Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

GİZEM SEVİNÇ SELVİ / HT PAZAR

Ellerinden Fargo, The Big Lebowski, Raising Arizona gibi acayip işler çıkmış, sinema denen janti işin başına gelmiş en efsane 2 kardeş onlar. Joel Coen 29 Kasım 1954, Ethan Coen 21 Eylül 1957 doğumlu, altın çağları desek yeri yani. Benim izleyip kendimden geçtiğim ilk işleri 1994 yapımı Barton Fink’ti, sonra diğerleri geldi. Şimdi ise Türkiye’de gösterime girmese de 35. İstanbul Film Festivali’nde izleme şansı bulabileceğiniz, şubatta Berlinale’nin açılışını yapmış “Hail! Ceasar” (Yüce Sezar) vesilesiyle bu iki efsane HT Pazar’da.

Hemen aşağıda ise geçen hafta bu sayfalarda bol bol bahsi geçen Hollywood’un ağır abisi, cool politiği, filmin başrol oyuncularından George Clooney var.

Yüce Sezar’ı çekme fikri nereden çıktı?

Joel Coen: 15 yıl kadar önce, yani George Clooney’yle çalışmaya yeni başladığımız zamanlardan beri aklımızdaydı aslında. Hatta ona da söz etmiştik. Tam bir mankafa idolü sayılabilecek karakterine rağmen o zaman bile fikirden hoşlanmıştı sanıyorum. Sonrasında Sezar’dan, bir sonraki işimiz gibi söz etmeye başlamıştı bile! Ama doğrusu o dönem gerçek anlamda böyle bir niyetimiz yoktu ve düşünce olarak kaldı, ta ki birkaç yıl önce ciddi ciddi “Haydi oturup şunu yazmayı deneyelim” diyene kadar.

Bunun ilk senaryolarınızdan biri olduğu doğru mu?

J.C.: Hayır, ama fikrin uzun bir süre önce ortaya çıktığı doğru. Ethan Coen: George’la (Clooney) bu konuyu konuşmamız neredeyse...

J.C.: 15 yıl falan önceydi.

E.C.: Ama ortada bir senaryo yoktu. Senaryoyu filmden hemen önce bitirdik.

‘KARAKTERİ GEORGE CLOONEY İÇİN YAZDIK’

Sonuç, Hollywood’un altın çağına şefkatli bir saygı duruşu olmuş sanki. Üstelik Clooney’nin yanı sıra Josh Brolin, Channing Tatum, Scarlett Johansson, Ralph Fiennes, Tilda Swinton ve Alden Ehrenreich gibi starların olduğu bir kastla.

J.C.: Ah, kesinlikle! Yüce Sezar kendisinden önce gelen filmlerimize olan aşkımızla ortaya çıktı. Yani bu filmin bizim için cazibesi, geçmiş işlerden birer parça almış olması. Bu açıdan büyük keyifti.

Film içinde filmler var. Nasıl çekildi tüm o sahneler?

J.C.: Böyle bir iş her şeyden öte lojistik anlamda büyük mesele. Yani her hafta başka bir film yapmaya girişiyor gibiydik ve bu gibi durumlarda genellikle yapabileceğiniz tek şey, sanat ya da kostüm departmanının veya özel efektlerin yardımıyla işleri hızlandırmaya çalışmak. Çünkü mesela bir western yapıyorsanız kovboylarınız ve atlarınız olmalı; öte yandan ekip ve prodüksiyon, problemleri en hızlı şekilde çözmenizi sağlayabilir. Ama bu tarz bir işte, yani bir hafta western, sonraki hafta bambaşka bir şey yapmaya kalktığınız bir işte, artık atlara değil tanklara ya da senkronize yüzücülere ihtiyaç duyduğunuz bir işte yani, her şey değişiyor.

E.C.: Artık son derece sofistike bir teknolojiyle çalışıldığını kabul ediyoruz elbette. Yani evet, çoğunlukla bilgisayar destekli görüntülerle ilerliyoruz, teknik sorunları bu şekilde çözüyoruz ama iş dönüp dolaşıp stüdyo sisteminde bitiyor. Kalifiye teknisyenler bir ordu gibi çalışıyor, bu durum gerçekten birçok filmde tahmin ettiğinizin çok ötesinde.

