Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Betül MEMİŞ / memisbetul@gmail.com

Onu ilk kez Eskişehir’de, Şehir Tiyatroları’nın yeniden sahneye taşıdığı ‘Lüküs Hayat’taki ‘Fıstık’ rolüyle dikize yattım. Birazdan yazıya döşeyeceğim hissiyatı da Anadolu’daki pek çok tiyatro mesaimde yaşıyorum aslında: ‘İstanbul’da bir oyunda olsa, şimdiye çoktan adının üstüne yaldızlar çaktırmıştı’ diye! Hani bazı oyuncular-oyunculuklar vardır, rolle birlikte daha da büyür ve rolü daha da kocamanlaştıran performanslarıyla biz izlekleri başka alemlere götürür; işte birazdan kendisiyle kelama düşeceğimiz oyuncu da onlardan bir tanesi, en azından bende kadraja yansıyan fotoğrafı böyle. (Erken içimden geldi notu: Ah, bi de Eskişehir’den hariç, İstanbul sahnesinde de -tek kişilik- bir oyunda dikize yatsak kendisini; miss! Hoop, evrene gönderelim, o bilir işini!)
Garip ve absürtlükler coğrafyası burası, sanatını bile İstanbul’da yaptırıyor, eğer görünmek ve sahnede varolmak sıfatında manalara düşmek istiyorsan; o yüzden, yolunuzu İstanbul rotasının uzağına çevirdiğinizde, muhakkak gittiğiniz o kentin, özel ya da kurumsal tiyatrolarının sahnelerine bir göz atın, pişman olmayacaksınız! Neyse uzaklaşma ve derinleşme yapmadan, arkayı dörtleyelim minvalinde mevzumuza dönersek; bugün köşeyi şereflendiren kişi de yaklaşık 16 yıldır tiyatro camiasında mesai harcayan bir oyuncu. Son olarak ‘Lüküs Hayat’tan (Ekrem Reşit Rey, Nazım Hikmet Ran) sonra ‘Ağır Roman’ (Metin Kaçan) ile Eskişehir ve İstanbul sahnesinde endam etti kendisi, hem de hikayenin en şukela jantisi Salih rolünde. Üşenmeden hatırlarsak: Tiyatrodan hariç ‘Mor Menekşeler’, ‘Son Yaz Balkanlar’, ‘Bir Yusuf Masalı’ gibi TV dizileri ve pek çok konuk oyunculuğun yanı sıra ‘Çekmeceler’ ve ‘Yok Artık’ filmleriyle de beyazperdede izleyicisini selamlayan, Eskişehir Şehir Tiyatroları oyuncusu Berkay Akın bugünkü kelamın sahibi... Hazırsanız, en âlâsından Bob Marley döşenmiş fonlu söyleşimize başlıyoruz ve tabii ki kafa açması için de kahveler masaya... (Bu da var notu: Kesmez derseniz de 1971'de tek bir albüm yapıp, ortadan kaybolan İngiliz grup Colonel Bagshot’un ‘Six Days War’ şarkısı işinizi görür diye düşünüyorum.)


‘KENDİNİ GÖSTERMEK’ BİZİM HİKAYEMİZ

*Sondan başlarsak; uzun yıllardır Anadolu’da tiyatro icra eden bir oyuncu olarak Anadolu’da ve İstanbul’da tiyatro yapmanın ayrımını nasıl tanımlıyorsun?

Anadolu’daki seyirci tiyatroları sahipleniyor. Bir yerden sonra o şehrin bir parçası olmaya başlıyor, tiyatro da oyuncu da. Benim bağlı olduğum Eskişehir Şehir Tiyatroları’nın öyle bir hikayesi var; 15. yılını doldurdu ve bunca yılın sonunda, artık o şehrin bir parçası halini aldı, ailenin bir üyesi olarak algılandı.

*Sence bu durum neden kaynaklanıyor?

