Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Betül MEMİŞ/ memisbetul@gmail.com

Dot’un yeni oyunlarından ‘Bunu Ben de Yaparım’ bu sezonun şahaneliklerinden. Tek kişilik oyunlar ve oyuncular listesine ‘en şukelasından’ girecek olanlarından hatta! Oyun, eğlenceli dil kullanımıyla tiyatroseverleri mest eden yazar Nick Hornby'nin ‘Nipple Jesus’ isimli kısa hikayesinden uyarlanmış. Yönetmen Serkan Salihoğlu. Dramaturg benim de favori kitaplarım arasında olan ‘Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz’in yazarı Melisa Kesmez. Hikayenin kahramanı ise; (1.83 boyunda, 85 kilo, 38 yaşında, iki çocuk babası, bir vakitler gece kulübü bodyguard’ı, şimdi ise güncel bir sanat galerisindeki eserleri bekleyen müze görevlisi Dave’e hayat veren) İbrahim Selim… Metin, yönetim, çeviri ve uyarlama miss! Fakat İbrahim Selim’in tek kişilik performansı adeta metini coşturuyor; en temizinden eyvallah! Bundan sonrasında Selim’i başka evrensel metinlerde de sahnede dikize yatmak isterim, doyamıyorsunuz o derece! Metin günümüz absürdlüğünde, beyin loblarında algı patlangaçlarını harekete geçirecek türden; temiz, samimi ve duru… Dot’un yeni adreslerinden Kanyon’da seyre dalabileceğiniz oyunun kahramanı İbrahim Selim’e en hislisinden sorularımı yönelttim, işte ortaya çıkanlar… (Erken içimden geldi notu: Röportaja fon olur diye folk-blues severseniz, ilaç niyetine bi atımlık alırsınız belki; Angus Stone’dan ‘Broken Brights’… Üstüne ‘yetmez bir de paklanırım’ derseniz de acid dozu RY –X’den ‘Sweat’ yahut ‘Shortline’ melodileri…

YAPTIM OLDU KİBRİ İNSANA MAHSUS ZANNEDİYORUM

* “Bunu Ben de Yaparım” aslında günümüz fanisi için çok alışılmış bir cümle, bir yanı ile de manidar; herkesin her şeyi yapabileceğini nidalandığı bu sistemde, sizce herkes her şeyi yapabilir mi ve en önemlisi bu aymazlığı, cesareti nereden alıyoruz?

Herkes, uygun ortam olduğunda her şeyi deneyebilir, deneyebilmeli… Ama yapabilirliğinden emin olmasa iyi olur. Yaptım oldu kibri, insana mahsus zannediyorum. Ancak bu sistemde uzmanlaşmaya ve bilgiye saygı gösterilmemesi, insanın kendini onaylamasına yol açıyor. Sonrasında da birçoğumuz birçok şeyi yapabildiğimizi zannederek hayatımıza devam ediyoruz.

*Oyun karakterimiz Dave, oyun boyunca geniş açıdan derin hissiyatlı sorgulamalarda bulunuyor; sizce, seyirci olarak bizler, yeteri kadar bu sorgulamalardan nasibimizi alabiliyor muyuz?

Yeteri kadar mı bilmiyorum, ancak sorguluyor aslında insanlar. Ama eksik olan sorgulamakta değil, sonuca varmakta! Sorgulama, bir konu üzerine düşünme kendi başına sizi bir sonuca ulaştırmaz. Bu sizi bilgi edinmeye yöneltir. Bilgiye ulaştıktan sonra da deneyime ihtiyacınız var ki o bilgiyi kullanabilmenin yollarını keşfedebilesiniz. Ama bugün kimse bu kadar vakti olduğunu düşünmüyor. Herhangi bir konuda yargıya varmak o yüzden çok kolay! Belki de bu yüzden insanların her konuda bu kadar net fikri var.

* Bu metni sahneye taşırken, öncelikli olarak neye dikkat ettiniz? Es notu niyetine: Malum tek kişilik oyunların handikapları ganidir ama siz hepsini başarılı bir şekilde güzergaha koymuşsunuz…

Çok zarifsiniz, teşekkür ederim... Dot olarak biz ilk önce elimizdeki metnin anlatmak istediğine odaklanıyoruz. Sonrasında yönetmen ve dramaturgla birlikte yorumlayıp, ‘biz bununla ilgili ne söylemek istiyoruz?’u ortaya koymaya çalışıyoruz. Sonrasında da Dot olarak ‘bu oyunla ne söylemek istiyoruz?’u belirleyip, yola devam ediyoruz. İşte bu süreç içerisinde oyunun tek kişilik olmasıyla ilgili handikapları ben zaten kişisel olarak hiç yaşamadım. İki aylık çalışma süremizin, ilk ayı neredeyse tamamen masa başında geçti. Yönetmenimiz Serkan Salihoğlu ve dramaturgumuz -ki aynı zamanda edebiyatçı- Melisa Kesmez ile birlikte belirlediğimiz odakları en doğru şekilde anlatabilme üzerine çalıştık. Metni oynarken de ilk dikkat ettiğimiz hep bu belirlediğimiz odaklar oldu.

