Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

ARZU ÇEVİKALP/ acevikalp@haberturk.com

“45 Years” ile “En İyi Kadın Oyuncu” dalında Akademi’de yarışan Charlotte Rampling ödülü alamadı, ama filmdeki performansı ile güzel bir iş çıkarttı. Zaten Rampling filmde yer almamış olsaydı, filmin voltajı çok daha düşük olurdu. Filmi kurtaran bir nevi Rampling oldu. İngiliz oyuncu şu ana kadar farklı rollerde karşımıza çıkarak başarısını perçinledi. 4 yeni projesi ile huzurlarımıza çıkmaya hazırlanan Rampling bakalım hangi rollerle bizi büyüleyecek. 4 projesinden birinin yönetmeninin Kanadalı yönetmen Guy Maddin olduğunu söylemekte yarar var.

 Derin melankolizm kokulu “45 Years” basit ve sıradan bir konuyu ağır bir şekilde işleyerek, tüm yükü karakterlerin, özellikle de Kate’i canlandıran Charlotte Ramping’in omuzlarına bırakıyor. Hazır konu açılmışken film neden ağır işliyor ondan bahsedelim. Genellikle İngiliz dizileri ve filmleri biraz ağır işler ve içinizi ısıtmadığı gibi dondurur, sanki kar yağıyormuş gibi hissedersiniz. Filmin ağır işliyor oluşunun sebebinin bu olduğunu düşünüyoruz. Film tek bir ana hikâye üzerinden ilerliyor, yan hikâyelerle ilişki kurmuyor. David Constantine'in kısa hikâyesinden uyarlanan filmin demek ki en büyük sorunu, kısa filmdeki olayların uzun metraja tam olarak aktarılamaması… Lafın özü; sinematik adaptasyonda her türlü ince değişiklikler olmasına karşın kadın karakteri erkek karakterin bakış açısına göre adapte etmemesi filmin olumlu tarafını oluşturmuyor değil… İsmiyle müsemma olan film, bir karı kocanın  evliliklerinin 45. yılını kutluyor oluşunu perdeye yansıtarak, sırlarla dolu geçmişlerine doğru uzanıyor.

Filmin çatışma noktasını oluşturan mektup, filme ivme kazandırıp, merak unsuruna vurgu yaparak, geçmişte yaşanılan her şeyin su yüzeyine kolayca çıkacağını anlatıyor. Mektup, İsviçre Alplerindeki buzullara kadar uzanıyor, düşünsenize tanıdığınız bir yakınınızın bedeninin yıllar sonra buzulların içinden çıktığını!  Böyle bir haber insanı kederlendirir. Dolayısıyla filmin meşhur çifti Geoff ve Kate arasında bazı dalgalanmalar yaşanıyor ve evlilikleri sallanmaya başlıyor, ama aşkları o kadar güçlü ki, bunun bile üstesinden geleceklerine inanıyorlar.

AŞKIN YAŞI YOK…

‘Aşkın yaşı yok’ diye mesaj veren ve orta yaşlıların da aşkı yaşayabileceklerini savunan yönetmen, kadrajı onlara doğru yöneltip, cinsel hayatlarına kadar her türlü detayı önümüze dayıyor. Koskoca 45 yıl yoksa sevgi ve aşk olmasa nasıl geçer ki? Tabi ki gençliklerindeki gibi enerjik değiller, olmaları da beklenemez zaten! Şu su götürmez bir gerçektir ki; aşkı ve sevgiyi ayakta tutan tek şey dostluktur. Eğer bir karı koca birbiri ile dostsa o ilişki yürür, tıpkı filmdeki gibi! Geoff ve Kate 45 yıllık evliliklerini kutladıkları için sanki birbirlerini yeniden keşfetmeye çalışıyorlar, ama bir yerde büyük bir sıkıntı var o da şu: zamanın getirdiği monotonluk…

