Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

HABERTÜRK KÜLTÜR-SANAT / Arzu ÇEVİKALP

Bu yıl Oscar’da yarışan “Bridge of Spies” filminin Akademi ödüllü tiyatro oyuncusu Mark Rylance’ın usta performansı ile Steven Spielberg’in yönetmenliği birleşince ortaya güzel bir hikâye çıktı ve keyifle tükettik. DVD’sinin çıktığını görünce de epey sevindik. Politik dramı ağır bir şekilde işleyen Spielberg, araya eklediği mizahi sahnelerle seyircinin yüzünü güldürüyor ve filmin kara bulutlarını dağıtıyor. Uzun ve epik görüntülerle hikâyeyi güçlü kılan Spielberg, bilim-kurgu filmlerinden ve uzaylı mantığından uzaklaşarak, hüznü sevinci, coşkuyu müstehzi bir tablo ile perdeye yaftalayıp kafamızı kurcalıyor. Filmin esas enteresan tarafı hikâyenin Coen Kardeşler tarafından yazılmış oluşu… Yalnız aklımızda bir soru belirdi o da şu: Filmi neden Coen Kardeşler çekmedi de Steven Spielberg çekti?


Soğuk Savaş sırasında CIA tarafından işe alınan James B. Donovan’ın, bir müzakere görevine dâhil olmasını anlatan film, Sovyetler Birliği tarafından uçağı düşürüldükten sonra, tutuklanan U-2 casus uçak pilotunun Birleşik Devletler'de casusluk suçuyla tutuklu bulunan KGB istihbarat ajanı Rudolf Abel ile yapılacak olan takas pazarlığına odaklanmamızı istiyor.
O pazarlık yapılana kadar dereden çok sular akıyor, filmin en büyük özelliği de ana hikâye içinde oluşan yan hikâyeler… Doğu ve Batı Almanya arasındaki Berlin Duvarını nam-ı diğer  Utanç Duvarı’nı hikâyenin can alıcı noktası yapan Spielberg inceden inceden Nazi Almanya’sına dokunduruyor. Zaten filmin çekiliş amacı da bu olsa gerek! Doğu Almanya'nın, isteyen vatandaşlarının ellerini kollarını sallaya sallaya Batı'ya gidemeyeceklerini anlatan film, takas pazarlığının yapılmasının yasak nedeniyle çok zor olduğunu öne sürüyor.

DOĞU VE BATIYI BİRBİRİNDEN AYIRAN DUVAR

Olayları soğukkanlılıkla seyirciye aktaran Spielberg kanun önünde herkesin eşit olduğunu, ayrımcılığın kinden başka bir şey olmadığını gayet net bir şekilde vurguluyor. Etik değerler ile hümanizmi harmanlayan Spielberg insanlar kardeştir, Doğuyu ve Batıyı birbirinden ayıran bir duvar olmasaydı, tüm o kötü olaylar yaşanmamış olacaktı diye sert bir söylemle seyirciye mesaj veriyor. Yalnızca Doğu ve Batı olayından söz edilmiyor tabi, bir de arada Sovyetler Birliği var.

Eski siyasi ve demokratik kuralların resmini çeken film, bir pazarlığın öyle kolay kolay yapılamayacağını ifade ederek, yolu yokuşa sürüyor. Sorgusuz sualsizce izlediğimiz hikâyede irdelememiz gereken önemli bir soru var, o da şu: bir insan için değiş tokuş pazarlığı yapmak mümkün mü, ya da ne derece mantıklı? Gerçek bir hikâyeden adapte edildiğine göre geçmişte böyle bir şey yapılmış. Üzerinde çok durmadan geçiyoruz pazarlık işine yön veren karakter Avukat James B. Donovan’a… Donovan’ın 1960’da ki U-2 krizinde yaşadığı zorlukları perdeye çengelleyen Spielberg, karakterin pes etmeden sonuna kadar her ne pahasına olursa olsun savaştığını seyirciye izletiyor. Karaktere can veren Tom Hanks’in oyunculuğunu da es geçmemek gerek. Tarihin derin sularında bizleri yüzdüren Spielberg, duygusal sahnelerle seyircinin gözyaşı dökmesine neden oluyor, çünkü olayları üstü kapalı olarak hikâyeye aktarmıyor. O olaylar insanın içine işliyor, hem de hiç çıkmayacak bir biçimde…