Filmi kafanızdaki aktörler üzerinden mi yazdınız?

E.C.: Evet George Clooney için geçerli bu. Josh Brolin’e gelecek olursak, her ne kadar bugüne kadar birlikte 2 film yapmış olsak da yazmayı bitirene ve karakteri tam olarak görene kadar net değildik. Emin olduğumuz anda ise “Evet, Josh bunu yapabilir” dedik.

J.C.: Tilda Swinton da karakter için düşündüğümüz isimlerden biriydi ama tam olarak bitmeden emin olamamamıştık. Yani “Tilda için ne yazsak?” yerine “Tilda bunu oynayabilir” dedik, bu doğru. Scarlett Johansson için de özel bir şey de yazmadık ama Scarlett’i tanıyorduk. Ama mesela özellikle onun olmasını çok istediğimiz bir yüzme sahnesi vardı çünkü çekerken çok eğleneceğine emindik. Aynı şey Ralph Fiennes ve Audition’da tanıştığımız Alden Ehrenreich için de geçerli. Alden sadece geldi ve oynadı. Sonuç olarak filmde muazzam görünüyorlardı.

Tüm karakterlerin spesifik yetenekleri var. Channing Tatum’un Gene Kelly gibi dans edebildiğini nereden biliyordunuz mesela?

J.C.: Channing’in dans edebildiğini biliyorduk sadece. Tap dansı yapmıyordu belki ama dans edebiliyordu. İyi bir dansçı yani, dolayısıyla tap olayını çözeceğinden emindik.

'BU SİSTEMİN HEM PARÇASIYIZ HEM DEĞİLİZ' 

Yüce Sezar, sizden 50’lerin klasiklerine gönderilen bir aşk mektubu olabilir mi?

J.C.: Kesinlikle öyle!

Ama sanki bazı eleştiriler de var. Mesela stüdyo sistemini gösteriyorsunuz ve Hollywood’daki komünist cadı avına dokunuyorsunuz. Derdiniz hep bu muydu, yani komedi yaparken bile?

E.C.: İşin politik tarafı tek başına komünizmle çok da ilgili değil aslında. Önceliklerimizi belirledik. Film yıldızının fidye için kaçırılması... Yani bir çengelin ucundalar ve Josh Brolin’in karakteri, bu çılgın stüdyo dünyasında delirmiş bir adam. Peki kötü adamlar kimler olacaktı? Yıldızı kim kaçıracaktı? Doğal olarak karşı taraf bu iyi, Katolik ve kapitalist karakterin tam zıttı olmalıydı. 1951’de de bu ancak bir komünist olabilirdi. Yani olay politik ya da felsefi bir meseleden çok, hikâyenin doğal bir getirisi olarak şekillendi.

Aslında bu tarifi filmin içindeki tüm farklı filmler için yapıyorsunuz. Bir epik, bir western, bir müzikal ve hatta senkronize yüzme var. Sonrasında aniden filme geçiliyor.

E.C.: (Kahkahalar) Ve hepsini çekmemiz gerekiyor!

J.C.: Sorun hep buydu işte. Yazıyoruz ve sonunda “Ah, Tanrım! Şimdi bir film yapmak zorundayız” diyoruz. Maalesef bu doğru.

Yüce Sezar’daki hangi filmi gerçekten çekmek isterdiniz?

J.C.: Ethan şarkı söyleyen kovboy diyordu.

E.C.: Şarkı söyleyen kovboy olabilir, evet... Kesinlikle su balesi değil ama. (Gülüyor.)

Stüdyo sisteminin kendine ait zorlukları olduğu açık, özellikle sözleşmeli aktörlerle ilgili problemler var ama öte yandan yapımcılar için sağlam bir kaynak. Billy Wilder tarzı bir dengeniz var mı?

J.C.: Ah çok iyi soru! Evet, garip bir denge söz konusu, bir tür değiş tokuş...