Bence hem şehrin küçük olmasından hem de oyuncuların ve oyunların seyriciye ulaşabilmesiyle alakalı. Daha onlardanız gibi. Nasıl ki TV’de izlediği dizi karakterini, ailesinden biri olarak kabul edip, sokakta gördüğünde, hâlâ o karakterle konuştuğunu ve ilişki kurduğunu düşünüyorsa, bizde de birazcık öyle bir hikaye var. Eskişehir olarak zaten kemikleşmiş bir seyircimiz var. Tabi bir de üniversitenin olmasından kaynaklı devamlı sirküle olan bir seyirciden de söz ediyoruz. Anadolu ve İstanbul seyircisi arasındaki farkı koymak açısından ise; İstanbul’da bu durum birazcık daha farklı oluyor.

*Bu farklılığı biraz açalım mı?

İstanbul bu işin vitrini olduğu için, aslında pek çok oyuncu burada oynamak istiyor. Biz yani Eskişehir Şehir Tiyatroları oyuncuları, o anlamda şanslıyız. Çünkü tiyatromuzun, İstanbul’da, Zorlu Performans ve Bakırköy Şehir Tiyatroları ile bir iletişimi var, turnelere geliyoruz. Başka bir kitle ve seyirciyle buluşma imkanı buluyoruz. Bu bizim için artı bir şey! Tabii bu artılık durum da oyuncunun kendisini göstermek istemesiyle alakalı. Bakma, şimdi Eskişehir’de yahut başka bir kentin tiyatrosunda uzun zaman mesai harcayınca da bir süre sonra tükeniyorsun, yani kendinden tüketiyorsun. Tamam, başka şehirlerde ya da başka insanlara oynayınca da büyük bir adım atmıyorsun ya da çok acayip bir şey olmuyor ama o başka seyirci ile buluşma durumu güzel, iyi geliyor.

*Hikaye de böyle başlıyor galiba?

Genel anlamda kendini göstermek ve beğendirmek biraz da bizim hikayemiz. İstanbul da bu işin merkezi; daha fazla seyirciye ulaşmanın yanında, yapımcı, yönetmen gibi insanların seni gelip, izleyip keşfedebilmesi için. Çünkü bir yerden sonra bulunduğun şehir ve sahne, sana yetmemeye başlıyor. Zaten yetmemesi de lazım! Tabii ki bunu küçümsemek anlamında söylemiyorum ama işte ‘oyuncu’, bir şehrin tiyatrosunda başlayıp, hayatının sonuna kadar orada oynayıp ve yine oradan emekli oluyorsa, bir sıkıntı var gibi. Her şeyden önce oyunculuğun doğasına aykırı. Bence; oyuncu her zaman yeniyi, farklıyı aramak ve istemek zorunda, işte o zaman hayatta kalır ve nefes alır.

KURUMSAL TİYATROLARLA KIYASLARSAK DAHA SORUNSUZUZ

*İstanbul maceran böyle mi başlıyor; Eskişehir’den sonra ikinci evin İstanbul?

İstanbul’a taşınma hikayem de aslında o, yani birazcık daha nefes alabilmek. Ankaralı’yım, ailem hâlâ Ankara’da. Eskişehir’e giderken ben ki -aslında Eskişehir mezunuyum- bir daha bu şehre dönmeyeceğim demiştim. Mezun olduğumda, ilk Ankara Sanat Tiyatrosu’na gittim, Metin Balay vardı, konservatuvardan hocamız. Davet etti ve altı aylık süren Ankara Sanat maceram başladı. Sonra bazı sebepler nedeniyle ayrılıp, İstanbul’a geldim. Çok düşünülmüş bir karar evresi değildi, bir anda oldu ve hiç program yapmadan, sırt çantam ve bilgisayarımla İstanbul’da bir oyuncu arkadaşımın yanına geldim. Ve sonrasında İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda sözleşmeli çalışmaya başladım. Yarım sezon sonrasında sınava girdim ve Eskişehir Şehir Tiyatroları’nda kadrolu oyunculuğu hak kazandım. Geri dönmem dediğim Eskişehir’e yeniden gelmiştim.

