Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

Craft Tiyatro, seyirciyle buluşturduğu oyunların arasına 1 Şubat’tan itibaren Stef Smith’in yazdığı, Çağ Çalışkur’un Türkçe’ye çevirdiği, İbrahim Çiçek’in yönettiği ‘Yutmak’ı da ekliyor. Oyun, 3 insanın bir pelikanın da eşlik ettiği kendini bulma, iyileşme ve özgürleşme hikâyesini konu ediniyor. Bu 3 insanı yani Anna, Rebecca ve Sam’i canlandıran Ece Dizdar, Başak Daşman ve Merve Dizdar’la buluşup izlemek için sabırsızlandığım oyunu konuştuk.

Önce Anna, Rebecca ve Sam’i dinlemek istiyorum sizden...

Ece Dizdar: Benim canlandırdığım Anna eski bir dansçı. Doğaya, politikaya ve dünyada olan her şeye karşı aşırı duyarlı biri. Dünyada çok fazla acı üretildiğini düşünüyor ve bir gün artık buna dayanamayacağına karar vererek bu acının bir parçası olmamak adına kendini eve kapatıyor. 2 yıl dışarıya çıkmıyor. Süreç içerisinde hayatına komşusu Rebecca ve onun arkadaşı Sam giriyor. Onlardan da aldığı cesaretle özgürleşiyor.

Başak Daşman: Ben de Rebecca’yı canlandırıyorum. Bir hukuk bürosunda çalışıyor ama oyun süresince çalıştığını görmüyoruz. Çünkü 10 yıldır evli olduğu adam bir anda başka birini bulup onu terk ediyor. O güne kadar kendisini ilişkisiyle açıklamış bir kadın, birine sığınarak yaşamış. Adam gidince hayat onun için anlamını kaybediyor ama Anna ve Sam’le karşılaşınca o da hayata meydan okumaya karar veriyor, hayatta neler olup bittiğini keşfetmeye başlıyor.

Merve Dizdar: Ben de Sam’i oynuyorum. Asıl adı Samantha. Rehabilitasyon merkezinde çalışıyor. Kendisi kadın bedeninde doğmuş bir erkek. Erkek gibi hissediyor ama kadın bedeninde yaşıyor. Büyük bir sıkışmışlık içinde... En büyük derdi Sam olabilmek. Oyunda onun da özgürleşme hikâyesine tanıklık edeceğiz.

‘HERKESİ BİRBİRİNE BENZETME ÇABASI VAR'

Tekstte Anna’nın aynaya çekiçle vurduğu sahne çok etkileyici Hepimiz her gün defalarca aynaya bakıyoruz ama gördüğümüz suret ne kadar biziz acaba ya da gördüğümüz bizle ne kadar tanışık ve barışığız?

E.D.: Stef Smith çok özel bir yazar. Kendisi lezbiyen ve kadın özgürleşmesine kafayı takmış biri. Çok güzel kadın karakterler yazıyor. Bu oyundaki karakterlerin hepsinin hikâyeleri, söyledikleri sözler birbirini besliyor. 3 kadın da saf ve pür olanı arıyor. Anna’nın aynayı kırması diğerlerine de sirayet ediyor. İçlerine dönüp kendilerinde saf olana doğru yolculuk yapıyorlar.

Frida Kahlo’nun cümlelerinden hareketle, “Ben genellikle dünyadaki en tuhaf insan olduğumu sanırdım, ama sonra dünyada o kadar çok insan var ki, kendini benim kadar tuhaf hisseden ve benimle aynı biçimde arızalı başka biri olabilir diye düşündüm. Onu hayal ettim ve onun da beni hayal ettiğini düşündüm. Sen eğer ordaysan bunu okuduğunu umut ediyorum ve bilmelisin, işte ben de buradayım ve en az senin kadar tuhafım” diyen 3 insan bunlar. Bizi biz yapan özelliklerimizi, farklarımızı, duyarlılıklarımızı tuhaflık ya da arıza gibi algılamamız ya da bize öyle algılatılması çok acı değil mi?