Bugünkü stüdyo sisteminden kaçmanız söz konusu mu?

E.C.: Aslında bu sistemin hem parçasıyız hem değiliz. Stüdyoda senaryo geliştirmiyoruz ya da temelde stüdyoyla ilgili birçok şeye tabi değiliz. Biz bitmiş senaryoları, bütçeyi ya da kastı stüdyolara sunuyoruz ki bu durum bizim için finansal bir mesele. Genellikle de filmlerimizi finanse eden bir stüdyo oluyor ama bu garip bir durum değil çünkü birçok insan stüdyolarla, bu şartlarda çalışıyor. Ve zaman zaman başka finans kaynaklarımız da oluyor tabii ki.

Eddie Mannix gibi tüm dünyanın yükünü sırtında taşıyan karakterleri yaratırken tükendiğiniz oluyor mu? Çünkü filmlerinizde muhakkak böyle bir karakter oluyor...

E.C: Öyle mi?

J.C.: Evet, yani biraz o açıdan baktığımız doğru... Ama Eddie biraz daha şahsına münhasır bir tip. Bu türün çekici olmasının esas sebebi şu; mesela film stüdyosu Hazreti İsa hakkında bir film yapıyor ve İsa ne yapıyor? Diğer insanların günahlarını omzuna alıyor. Bu, bizim için eğlenceli bir paralellik. Ama açıkçası diğer filmlerimizdeki karakterler için tam olarak aynı şeyin geçerli olduğunu düşünmüyorum. Mesela “A Serious Man”de Michael Stuhlbarg’ın da birçok sorunu vardı ama tamamı kendi sorunlarıydı.


Yüce Sezar’ın kastı star kaynıyor... Kadroda Scarlett Johansson’dan Tilda Swinton’a ve Josh Brolin’e kadar çok sayıda ünlü yıldız var ama Coen’lerin spesifik bir rol yazdığı tek isim, Clooney.

‘FİLMLERİMİZİN TEK ORTAK NOKTASI HARCADIĞIMIZ EFOR’ 

Tüm filmlerinizi bağlayan ortak bir şey var mı sizce?

E.C.: Bilerek yaptığımız bir şey yok. Yani eğer tekrara düştüğümüzü fark etseydik başka bir şey yapmayı denerdik. Bu açıdan bakınca filmlerimizin tek ortak noktası harcadığımız efor olabilir.

“Bridge of Spies”la Oscar adayı oldunuz ve hâlâ Clooney’ye senaryo yazıyorsunuz. Başka yönetmenler için yazdığınızda yazım sürecinizde değişiklik oluyor mu?

J.C.: Evet. E.C.: Hem de çok! Çünkü ikisi tümüyle farklı şeyler. Ama Clooney’nin oynayacağı senaryo gerçek anlamıyla...

J.C.: Uzun süre önce çıktı ortaya...

E.C.: Gerçekten uzun bir zaman önce...

İlk senaryolarınızdan biri yani...

J.C.: Sayılır. Bu durumda yönetmenin ne aradığına bakıyorsunuz, yani senaryodan ne bekliyorsa onu sunmaya çalışıyorsunuz. Demek istediğim, bu şekilde düşünmenin de çok keyifli bir tarafı var ama evet, farklı şeyler.

Film öncesi çok araştırma yaptınız mı, keyifli miydi?

E.C.: Araştırmadan önce de bildiğimiz belli şeyler vardı elbette. Yani Hollywood’a aşina olduğumuzdan hayır, “Çok araştırma yaptık” diyemem. Yani en azından prodüksiyonla ilgili ciddi bir problemle karşılaşana kadar yapmadık.

GEORGE CLOONEY: COEN'LER FİLMLERİNİ SEVİYOR, İÇİNE HER TÜRÜ KATIYOR

Biraz “Yüce Sezar!”daki rolünüzden söz eder misiniz?

Filmin içindeki filmin starı, bir tür Victor Mature olan Baird Whitlock’ı oynuyorum. Evet çok parlak bir aktör sayılmasa da filmdeki en zeki adam olduğunu düşünüyorum! (Kahkahalar.)