*Devlet tiyatrosunda çalışma kafası nasıldı?

İlk kurumsal deneyimimdi ama daha öncesinde, 2001’de, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda, Yılmaz Onay’ın yönettiği, çocuk oyunu olan ‘Küçük Adam Ne Oldu Sana?’da oynamıştım. Çok keyifli ve iyi bir işti. Tabii o zaman ki algınla bugünkü tecrüben aynı olmuyor. Fakat benim için çok güzel bir tecrübelemeydi, her şeyden önemlisi benim gibi pek çok sözleşmeli ya da mezun ya da hâlâ konservatuvar öğrencisi olan oyuncuyu oradaki kadrolu ekip içine almıştı, sahiplenmişti. Ama tabii ki kurum tiyatrosu olarak karşılaştırırsak İstanbul çok daha büyük bir hikaye. Sadece İstanbul da değil aslında bütün devlet tiyatrolarında ‘kazan’ bir durum var. Kültür Bakanlığı, genel müdürlük gibi pek çok etken var ve herkesin üstlerine hesap vereceği bir sistem... Fakat bizim Eskişehir’de böyle bir mevzumuz yok, sadece Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşan’a hesap veriyoruz, o da çok fazla hesap sormuyor açıkçası. Pek çok mevzuyu kendi içimizde hallediyoruz, diğer kurumsal tiyatrolarıyla kıyaslarsak daha sorunsuzuz.

*Eskişehir’in dinamik yapısı da kolaylaştırıyor olmalı?

Aynen, Eskişehir’in yaşamı kolaylaştıran bir atmosferi var. Ayrıca bir insan yaşadığı yerde mutluysa, işindeki ufak tefek sorunlar da bir süre sonra gözüne batmamaya başlıyor. O anlamda da Eskişehir’in en büyük artılarından bir tanesi ‘yaşanabilir bir şehir olması’...

İŞİNİ İYİ YAPIYORSAN BİR ŞEKİLDE ULAŞIYORSUN SEYİRCİNE

*O zaman biraz da şans gibi; hem şehrin tiyatroyu yani sizleri kabullenmesi hem de sirkülasyonu geniş yelpazede olan bir kent olması?

Ama işte onun da handikapları var. Bir yerden sonra Eskişehir, seni tüketmeye başlıyor, çünkü kent dinamik olmasının yanında, bir tarfatan da imkanlarıyla, sunduklarıyla tembelleştiren de bir şehir. Nedeni de her şeyin çok ulaşılabilir ve elinin altında olması. Bir yerden sonra ‘aman canım’a geçebiliyorsun ki ben de bu düşünceye çok yatkın biriyim, bunun altını da çizmek isterim. Başka bir oyuncu arkadaşım için böyle işlemiyor olabilir. Biraz önce de söylemeye çalıştığım buydu; ben, İstanbul’dan Eskişehir’e gelirken bir kaç yıl kalır, sonra zaten sıkılır ve dönerim demiştim ama işte o iki, üç yıl, sonunda 11 yılı buldu. Son üç yıldır da İstanbul’dayım; Eskişehir ve İstanbul arasında yolculuklar yapıyorum diyelim.

*İstanbul’a oyuncluk için gelenler ya direkt mevzuya dalıyor fakat sonrasında gazı bitiyor ya da buradaki kaosa alışmaları zaman alıyor tabii onun da başka handikapları oluşuyor. Sende mevzu nasıl gelişti?