SİSTEM UNUTTURMA VE VAZGEÇİRME ÜZERİNE İŞLİYOR  

*Daha önce tek kişilik bir performansınızı izlemedim; bunca zaman, neden sahneye hiç tek başınıza çıkmadınız ve bu metinin sizdeki ayrıcalığı nedir de şimdi ‘evet’ dediniz?

Aslında ‘Makas Oyunları’ isimli projemizdeki kısa oyunlardan ‘Şişman Adam’ tek kişilik bir performanstı, ancak kısa oyundu. Ama o oyunda da şimdi ‘Bunu Ben de Yaparım’da da oyunun tek kişilik olması özel bir durum gibi gelmedi hiç bana. Tiyatro olarak uzun süredir bir arada çalışıyoruz ve artık bir metne bakmayla ilgili alışkanlıklar geliştirdiğimizi söyleyebilirim. Bu alışkanlığın içinde de önce metni anlamak var, oyun ve oyuncular belirlendikten sonra yoğun bir şekilde metni çalışıyoruz. Gerçekten hikayeyi en iyi nasıl anlatırız ile ilgilendiğimiz için, oyunun kaç kişilik olduğu sonradan ortaya çıkan bir bilgi gibi oluyor. Yani seçimlerimizi metne dair yaptığımızı söylemeliyim. Ancak özellikle bu metinle ilgili şunu belirtmek isterim; uzun zamandır üzerine düşündüğüm bir konu olması, beni zaten en başından etkiledi. Sanat eseriyle ilişki kurma, ilişki kuran ve sanat eserini üreten üzerine düşündüğüm bir dönemde karşılaştım metinle. Dolayısıyla bunlar üzerine araştırma yapma şansını bulunca da hemen yapmaya karar verdik oyunu.

*Son birkaç yıldır çok fazla tek kişilik oyunlar-oyuncular gündemde, siz de tek kişilik oyuncular kervanına katılan bir oyuncu olarak sahnede tek başınalığın sizdeki karşılığı ne oldu? Ayrıca son zamanlarda başarılı bulduğunuz tek kişilik oyun hangisi?

Oyunu oynamaya başladığımda fark ettim, gerçekten çok fazla tek kişilik oyun varmış. Şimdiye kadar oynadığım oyunlarda yapmaya çalıştığım, beraber oynadığım arkadaşlarıma yardım etmek, onlardan yardım almak, daha rahat oyun alanı yaratabilmek üzerine bir bakış açısı geliştirmekti. Ancak bu oyunda, sahnede benim dışımda, soğan ağacı varken, yardımlaşma fikri biraz tuhaf kaçıyor. Sahne üzerinde daha fazla kendime odaklanmaya çalışıyorum diyebilirim. Tek kişilik oyunlarda; Sermet Yeşil'in oynadığı ‘Aç Köpekler’ ve Nadir Sarıbacak'ın oynadığı ‘Yeraltından Notlar’…

*Oyuna dönersek ‘sanatın’; -oyundaki gibi sıradan, sade vatandaş Dave’in-  insanların üzerinde bir etkisi var mı, olabilir mi? Misal; bir vakitler müziğin dünyayı kurtaracağına inanıyorduk artık bunun asla olamayacağını biliyoruz yahut Brecht’in vakti zamanında oyunlarını izleyen binlerin, oyun sonrası sokaklarda eylem yapabilmesi ya da o mevzuya inancı gibi…

Elbette etkisi olabilir, hatta olur. Sanat eseriyle ilişki kurmanın herkese iyi anlamda etkisi olacaktır. Dünyayı kurtarır mı bilemem ama bireyi aydınlanmaya götüreceğine eminim. Sanat insanın ruhunu değiştirir. Ama tek başına sanatla dünyayı değiştirmek uzun sürer. İnsanların merak duygusu, öğrenme isteği ile ilgili bir ihtiyaçları olmalı ve bunu yaratmak için başka unsurların da insan hayatına dahil edilebilmesi gerekli. Ancak yaşadığımız dünya unutturma ve vazgeçirme üzerine bir sistemle işliyor sanki.

