde yazılarak yeniden yorumlanmış görüyorum.” Kuşkusuz bu benim hayatım boyunca aldığım ve alacağım en güzel eleştiriydi.

BİR KELİME BİR RENK

Yaşar Kemal’in kelimeleri matbaa mürekkebi olarak sayfalara dökülmüyordu. Her kelimenin bir rengi vardı. Rengârenkti cümleleri. Üstelik sadece ana renkler değil, renkleri buluşturup öyle tonlar tasvir ediyordu ki, onun gözünden doğaya bakmak için her şeyimi veririm diye düşünüyordu insan. Mesela kırmızı sadece kırmızı değildi. Bir taşın kırmızısıydı, bir biber tarlasının rengiydi. Sarı sadece sarı değildi. Türlü türlü tonları vardı. Sonbahar düşünce toprağa, başlardı romanlarında sarı bir tablo yapmaya. Sarının bütün tonlarını, çiçekte, böcekte, bir kuşun kanadında, toprağın yarılan karnında, saatlerce resmederdi. Bana “Çok baskın renkler kullanıyorsun, yapma” diye eleştirilerin iletildiği günlerde gelmişti atölyeme. “Bu renk deryasında yüzmeye geldim” diye coşkulu bir şekilde tabloları incelemiş, “Ben ressamımı nihayet buldum” demişti. Renkler kadar ona coşku veren, renkler kadar onu mutlu eden, renkler kadar güzel anlattığı başka bir şey yoktu. Çocukken yaşadığı talihsiz olay yüzünden yitirdiği bir gözü onun dünyasını karartmamış, ona renklerin büyülü dünyasını herkesten farklı görme şansını getirmişti.

BİR HİKÂYE BİR TABLO

Her hikâyesi bir tabloydu. Romanından her bir bölüm bir tabloydu. İnce ince, nakış nakış işlenmiş, renklerle süslenmiş bir tablo. Ustadır Arı, Kuşlar da Gitti, Yusufçuk Yusuf, Bugünlerde Bahar İndi, Ölmez Otu, Yılanı Öldürseler... Daha niceleri. Hikâyeleri ince ince işlemişti. En büyük inceliği İnce Memed’di. Hikâyeleri rengârenkti, bunun yanı sıra kokuları vardı. Bir hikâyesini okurken, gül kokar her yanınız, bir hikâyesini okurken sümbül. Bazen lavanta kokusu doldurur etrafınızı Yaşar Kemal hikâyesi okurken. Duru bir mora çalar, hikâyelerini okurken, bu renklerle, bu binbir çiçek kokusuyla temizleniriz.

BİR ROMAN BİR SERGİ

Her romanı bir sergidir Yaşar Kemal’in. Uzun süre çalışılmış, içinde ressamın o dönemine ait tabloların yer aldığı koca bir sergi açar önünüze. Roman içinde gezerken, karşılaştığınız tabloların her biri ayrı çarpar insanı. Simgeleri, boyutu, anlatım dili, asıl vurgulamak istediği şey ve renkleri... Saatlerce, günlerce incelersiniz bu tabloları. Yaşar Kemal’in roman bölümlerini kitaptan söküp duvarınıza asmak istersiniz. Uyandığınızda o kelimeleri görmek, yeniden o havayı teneffüs etmek, yeniden o diyaloglara şahit olmak, o güzel yörelerde gezmek için.

BİR BABA BİR OĞUL

Daha yolun başındayken keşfetmişti Yaşar Kemal benim renklerimi. İlk defa bir sergime geldiğinde, heyecanla dolaşmış, herkesten fazla incelemişti tabloları. “Bu renkler...” deyip uzun uzun incelemişti... Heyecanla bekliyordum ağzından çıkacak her bir kelimeyi. Benim için gerçek bir ressam, usta bir ressam dolaşıyordu sergimde çünkü. Her yazar bir ressam arar, her yazar bir ressam atölyesi. Yaşar Kemal bulmuştu, aradığı renklerle dolu bir ressam atölyesi. Ondan sonra bir baba oldu benim için, bir usta, bir arkadaş... Her heyecanını renklerle paylaştı, atölyeme şans, atölyeme şeref kattı. Renklerin dünyasına o kadar âşıktı ki, fırçalara sarıldı, tuvallere kayıklar çizdi. Mavi denizde, sonsuzluğa giden küçük kayıklar. O mavi denizde, küçük kayığa binip sonsuzluğa gitti, bize de rengârenk bir dünya bıraktı.