Benim bir artım açıkçası maddi olarak bir kaygımın olmaması, çünkü Eskişehir Şehir Tiyatroları’ndan gelen bir maaşım var. Bunun getirdiği rahatlıkla da ince eleyip, ağırdan alabiliyorum ve istediğim işin peşinden gitme lüksümü kullanabiliyorum. İşin özü; ben, kiramı nasıl ödeyeceğimi biliyorum ama pek çok arkadaşım İstanbul’a geldiğinde, bunu nasıl halledeceğinin çareleriyle uğraşmak zorunda kalıyor. Bu geçim kaygısıyla pek çok işe gönülsüz de olsa saldırmak zorunda kalabiliyor.

*Tiyatro, sinema ve televizyonu hayatında nasıl konumlandırıyorsun? TV’nin maddi boyutunun yanında, tiyatroya da izleyici getiriyor olması olayları daha da şekillendiriyor gibi...

Televizyon tabii ki maddi boyutu daha ön planda olan bir şey ama TV’de çok acayip ve iyi işler de yapılıyor. Bir de televizyondan kazandığı parayı, tiyatroya yatıranlar var. Böyle de bir lüksü oluyor, zira günümüzde tiyatro mekanı sahibi olmak ya da oyun yapmak biraz kahramanlık artık. TV’den takip edip, tiyatroya giden seyirci de var ama bence işini iyi yapıyorsan, bir şekilde ulaşıyorsun alıcıya. Yani iyi tiyatro yapıyorsan, senin kendini göstermene veya reklama gerek yok! Kulaktan kulağa yayılan pek çok iş var. Tamam, birazcık da şans faktörü devreye giriyor ve bazen seyirciyi bulmak da şans. Sinema da tiyatro da çok kıymetli fakat; sinema, geçmişe bırakabileceğin, sen öldükten sonra da birilerine ulaşabileceğin bir alan. Yaptığımız iş de aslında bu geçmişe bir şeyler bırakabilme üzerine değil mi! Yazar olsan kitaplar bırakırsın, fotoğrafçı olsan fotoğraflar, ressam olsan resimler... Ama tiyatroda pek bir şey kalmaz, sadece ‘anı’lar kalır, şöyle bir oyuncu vardı, oyun vardı diye. Son kertede; ‘oyuncu dediğin’ gözü kapalı vaziyettte de yapabilir kalibrede ve iyi icra ediyor olmalı işini. ‘TV, tiyatro, sinema mı?’ dediğinde hepsinde ‘oyunculuk’ işte.

FANATİZM BİR SÜRE SONRA FAŞİZME DÖNÜŞÜYOR

*Turneler sebebiyle pek çok seyirciyle buluşma yaşıyorsunuz, seyirciler arasındaki farklılıkları değerlendirmeni istesem?

En son yaşadığım ‘Ağır Roman’da bir sahne var; travesti rolünü canlandıran Mehmet Alp Sunaoğlu ile karşılaştığım... O sahnede, Mehmet’i kadın kıyafetleri ile görüyor seyirci. Mesela; Eskişehir seyircisi, o sahne boyunca gülüyor, İstanbul’da bunu yaşamadık. Böyle idealize ettiğin ya da etmeye çalıştığın zaman, ‘benim de idealize ettiğim o değil o zaman’ deyip, ortaya atabiliriz konuyu ama seyircinin reaksiyonu öyle! Bu birazcık hayata bakışımızla ve yaşamı tanımlamamızdaki biçimimizle ilgili. Eğitim ya da kültür diyoruz da tabii ki bizlerin yani tiyatronun da suçu vardır bu mevzuların algılatılış biçiminde. Ama bence en büyük suç televizyonda. Çünkü bir şekilde farklı bir algı yaratıyor seyircide.

*Farklı algı derken?

