Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

18-28 Şubat arasında düzenlenen 15. !f İstanbul kapsamında izlediğimiz ‘trans filmleri’nin artması tesadüf değil. Aksine ‘modern klasik’e dönüşebilecek “Laurence Anyways”den sonra ‘LGBT sineması’nın bu yöne kaydığının bir kanıtı. “Tangerine”, “Bana Marianna De”, “Gizli”, “Viva” ve “#direnayol” bu furyaya dikkat çekiyor. 1969 tarihli ‘deneyci trans sinema klasiği’ “Güllerin Cenaze Töreni”nin ‘!f Kült’ bölümünde gösterilmesi de aslında ‘Tanrı’na saygı duy!’ düşüncesinin ürünü gibiydi.

1960’lar kadınların ve Afro-Amerikalıların eşitlik için harekete geçtiği dönemdi. Özgürlükçü ortam buna müsaade ediyordu. 1969’da New York’ta yaşanan ‘Stonewall ayaklanması’ kendini öteki hisseden karşıt kültürün, eşcinsellerin isyanının adıydı. Böylece 70’lerde dünyanın çeşitli yerlerinde protestolar, yürüyüşler oldu. Yeni Alman Sineması’ndan çıkan Rainer Werner Fassbinder, Rosa Von Praunheim gibi yönetmenler cinsel tercihlerini belli etmekten korkmadı. Bu hareketlenmeyi takiben çekilen birçok filmde eşcinsel tanımı değişti. Amerikan bağımsız sinemasındaki ‘Yeni Eşcinsel Sineması’ gibi akımlar da ortaya çıktı.

TRANS SİNEMASININ KİLOMETRE TAŞLARI

Peki ama LGBT filmlerinin bir ayağı olarak görülebilecek ‘transseksüel sinema’da durum nasıl? İşin özünü Ed Wood’un “Glen of Glenda”sına (1953) kadar götürebiliriz. Bu çöp dönüşüm filmi, travesti Divine’ı merkeze yerleştirip kült olan “Pembe Flamingolar”ın (“Pink Flamingos”, 1972) fikir babalarındandır şüphesiz.

Toshiro Matsumoto’nun ilk filmi “Güllerin Cenaze Töreni” (”Bara no sôretsu”, 1969) ise iki travesti fahişenin yaşam mücadelesini gözler önüne seren, çılgın bir başyapıt, Japon Yeni Dalgası’nın kilit eserlerinden… Deneyci bir estetikle Godard’ın, Mekas’ın, Suzuki’nin yaptıklarını hatırlatırken, saykodelik ve cüretkar bar dünyası/gece hayatı tasviriyle de ‘öncü’ olmuştur. Yönetmen adeta ‘lunapark eğlencesi’nin estetik karşılığını dahiyane bir kurguyla yorumlamıştır. Karşıt kültürün arasına sızma hamlesi ise aslında “Tangerine”den (2015) bizim “Teslimiyet”e (2010), hatta kısa film ‘Denizatı’na uzanıp bir referans zenginliği yaratmıştır.

XAVIER DOLAN BİR FURYA BAŞLATTI

Elbette sinema tarihinde “Ağlatan Oyun”un (“The Crying Game”, 1992) şaşırtıcı trans kadın imgesi Dil (Jaye Davidson), “Hedwig ve Kızgın Çıkıntısı”nın (“Hedwig and the Angry Inch”, 2001) ‘kızgın çıkıntı’lı punk-rock trans kızı Hedwig ve Dr. Frank-N-Furter (“The Rocky Horror Picture Show”) gibi kült karakterler vardır. Ama tek tük örneklere sıkışmak veya geride kalmaya mahkum olmak bu alanın makus talihiydi her zaman.

2012’de Xavier Dolan’ın Greg Araki etkili en olgun eseri “Laurence Anyways”i çekmesi bir şeyleri değiştirdi. Trans erkek, trans kadın, travesti olsun fark etmeksizin, film üretimi fazlalaştı, hem de üretilenler iddialı hale geldi. Sadece ‘gözlem’ veya ‘karakter yaratımı’ değil hedef…

“52 Salı” (“52 Tuesdays”, 2013), “Yeni Kız Arkadaşım” (“Une Nouvelle Amie”, 2014), “Danimarkalı Kız” (“The Danish Girl”, 2015), “About Ray” (2015), “Viva” (2015), “Kayıp Kızlar” (“Pojkarna”, 2015), “Bana Marianna De” (“Mów mi Marianna”, 2015) gibi çok farklı ülkelerden çıkan eserler cinsel kimlik tercihinin merkeze yerleşebileceğini duyurma açısından değerli. Bunların çoğunluğu festivallerde gösterildi veya vizyona girdi.

2010’LARDA İLİŞKİ TANIMI FARKLILAŞTI

Elbette ‘Kinky Boots’un, ‘Hedwig ve Kızgın Çıkıntısı’nın Broadway müzikaline dönüştüğü ortamda gayet doğal olaylar bunlar. Ama diğer tarafta da lezbiyen sinemada ‘aşk’ın cinsellik tarafını, ilişki boyutunu, yatak kimyasını inatla ele alan filmler, başyapıt seviyesine ulaştı. 2010’larda Julio Medem’in “Ateşli Oda”sı (“Habitación en Roma”, 2010) ve Altın Palmiyeli “Mavi En Sıcak Renktir” (“La Vie d'Adèle”, 2013) bir yol açtı, “Carol” (2015) da bu furyaya katıldı.

Kabul etmeliyiz ki 2012’den sonra ‘trans sinema devri’ne girdik. Bunu kimse reddedemez. Hatta Kürt sinemasından dahi “Gizli” (2015) adlı ismini siyasetle değil, cinsel değişimle açıklama sevdasında ‘fantastik bir deneme’nin başarılı olduğu da bir gerçek. Rüzgar Buşki’nin “#direnayol” ve Maria Pinder’in “Trans* BUT” belgesellerinin travesti karakterlerden yola çıkıp ‘Gezi arka planı’na kayarak hedeften şaştıkları netti.

Elbette !f’in bu sene programına “Güllerin Cenaze Töreni” gibi derslik bir başyapıtı alması, bu furyaya odaklanmamızı sağlıyor. Ama özellikle “Tangerine”in iPhone 5 ile çekilip görsel dili oturtsa da, sosyolojik tespitlere kayarak duygusallaştığı bir gerçekti. “Bana Marianna De”nin masayı ‘terapi platformu’na çevirme deneyciliğinin altını dolduramadan ‘hayattan kesitler’e sapınca ‘amatör’ gözüktüğü, “Viva” da ise Hollywood’a uygun irade öyküsüyle gelen ‘drag queen’ tanımının yüzeyselleştiği çok açık...

İsviçre'de yaşayan Esen Işık'ın İstanbul'da geçen ve Gezi sonrasına bakan kesişen hayatlar filmi "Köpek"te bir 'trans'ın dramını da incelemesi tesadüf değil. Ama 2015 daha ziyade “Sev Beni” (“Fucking Åmål”, 1998) ile “Ginger Snaps”i (2000) buluşturan İsveç yapımı beden değiştirme filmi “Kayıp Kızlar” ve ilk transseksüel ameliyatlardan birini anlatan tarihi film “Danimarkalı Kız” ile anılacak.