Yine Coen Kardeşlerin dünyasındayız. Evet, bu kez 1950’ler ama onların 1950’leri, yanılıyor muyum?

Kesinlikle öyle. Döneme gerçekten şefkatle bakıyorlar ve biraz alaycı bir hali olduğu da su götürmez. Mesela Channing’in dans numarası büyük alkış alıyor... Coen’lerin filmleri bu yüzden seviliyor zaten. Onlar filmlerini seviyor ve içine her türü katıyorlar. 

Film içinde filmlerden söz ediyorsunuz. Epik, senkronize yüzme, müzikaller, western’ler... Hepsi var. Sizce bu Coen Kardeşler için bir meydan okuma mıydı?

Mesele şu ki, bu adamlar gerçek sinefiller ve tüm bu söz ettiğiniz türlere çok hâkimler. Her dans figüründe başka bir filme referans vardı ve benim karakterime baktığınızda Ben Hur ya da Samson ya da Delilah’dan ya da bu tür başka filmlerden aldıklarını görebiliyorsunuz. Öte yandan filmlerin her biri ayrı hisler uyandırıyor. Laurence Laurentz’den sahneler gördüğünüzde o filmin gerçekten var olduğunu hissediyorsunuz.

‘KÖTÜ SENARYOYLA İYİ FİLM ÇEKEMEZSİNİZ’

Sanırım o tarz filmlere gerçekten ihtiyacımız var...

Bence sıradaki yapmaları gereken şey, o filmlerin her birini uzun uzun çekmek. (Kahkahalar.)

1950’lerden bu yana film yapma biçiminin değiştiğini düşünüyor musunuz? Yoksa temel noktalar aynı mı? Neticede bir hikâye anlatmak için hâlâ kameralar, ışıklar, aktörler, ekipler bir araya geliyor.

Gerçekten değişen bir şey yok. Eğer “Teknoloji” diyorsanız inanın çok da değiştirdiği bir şey yok. Evet, dijital kameralar var ama hâlâ ışık ve makyajda bitiyor her şey. Mesele hâlâ hikâye anlatabilmek. Eğer iyi bir senaryonuz yoksa iyi bir film çekmeniz imkânsız. İyi bir senaryoyla kötü bir film çekebilirsiniz ama kötü senaryoyla iyi bir film çekemezsiniz. Yani genele baktığınızda her şey aynı.

"YÜCE SEZAR'DAKİ İDİOT OLACAĞIMI BİLMİYORDUM"

Siz Coen Kardeşlerle her şeye var gibisiniz. Yani size önerdikleri Baird Whitlock gibi pek de zeki sayılmayacak karakterleri dahi oynamayı kabul ediyorsunuz. Neden?

Bu adamlarla 4 film yaptım ve her seferinde bana “Senaryodaki şu mankafayı oynayacaksın” dediler. Her seferinde de kabul ettim ama “Yüce Sezar”daki idiot olacağımı bilmiyordum doğrusu. Bana Burn After Reading’i gönderdiklerini hatırlıyorum, sonra da “Kafamızda bu kısmı senin için yazdık” dediler. Seks oyuncakları olan gerçek bir p.ç kurusuydu. Onlara gidip “Sizin derdiniz ne?” dedim. Bunun üzerine “Tamam, o halde senin için bir embesil yazıyoruz” dediler. Ama birlikte gerçekten çok eğleniyoruz!

Bu arada Coen’lerle de Tarantino’yla da çalıştınız. Aralarında nasıl farklar var?

Ah, 2 Coen var, dolayısıyla burada duble bir keyif durumu söz konusu. Quentin’le yönetmen olarak çalışmadım, aktör olarak çalıştım. Gerçekten farklı ve keyifliydi, çok iyi vakit geçirdik. Şanslıyım ki Steven Soderbergh ve Alexander Payne gibi son dönemin en iyi yönetmenleriyle de çalışma fırsatım oldu, Joel ve Ethan Coen gibi enteresan yönetmenlerle de. Ve inanın, hepsi ayrı ayrı müthiş birer keyifti.