Uçları seyiyoruz galiba; komik mi; ben gülüyorsam iyidir, dram ise en ağır dram olsun, sonuna kadar ağlayalım modeli. Komedinin ya da dramın iyisini tercih ettiğimiz için değil, biz kolay olanı ve bizi en fazla dışa vurduranı seviyoruz ya da benimsiyoruz galiba. Genel anlamda, seyirci gülme anlarını daha fazla yakalamak istiyor, biraz önce verdiğim travesti örneği, azıcık ötelemekle de alakalı. Çünkü o hal, bilinçaltında başka bir şeylere dokunuyor. Onu, kendinden olmayan olarak gördüğünde, ona gülerek reaksiyon veriyor. Sonuçta, ne tiyatroyu ne de seyirciyi bu kadar idealize etmemek gerekiyor, neticede her işin bir alıcısı var. Hiç bir şey için önyargılı olmamak gerekiyor.

*Tam da bu coğrafyada tükenemeyen gen aktarımı gibi bir şey ‘önyargı’, hepimiz önyargı deryasında debeleniyoruz gibi?!

İşte mümkün değil... Bir zaman sonra her şey için fanatizm olmaya başlıyor ve o hale bürünüyor söylemler de eylemler de. Fanatizm dediğin mevzu da bir süre sonra faşizme dönüşüyor. O yüzden, her konuda ‘ben, bunu savunuyorum argümanı’ bir süre sonra sancıya evriliyor. Ben hiç bir zaman ‘benim bildiğim doğrudur, senin söylediğin yanlıştır’ diye düşünmedim, ayrıca hakkım da yok! Sonuçta herkesin doğrusu ve gerçeği kendine kadar. Birbirimizin özgürlüklerini kısıtlamadığımız ve baskı kurmadığımız sürece sıkıntı yok. O yüzden tekrar başa dönersek; seyirci ‘şöyle kötüdür’, ‘böyle iyidir’ demek yerine, her şeyin olabilirliği üzerinden ilerlemenin sağlıklı olduğunu düşünüyorum, zira belki o gün sahnedeki bizler kötüyüzdür ya da yaptığımız iş kötüdür ve farkında değilizdir.

ÇOCUK TİYATROSU TİCARET METASI HALİNDE YAPILIYOR

*Çocuk oyunları ve tiyatrosu üzerine de mesain var, sence neden çocuk oyunlarında yurt dışındaki gibi sahnelemeler ortaya koyamıyoruz ve bu mevzu neden yanlış algılanıyor?

Benim de başından beri dikkat ettiğim ve özellikle takıldığım, sorun yarattığım bir mevzuydu bu. Belki bu yaratıcı drama eğitimi almamdan ve konservatuvar öncesi biraz öyle bir kültürden gelmemle de alakalıdır. Kurum ya da büyük sponsorlu tiyatroların yaptığı çocuk oyunlarını saymazsak; ne yazık ki bir ticaret metası halinde yapılıyor işler. Çocuk tiyatrosu deyince maalesef yanlış doneler yüklenmiş; hep belirli hikayeler üzerinden, klasik durumlarla sahnelemeler var ve bir de fazlasıyla didaktik. Oysa ki bu kurumsal bir hal almalı, milli eğitim müdürlüklerinin kontrolünde yapılmalı ki zaten onların kontrolünde ama bunun da nasıl bir kontrol olduğunu Allah bilir. O yüzden de çocuk tiyatrosu mevzusunu; geleceğin seyiricisini yetiştirmek ve sadece geleceğin seyircisi de değil, bir insan yetiştirmek olarak da algılamak gerekiyor.

*Eskişehir Şehir Tiyatroları’nın böyle ayrı bir birimi var, bundan bahseder misin?

Tam da bu dertle 2000’lerin başında, Eskişehir Şehir Tiyatroları’nda, Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu Birimi’ni kurduk... O zaman kurucu ekibin başkanıydım, bunu övünmek adına söylemiyorum ama böyle bir harekete geçme gerekliydi. Kurum içinde yapılan tiyatrodan hariç, böylesine kendi başına bir birimin yaratılıp, özen gösterilmesi çok kıymetli. Yoksa sadece bizim çocuk oyunumuz var deyip, repertuvarın içine de bir, iki tane oyun atmak değil dert. Hemen ertesinde de bu işi büyük yapalım dedik ve bunu festival haline getirdik ve Çocuk ve Gençlik Tiyatro Festivali’ni düzenledik. Arkadaşlarım hâlâ uğraş veriyorlar ve güzel sonuçları doğdu ve bugün uluslararası boyutta bir festival oldu.

