Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

Polonya’nın aşağı yukarı 650.000 kişinin yaşadığı hareketli şehri Wroclaw, 16 senedir bir de film festivaline ev sahipliği yapıyor. Bu dinamik festivalin bu seneki versiyonu 21-31 Temmuz arasında gerçekleşiyor. Seçkide herhangi bir yerli film yer almasa da, etkinliğin halkla saygıdeğer yönetmenleri ve filmlerini buluşturma geleneği sürüyor. Ben de bu sayede Nanni Moretti’nin filmografisindeki eksiklerimi 35mm gösterimlerde kapatma olanağı buldum ve ona dair aklıma takılan soruları yeniden hatırladım.

Wroclaw New Horizons Film Festivali, adından da anlaşılacağı üzere yedinci sanatta yeni ufukları arayan bir sinema etkinliği. Deneysel işlerden video-art denemelerine, melez belgesellerden kült filmlere uzanan, ‘avant-garde’ filmleri barındıran bir seçkisi var. Bunları müzikle ve modern sanatla ilgili yaratıcı yan etkinliklerle sarıyor. Ama her sene retrospektifleriyle de ayrı bir heyecan yaşatıyor.

KİŞİSEL VE EGOSANTRİK BİR KARİYER

Wroclaw’ın Avrupa Kültür Başkenti seçilmesiyle festivalin 2016 şubesinde ‘Sinemanın Ustaları’ bölümü var. Andrei Konchalovskiy’den Carlos Saura’ya, Agnieszka Holland’dan Ulrike Ottinger’e uzanan sayısız isim konuk. Bunlar arasında en geniş retrospektif Nanni Moretti’ninki. İtalyan yönetmen, Pazar günü bir de faydalı master class verdi. Filmlerden görüntüler eşliğinde kendi hedeflerini anlatma, ‘fikir adamı’ tarafını açığa çıkarma olanağı yakaladı. Şirket ve sinema salonu sahibi olması onun ‘üst-orta sınıf’ı analiz etmesini değerli hale getiriyor belki.

Ama sinemacının 14 sene önce İstanbul Film Festivali’nde yapılan retrospektifinde (“Altın Düşler”, “Bianca”, “Ayin Bitti”, “Kızıl Güvercin”, “Nisan” ve “Oğul Odası” gösterilmişti.) birçok filmini izlemiş, kariyerini nadasa bırakmıştım. Bu kadar kişisel ve egosantrik bir film modelinin peşine düşmek bir tarz getirdiği kadar riskli de… İtalyan sinemasının ciddi ve iddialı yönetmenlerinin auteur ruhunu reddeden, özgüven yüklü bir bakış açısı canlanan. Moretti, ilk döneminde yarı-otobiyografik denemelerde kendi alter egosunu merkeze yerleştirip Woody Allen geleneğinden faydalanıyor. Onun çıkış yıllarını feyz alan bir kariyer planlamasının izini sürüyor. Ama 60’ını geçen rejisör, o zamandan bu yana da gelişme katedemedi, aksine geriledi.

‘ALTIN DÜŞLER’İ AYRI TUTALIM

Moretti’nin 1976’da başlayan kariyerinde 12 uzun metrajı var. Bunlar arasında sadece “Altın Düşler” (“Sogni d’Oro”, 1981) başyapıt olup olmadığı konusunda tartışmalar yapılacak alkışlanası bir filmdir. Geri kalan ise anlamsız skeçli komedi denemesi “Sevgili Günlüğüm”ün (“Caro Diaro”, 1994) adından da anlaşılacağı üzere bireysel meselelere bel bağlıyor. “Altın Düşler”de iğneleyici “Sekiz Buçuk” (“Otto e Mezzo”, 1963) referansları, leziz hayallerle süslenirken TV dünyasına da dil uzatıyordu. Yaratıcılık dönemi krizine dair belki de bir ‘modern klasik’ devreye girmişti.

Ama tiyatro etkisini diyaloglarla sararken, kendi alter egosunu 15-20 sene temsil eden ‘Michele’ karakterinden kurtulamadı sinemacı. Onun temsilinde ilerleyince 70’lerdeki ilk iki filminin ‘amatör kayıt’ seviyesinde durduğunu görebiliyoruz. “I Am Self Sufficient” (“Io Sono Un Autarchico”, 1976) ve “Ecce Bombo”da (1978) uzun saçlı Moretti, boşa kürek çeker. Zira çaylak bir yönetmenin anlamsız itiraflarıyla sözde ‘entelektüel’ gözükürken, kameranın gölgesinin gözüktüğü monologlar baştan savma durur. O zamanlar yaratıcının sırasıyla 23 ve 25 yaşlarında olduğundan bu duruma şaşırmıyoruz.