Geçmişteki kuralların katı olduğunu vurgulayan Spielberg, faşizmin temellerinin atıldığını, insanların baskı nedeniyle mutsuz olduğunu ve içlerinde hazin bir yara oluştuğuna değinmeden edemiyor. Hikâye yalnızca, geçmişte yaşanılanları değil avukat Donovan’ın güçlü iradesiyle olayları nasıl sonuca erdirdiğini ortaya koyuyor. Hikâyede görmemiz gereken şey şu: inanç, azim ve sebat etmek… ‘An Unfinished Life: John F. Kennedy, 1917–1963’ kitabındaki Donovan hakkındaki dipnotları doğru bir teknikle filme yerleştiren Spielberg, hikâyedeki detayları seyirciye sindire sindire anlatmaya çalışıyor, yani oldu da bittiye getirmiyor. Bu zaman zaman seyircinin sıkılmasına neden olsa da, mizah sayesinde seyirci filmden kopmuyor. Zaten bu tarz hikâyelerin başka şekillerde perdeye yansıması biraz zor…

ÜLKE SORUNLARI HİÇ BİTMEZ

Ülkeler arasında yaşanan sorunları analiz eden Spielberg geçmişinizde bunlar oldu, öğrenin eksik kalmayın diye bir mesaj yolluyor sanki… Filmin her bir karesinin didaktik olduğunu söylemeye lüzum yok diye düşünüyoruz. Bazen yasakları kırmanın o kadar da kötü bir eylem olmadığını ifade eden film, bazı teorilerden destek alarak " amaca giden yolda mücadeleci olunmalıdır..." diyor. Çünkü ucunda tehlike ve ölüm olan şeylerin çözümü zor, o noktada farklı bir taktik belirlenmesi gerekiyor.

Kalbimize bir hançer saplayan film, başarılı görselleri, etkileyici müzikleri ve usta işi oyunculuklarıyla kendine önemli bir yer ediniyor. Örnek vermek gerekirse; Donovan'ın, tarihi C-54 Skymaster uçağından inişi ve personel değişimi filmin voltaj yükseltmesinin en önemli sebeplerinden biri… Hem hukuki hem de tarihi dram kategorisine yerleştirdiğimiz, gerçekçi ve aşırı cinselleştirilmiş casusluk eylemine can veren film, aksiyonu geri plana itiyor, zaten filmde aksiyon içeren tek bir sahne var, o da Francis Gary Powers’ın U2 uçağındaki görevi esnasında başına gelen olay…

Gerçekleri ortaya koyan ve bu sebeple yarı-belgesel olarak nitelendirebileceğimiz film, ağırlıklı olarak mavinin ve kahverenginin hâkim olduğu sahneleri, kara film atmosferi ile harmanlıyor ve bazı sahnelerde ise eskitilmiş (vintage) ve puslu bir görüntü ortaya koyuyor.

Özetle; “Soğuk Savaşın doruğunda, paranoya dünyayı korkuya bıraktığında, iki ülke uçurum kenarında durdu.” düşüncesini seyirciye geçiren film, tıpkı Berlin duvarı gibi ülkeler arası bir duvar oluşturuyor. Aslında o duvar dediğimiz şey köprünün ta kendisi, çünkü takas işlemi o köprü üzerinde yapılıyor. O köprü iki ülkenin kesişme noktası sanki… Her şeyi filmin sonuna saklayan Spielberg, finaldeki dudak uçuklatan sahnesiyle, seyircinin ilgisini celbederek, iyi ki seyretmişiz demelerine olanak sağlıyor. Tek dalda Oscar ödülünü kucaklayan filmin, birkaç dalda daha ödül alacağını beklemiştik, ancak beklentimiz boşa çıktı. Tarihi döneme ilginiz varsa filmi mutlaka izleyin.