*Yurt dışında çocuk oyunları üzerine enterasan işler yapılıyor, hem de biz yetişkinlerin bile seyre daldığında dimağının hoplayacağı türden...

Yurt dışında yapılan bazı festivallere gitme imkanım oldu. Mesela; Danimarka’da bir çocuk tiyatro festivaline gittim, bir hafta boyunca, 300 tane oyun sahnelendi. Hepsi de çocuk oyunu, altı aylık çocuk için de var, altı yaşında çocuk için de... İzlediklerim arasında bir kilisenin avlusunda, bebek arabalarıyla anneler vardı. 15 dakikalık, pedagojik formatta, çocukların algısına yani görseline yönelik oyunlar bunlar. Absürt çocuk oyunu izledim, o oyunu burada bir yetişkine izlettirsen, ‘bu da ne’ diyebilir. Danimarka bu anlamda en ileri örneklerden bir tanesi. Diyorum ya, 300 tane oyun var ve bunların hepsi özel tiyatro ve düşünürsek Danimarka kaç nüfusluk bir ülke ki! Şimdi böylesine örnekleri gördüğün zaman, burada da başka bir şey olması gerekiyor kafasına geliyorsun.

MÜZİK ÇOK DAHA EVRENSEL VE KUTSAL

*Eskişehir Şehir Tiyatroları’nda neler oluyor?

Eskişehir’de bu sezon ‘Ağır Roman’, ‘Lüküs Hayat’, ‘Töre’, ‘Aslan Asker Şvayk’, ‘Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü’, ‘Halktan Biri’, ‘Gölge Ustası’ ve ‘Gergedan’ oyunları izleyici ile buluşuyor. Çocuk tiyatrosunda da ‘Yedi Köyün Yargıcı’ ve ‘Parçacık’ oyunları sahneleniyor.

*Oyunculukta senin ilk motton nedir, nasıl hazırlanıyorsun karakterine?

Bunun bir tarifi yok aslında, her rol bir mücadele ve uğraşmak lazım. Bir rolü oynayacağımı öğrendiğimde, yaptığım en fazla şey ‘düşünmek’! Normal zamanlarda da yaptığım, şu an seninle konuşuyorken de bir taraftan düşünüyorum, üstlendiğim role prova halindeysem de o karakter üzerine düşünüyorumdur. Oynadığım rolün ‘Berkay’ olmaması birincilik bende ve o karakterin daha önce oynadığım karakter olmamasına dikkat ediyorum.

*Yaklaşık 16 yıldır profesyonel oyunculuk mesainde, nerede nefes alıyorsun, Nirvana noktan neresi?

Kaçış noktalarım fotoğraf, müzik... Maalesef biraz tembelim; bazı şeylere başlayıp, çok fazla üzerine gidememek gibi! Çabuk sıkılıyorumdur belki de bilmiyorum.

*Bir yere varmıyor diye mi bu sıkılma ve tembellik hali; bu coğrafyada ya da evrende yapacaklarının boşuna olduğunu düşünmek gibi mi?