İNSAN ANLAMADIĞI ŞEYİ REDDEDİYOR

* Oyunu sahneleme ve prova döneminde yaşadığınız keşifler ya da küçük de olsa tebessümler nelerdi?

Esasında genel provalarda ve sonrasındaki sohbetlerde oldukça ilginç hikayelerle karşılaştık ancak hangisini anlatsam spoiler olur, ama oyundan sonra soran olursa anlatırım.

*Sahnede Dave’i izlerken hüzün ve kahkahayı birarada yaşadım; karaktere verdiğiniz samimiyet şahane… Peki, bir oyuncu olarak Dave’in söyledikleri sizde hangi kapıları açtı ya da araladı?

Benim kapılarım hep açıktı, o kapılardan çıkanların bazılarını Dave sayesinde seyirciyle paylaşabiliyorum. Diğerlerini paylaşabilmek için de yeni projelere hazırlanıyorum.

*Oyunun çatısında ‘tahammülsüzlük’ var dersek; ki günümüzün hastalığı da aynı zamanda… Sizce bu hastalığımızı yenebilmek için ilk önce ne yapmamız gerekiyor, bu coğrafyada yaşayan bir oyuncu olarak ne söylemek istersiniz?

İnsan anlamadığı şeyi reddediyor, anlamaya uğraşmıyor, ilişki kurmuyor ve kendini yücelterek anında karşı tarafı kötüleyerek ötekileştiriyor. Bu yaşadığımız ülkenin, hem sanatta hem her şeyde genel manzarası. Kişisel fikrim; mesleğimden bağımsız olarak, merak duygusunun üstüne gitmek gerektiği… İnsan merak etmediği şeyden tedirgin oluyor. Merak etse, konu hakkında fikir sahibi olmak için bir çaba göstermesi gerekecek. Anlaması da gerekmez, çabalasa yetecek aslında. Ama galiba kimsenin vakti yok, çoğumuz için birinin fikrini onaylamak, kabul etmek ve sahiplenmek daha kolay oluyor.

SANAT KENDİLİĞİNDEN POLİTİKTİR

*Türkiye’de tiyatro dendiğinde artık oyunlardan çok kapanan tiyatrolar, görevden alınan oyuncular ya da sansürlenen oyunları konuşuyoruz. Bu mevzular hakkında ne söylemek istersiniz?

Sanat kendiliğinden politiktir, sanat eseri mutlaka bir fikre karşı bir fikirle üretilir. Muhalif olmayan bir sanat eseri bulmak mümkün değil. Üretmeye devam etmekten başka çaremiz olduğunu düşünmüyorum. Daha çok çalışmamız ve yeni yöntemler keşfetmemiz gerekiyor. Ama çoğumuzun kalbi kırık ve bu da bizi yavaşlatıyor. Büyük resimde sürekli bir şey yok, başlayan, biten ve dönüşen bir mekanizması var hayatın. O yüzden yılmadan devam etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

*Uzun yıllardır bu coğrafyada mesai harcayan bir insan olarak sizin nirvana yaptığınız, arada bir kendinizi sakinde, iyi ettirdiğiniz durum neresidir? Umut hala var mıdır desem?

Arkadaşlarım… Şanslıyım bu konuda, arkadaşlarımla sakinleşiyorum. Hayatımı da arkadaşlık üzerine inşa ediyorum. Onlarla paylaşıp, onlarla üretiyorum. Arkadaşlarımı tanısanız, umudunuz hiç tükenmez.

*Bu oyunla turneye çıkmayı düşünüyor musunuz?  Önümüzdeki dönem yeni sinema, tiyatro ya da TV gibi projeler var mı?

Turne planlarımız var; Ankara, İzmir, Bursa, Antalya, Eskişehir ve üniversitelerle planlama yapılıyor şu an. Tam olarak daha tarihler belli değil ama çok gezeceğiz gibi görünüyor. Sinema ve TV ile ilgili de görüşmeler yapıyoruz, çeşitli projeler var ama henüz netleşmiş bir şey yok.

*Şu kelimelerin, sizdeki karşılığını sorsam:

Replik: Ankara
Oyun: Lego
Sahne: Volkan
Tiyatro: Dot
Hayat: Nefes
Umut: Işık
Aşk: Hassasiyet
Dostluk: Beton
Evren: Sonsuzluk
Yaşam: Hikaye
En sevdiğiniz karakter: Reddington (Blacklist)
En son dinlediğiniz melodi: Advanture Of a Lifetime (Coldplay)

(Bu da var notu: Oyunu; 25, 26, 27 Mart’ta, DotKanyon’da izleyebilirsiniz. Bilgi için: 0212 251 4545)