İkisi de oldukça kendi halindeler, ama bazen zıtlaşıyorlar ve o zaman evlilikleri işin içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Yukarıda yönetmenin çiftin cinsel hayatlarını hikâyeye akıttığından bahsetmiştik, yaşlılıklarından ötürü tam anlamıyla cinsel ilişkinin şartlarını yerine getiremiyorlar, lakin birbirlerinden hala bıkmadıklarını görmek güzel. Yönetmen Norfolk’un alışılmadık uzun, düz ve geniş arazi çekimleri ile hikâyeye görsellik katıyor, ancak hikâyenin yavaşlığından ötürü görsellik hikâyenin önüne geçemiyor, çünkü seyirci hikâyedeki ağırlığa takılıyor. Hikâye basit ve didaktik! Hikâyede eğlendirici anlar yok, sadece bazı anılar var. Hikâye daha lezzetli bir şekilde klişelere başvurmadan anlatılabilirdi. Bildiğimiz şeyler eğer farklı bir biçimde önümüze servis ediliyor olsaydı, birçok kişinin ilgisini çekerdi. Hedef kitle üzülerek belirtiyoruz ki, sadece orta yaşa odaklı…

Genel itibariyle; film aslında teatral bir biçimde akıyor ve bildiğiniz üzere tiyatro oyunları her zaman karakterlerle ön plana çıkar, aynı burada olduğu gibi… Karakterlerin çelişkileri, çatışmaları, huzursuzlukları, sevinçleri ve içlerinde kopan fırtınaya kadar her şey seyirciye sunuluyor. Şunu da ilave edelim: zaman zaman hikâye bir tirada dönüşüyor. Filmde çok fazla diyalog var, o sebeple diyalogları çok sıkı takip etmeniz gerekiyor, yoksa birçok detayı kaçırabilirsiniz. Hatırlarsanız filmin orta yaşı konu aldığından bahsetmiştik, film yer yer karakterlere ‘keşke yeniden genç olsaydık’ dedirtiyor, zira gençliklerini hatırlıyorlar ve bir hesaplaşma yaşıyorlar. Karakterler hemen hemen her şeyi içlerinde yaşıyorlar ve kolay kolay ifade edemiyorlar. Michael Haneke’nin tarzını ele alan film, tüm güzelliği sona saklıyor. Haneke genelde filmlerindeki hikâyeyi yavaş ve sindire sindire anlatır, finali ise oldukça sürprizlidir, iyi ki izlemişiz dersiniz. Bu filmde de buna benzer bir durum var, ama Haneke’ninki kadar şaşırtacak bir final yok. Diğer sahneleri düşünecek olduğumuzda finalin o sahnelerden birkaç tık ötede olduğunu rahatça söyleyebiliriz.

UZUN YILLAR SONRA İLİŞKİ MONATANLAŞABİLİR

1.85: 1 teknik formatla çekilen film, düşük bütçeli bir festival filmi olduğunu perdeye iğnelerken, diğer taraftan da hayat dersi vermeyi ihmal etmiyor. Yönetmen, orta yaşlı insanların monotonluktan kurtulmaları için hayatlarına renk katacak şeyler yapmaları gerektiğine vurgu yapıp, bazı eski alışkanlıkları değiştirmenin neredeyse imkânsız olduğunu belirtiyor. Malum belli yaşa gelmiş insanların kendilerini yenilemeleri ancak çocukları uğruna olur, bazen o bile olamıyor. Yaş ilerleyince insanlar tecrübe ediniyorlar ve o tecrübelere binaen konuşacak olduğumuzda, tecrübelerin insanları olgunlaştırdığını gözlemliyoruz. Deyim yerindeyse; tecrübeler iyice kökleşiyor ve kalıplaşıyor. Kalıbı kırmak bir hayli emek ister. Onları kendi hallerine bırakalım ki, su akıp yolunu bulsun. İşler onlar için bu minvalde giderken, bizim onlardan değişmelerini beklememiz hata olur. Filmin anlatmak istediği bu, fakat bunu biraz sıkıcı yoldan yapıyor. Bunu daha eğlenceli bir şekilde seyirciye gösterebilirdi ve seyirci ile daha iyi bir diyalog kurabilirdi.

Sonuç olarak; “45 Years” gençlik ve yaşlılık arasında bir denge kuran, ara ara düşündüren, günümüz resmeden, ilişkilerin zorluğunu anlatan, aşkın ve sevginin gücünü ortaya koyan kasvetli bir İngiliz filmi… Son noktayı koymak gerekirse; karakterlerin iç sıkıntılarını soğuk bir meze gibi servis eden film, onların yaşadıklarına ortak olup onlarla empati kurmamızı istiyor. Kuru bir şekilde hikayeye aktarılmamış olsaydı, empati kurardık, belki ama Charlotte Rampling’ın ricasını kırmayıp filmi sonuna kadar seyrettik.