Bir yere varmıyor üzerinden bakarsak; o zaman hiç bir şey yapmayalım! Ayrıca bu topraklarda da pek çok şeyin bir yere varacağını düşünmüyorum maalesef, o da ayrı. Nefeslenme arada es’ler verme diyorsak da; enstrüman, saksafon çalmaya çalışıyorum. Müzik çocukluğumdan beri var, dinlemeyi ve söylemeyi severim. Müzik olmazsa olmazım ki bana göre; dünyada tiyatro ya da oyunculuk olmasa bir şey olmaz ama müzik olmasa dünyanın sonu gelmiş demektir. Bana deseler ki dünya üzerinde vazgeçemeyeceğin ‘müzik mi, tiyatro mu?’ bu iki seçenekten, galiba müziği seçerim. Yani söyleyemesem de dinlemeyi ve duymayı tercih ederim. Müziğin çok daha evresel ve kutsal bir şey olduğunu düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın; etkilemek, dokunmak ve daha fazla kitleye ulaşmak anlamında müzik daha reel. Birinin seni dinlemesi zaten bir şekilde ona dokunmak demek. Müziğin böyle bir büyüsü var, açıkçası bunu da kıskanıyorum. Yaptığın bir oyunu ortalama 500 ya da 1000 kişi izliyor ama bugün, evinde, bir müzik yapıyorsun ve internet ortamında paylaşıyorsun, bu Guatelema’daki bir adama denk gelebiliyor, dinliyor ve sözlerini anlamasa bile seviyor, melodisiyle kendi dilini yaratıyor. Müziğin başka bir hikayesi var derken kastım buydu, yoksa tabii ki sinema da tiyatro da evrensel.

*Son mevzularla ve yasalarla da sanat bir türlü rahalayamıyor. Kültür Bakanlığı ile neden bir anlaşmaya varılamıyor? Sence devletin bu el çekme isteme hali neden?

Aslında devletin yapmaya çalıştığı şey kurutmak, elini çekmek değil... Benim anladığım; işine gelmiyor belki de. Sanat muhaliftir, öyle düşünelim, bugün ki siyasi kadrajda da muhalefet en istenmeyen şey! Bir tane rektör yardımcısı çıkıp, ‘eğitimsiz toplum daha iyidir’ diyor ve bu söylemle ilgili kimse bir şey demiyor. Zaten devlet kurumları içerisinde, yıllardır yapısal olarak bir sıkıntı vardı. Yılların problemi, bugün insanların gözüne batmaya başladı ve bu bahane edilerek bazı durumlar bitirilmeye çalışılıyor. Örgütlenmek ise her zaman en büyük problemlerimizden bir tanesi...

HER ŞEYE RAĞMEN BİR ŞEYLER YAPMAYA ÇALIŞANLAR VAR

*Örgütlenmenin dünyada çok iyi örnekleri var ama, bizim işimize gelmiyor olabilir mi?

Maalesef, hep dünya ile karşılaştırıyoruz. Ama ne yazık ki biz daha o kadar ‘ol’amadık! Evet, çoğunluğun da işine geliyor. Fakat her şeye rağmen bir şeyler yapmaya çalışanlar var; mesela telif haklarıyla ilgili oldukça sıkı çalışmalar yürütülüyor, şimdi yavaş yavaş davalar kazanıp, geçmişe dönük televizyon dizilerinden telif ödettirmeye yönelik girişimlere başlandı. Bu işte oradaki bir avuç insanın mücadelesi, yine kendileri için değil, bizler için. Belki de birazcık bu anlamda idealist ve ütopik olmak lazım.

*Genel manada umutsuz musun?