Açıkçası 80’ler yükseliş dönemiydi. “Bianca” (1984) eğitim sistemiyle bir romantik-komedi öyküsünü kesiştirirken, “Ayin Bitti” (“La Messa e Finita”, 1985) dini taşlamaya sıradan bir rahibin gözünden baktı, “Kızıl Güvercin” (“Palombella Rossa”, 1989) ise sporculuk üzerinden bir ülke resmi çıkardı. Bunlardan “Bianca”, hem kişisel tespitleri, hem başrol performansı, hem kamera kullanımı, hem sinema göndermeleriyle ilginçtir.

2000 sonrasında ise “Oğul Odası” (La Stanza Figlio”, 2001) olgun bir döneme açılan Altın Palmiye zaferli bir işti. Ama onun devamında yönetmen ‘mizah’ arka planını melodrama, siyasete kaydırdı. Belki de Vittorio de Sica’dan ya da Ken Loach’tan beslendiği ‘kendine göre gerçeklik algısı’nı, Toto’nun lokal ve fiziksel komedi anlayışıyla gözden geçiriyor. Sabit kamera kullanıyor. Bu durum ‘diyalog komedisi’ sayesinde nokta atışı göndermelerle oyalasa da çoğu zaman seviyeyi düşürüyor. Belki de Moretti, Toto’nun oynadığı, tutarlı sosyal gerçekçi Pasolini filmi “Şahinler ve Serçeler”in (“Uccellacci e Uccelini”, 1966) hayranı…

İTALYAN SİNEMASINI DÜŞÜŞ DÖNEMİNE GELDİ

60’lar İtalyan modern sinemasının hemen sonrasında çıkmak, ülkesinin düşüş, duraklama yıllarına denk gelmek onun için dezavantaj. Onu Pietro Germi, Mario Monicelli, Lina Wertmüller gibileriyle anmak daha doğru sanki. Sinema referansları ve güzel anlara karşın, ‘din’, ‘hayat’, ‘sinema’ ve nicesiyle ilgili dertleri ‘alaycı bir fikir adamı’nın ötesinde bir yere ulaşıyor mu? Roberto Benigni gibi oyuncu arka planını ‘sömürü’ malzemesi yapıp tek bir filmle kalıyor mu? Açıkçası bu örnek kadar bariz bir durum yok. Moretti’nin bir geleneği var. 1976-1994 arasındaki ilk döneminde otobiyografik modeli samimi. Belki “Altın Düşler” ve ardılları olarak bir kariyer planlaması var. Ama Fransız sinemasında bu kadar ciddiye alınmazdı.

     

Moretti, elbette ki ülkesinin entelektüel bilincinden etkilendi. Bu sebeple de onun ruhu olmadığını söyleyemeyiz. Ama geçmişteki Fellini, Pasolini, Rossellini, Visconti, Bertolucci gibilerinin seviyesini yakalaması zor. Oyuncu-yönetmen kimliği ve ülkenin içinde olduğu süreç söz konusu olduğunda değeri ortaya çıkıyor. Guiseppe Tornatore, Gabriele Salvatores örneklerinde görüldüğü üzere abartılmamalı. Sorrentino, Özpetek, Flammartino ve Costanzo’nun çıktığı günümüzde nasıl dururdu bilinmez. Fakat bu devrede “Altın Düşler” çakması “Annem” (“Mi Madre”, 2015) ile melodrama kayması bile bir yere çakılma anlamına geliyor. Woody Allen’ın ilk dönemi gibi girişi kolay atlatamadıktan sonra ikinci döneminde hiç de onun gibi ‘olgun’ duramadı. Elbette Wroclaw’ın böyle bir çağda inatla klasikleri 35mm’den gösterme azmini takdir etmeliyiz. Moretti, Erice ve daha nicesi bu konuda şanslı.

KEREM AKÇA’NIN WROCLAW FİLM FESTİVALİ’NDE ÖNERDİĞİ 15 FİLM

1-Kayıp Otoban (Lost Highway)

2-Suspiria

3-Mavi Kadife (Blue Velvet)

4-Arı Kovanının Ruhu (El Espiritu De la Colmena)

5-Altın Düşler (Sogni d’Oro)

6-Kör Talih (Przypadek)

7-Deep End

8-Ölümcül Oyun (Ich Seh Ich Seh)

9-Özel Bir Gün (Uno Giornata Particolare)

10-Bay Özgürlük (Mr. Freedom)

11-The Lure

12-Neon Şeytan (The Neon Demon)

13-The Greasy Strangler

14-Saltanatın Mezarlığı (Rak Ti Khon Kaen)

15-Yeni Ahit (Le Tout Nouveau Testament)