Çok umutlu değilim. Bireysel olarak sorumluluğumu yerine getiriyorum, bu da beni manevi olarak mutlu ediyor. Açıkçası yapabileceğim tek şey de bu. Örgütsel anlamda da destek verebileceğim şeyler olduğunda elimden geldiğince destek oluyorum. Umut demişken; hâlâ tiyatro yapabiliyorum, iyi tiyatro yapmaya çalışıyorum, seyirci ile buluşabiliyorum. İstanbul’da da bir iş yaparsam bu da ‘iyi tiyatro yapmak’ üzerinden olacak. Ama tüm bunların yanında, tiyatronun Türkiye’yi ya da dünyayı değiştirebileceğini düşünmüyorum. Eskidenmiş bu düşünceler ve evet, öyle de olmuş, değiştirilen pek çok şey olmuş belki ama bugün değil! Bugünün tiyatrosuyla ve argümanlarıyla bunu başarmak ne yazık ki olası değil!
*Projeler var mı? Yeni sezonda seni İstanbul sahnelerinde görebilecek miyiz?
İstanbul’da tiyatro yapmak istiyorum. Hayatta bazı şeyler için doğru zamanlar olduğunu deneyimleyerek öğrendim. O yüzden de sırf tiyatro yapmak için değil, doğru zamanda, İstanbul seyircisi ile buluşmak istiyorum. Ben birazcık ‘an’lar dediğimiz mevzuların adamıyım. ‘An’ları bekliyorum, diyelim. Zira bir yıl sonra nerede olacağımı da bilmiyorum zaten. Maceraperest de değilim ama bir yerde ‘tık’ ediyor ya bazen ve o ‘tık’ ettiği yerde de bir şeyleri değiştirmen gerektiğine inanıyorsun, işte tam da böyle.

*Bilge Karasu seven bir erkek, az bulunur bir ‘meziyet’. Nasıl tanıştın üstat ile… Geçmiş sohbetimizin birinde Karasu’nun bir öyküsünü tiyatroya taşıma isteğinden bahsetmiştin...

Tanışmam tesadüf aslında. Konservatuvarda diksiyon ve ses-konuşma dersi için bir sayfalık bir metin okumamız istenmişti. Vakti zamanında hediye edilen ve kütüphanemde duran, metin araştırırken, tesadüfen elime aldığım bir kitap vardı: ‘Göçmüş Kediler Bahçesi’... Oradaki kısa öykülerden bir tanesini seçtim. Okuduğum hikayeden çok etkilendim ve kitabın tamamını okudum. Çünkü şöyle bir şey gördüm okurken; Bilge Karasu’nun, okuyucudan daha hızlı düşündüğünü ve başka kafada algıladığını... Ve ona yetişmem gerektiğini hissettim. Okuması zor değil ama okuyucusunu zorlayan bir yazar ve bu durum benim çok hoşuma gitti. Bir de onun başka bir dili var, yazarken kurgu yapan bir adam; ben tiyatroda da o kurguyu seviyorum, başı sona almak ve bölmek mevzusu... Hayatta güzel tesadüf ve yakalamalar olur ya; yakaladıklarımdan biri Karasu… Hoş, kaçırdığımız pek çok şey var şu hayatta. Bütün kitapları okuman mümkün değil ama bazen denk gelmen ve karşılaşman gerekir, işte o karşılaşma halinde de kendinde başka alemler keşfedersin ve o da seni yeni karşılaşmalara götürür. Bilgi Karasu mevzusunda ise evet, tiyatro sahnesine taşıma isteğim vardı ama çok zor, belki bir gün, neden olmasın!

*Kaçırma halleri seni rahatsız ediyor mu?

Bunu kendime dert edersem yaşayamam. Kaçırdığımız pek çok şey var ama yakaladıklarım benim için artıdır.

*Peki neyi dert ediyorsun?

Mutlu olmayı dert ediyorum.

*Son olarak senin söylemek istediğin bir hemhal var mı?

Önümüzdeki sezona dair Eskişehir Şehir Tiyatroları’nda ve İstanbul’da yapacağım şeye-şeylere dair bir şey bilmiyorum ama bir şey yapacağımı biliyorum.

*Şu kelimelerin sendeki karşılığı nedir?

Tiyatro: Emek
Oyun: Eylem
Sahne: Dünya
Hayat: Tek
Aşk: En güzel acı
Umut: İhtiyacımız var
Müzik: Olmazsa olmaz
Saksafon: Ah bir de çalabilsem
Fotoğraf: Görmek
En sevdiğin oyun: Ayrım yapmayayım şimdi
En sevdiğin karakter: Severim ki hepsini