B.D.: Hem de nasıl! Dünyada o kadar çok tuhaf şey normalmiş gibi gösteriliyor ki... Normal adı altında birçok şey dönüp duruyor ve ben durduğum yerden baktığımda inanılmayacak kadar tuhaflar. Dünyada bir sürü seri katil, çocuk pornocusu, terörist gibi korkunç insan varken ve bunlar kendilerini bu halleriyle kabul ederken, kendi hayatının içinde normal bir şekilde yaşayan insanların kendilerini sevmemeleri, kabul edemeleri tuhaf geliyor bana. Kendimizi kabul etmeme noktasında ne yapıyor olabiliriz en fazla? Anna’nın dünyadaki acılara bu kadar duyarlı olması mı tuhaf mesela? Bence buna duyarlı olmamak çok tuhaf. Öte yandan sosyal ortamlarda, ailelerde herkesi birbirine benzetme ve normalize etme çabası var. Herkesin birbirine benzediği, aynı şeyi düşünüp aynı tepkiyi verdiği bir dünyada yaşamak nasıl olurdu bir düşünsenize. Ben, Ece ve Merve ‘Yutmak’ aracılığıyla bir araya gelen 3 benzemeziz ve bunun tadını çıkarıyoruz.

Tek tipleştirmeye dayanan bir sistemin içinde insanın hayata kendi rengini katabilmesi büyük bir direniş ve mücadele gerektiriyor...

M.D.: Evet çünkü kimseyi insan olarak kabul etmiyoruz. Sadece insan olarak birbirimizi sevmediğimiz, sevemediğimiz için her şey bu kadar tuhaf. Birbirimize sadece karşımızdaki insan olduğu için değer vermeyi beceremiyoruz. Oyunda Sam’e “Ucube” denilen bir yer var. Ben herkesi olduğu gibi kabul eden biriyim ve en basitinden mesela bir yerinde yara olduğu için karşısındakine garip garip bakanları anlayamıyorum.

'KİMSE KİMSEYİ ANLAMAYA ÇALIŞMIYOR'

Sam’le buluşmak nasıl bir yolculuktu senin için Merve?

M.D.: Zor bir yolculuktu, onu anlamaya çalıştım. Erkek gibi hissediyor ama regl oluyor. Kendini Sam gibi hissediyor ama ona Samantha diye sesleniyorlar. Bu büyük bir sıkışmışlık. Bugün biz nasıl bombalardan nefes alamıyorsak, Sam’in yaşadığı da kendi bedeninde hapsolmak ve nefes alamamak. Bir sürü belgesel ve film izledim. Kitap okudum. Bir belgeselde trans bireylerin aileleriyle konuşuyorlardı. Zor bir süreci aşıp sonrasında birlik olmuşlar. Bu çok güzel bir örnek ama bunu başaramayanlar da var. Üstelik öyle çok var ki... Kimse kimseyi tanımaya, anlamaya çalışmıyor ve bu çok acı.

Biz kendimizle ilgili gerçekleri yutup sindiremediğimiz sürece hayatın bizi yutması kaçınılmaz değil mi?

B.D.: Yutmak başına gelen şeyleri sindirmek demek. Oyunun ismi buradan geliyor. Sindiremediğimiz, yutamadığımız, boğamıza takılan bir hissiyat yutmak. Bu hissi oyundaki 3 insanda da farklı şekillerde görüyoruz. Hayat böyle bir şey, yutamadığın yerde tıkanırsın.

E.D.: Yutmak çok temel bir şey aslında. Yaşamak için yutmak zorundasın, yemek yemek zorundasın. Anna bir noktada yemek yemeyi de kesiyor mesela. Sonra yemek zorunda kalıyor.

‘SEVMEKTEN, GÜLMEKTEN UTANMAK DİYE BİR ŞEY OLAMAZ'

Öyle kötü ve acı günlerden geçiyoruz ki yutkunmakta zorlanıyor insan. Neredeyse gülmekten utanır hale geldik. Hal böyleyken her şeye rağmen nefes alıp yutkunmanızı sağlayan şeyler neler?

Ece Dizdar: Son birkaç ayda evime 300-400 metre mesafede patlama oldu. Dediğin gibi mutlu olmaktan utanır olduk. Herkes farklı şekilde direniyor işte. Anna dünyanın acılarıyla başa çıkamamış, belki onun gibi başka kişiler de vardır. Bizim seçtiğimiz yöntemse hayata devam etmek. Beni kurtaran sinema, tiyatro, kitap, müzik ve doğa.

Başak Daşman: Ben de doğayla kurduğum ilişkiden güç alıyorum. Bir park var, ne zaman sıkışmış gibi hissetsem oraya gidip ağaçlara sarılıyorum. Bir de yazmak iyi geliyor bana, şu sıralar bir öykü kitabı yazıyorum. Ayrıca şunu da söylemek istiyorum; sevmekten, sevişmekten, gülmekten, oyun oynamaktan utanmak diye bir şey olamaz. Bunlar olmayacaksa, bunları yapamayacaksak ne yapmaya geldik bu dünyaya?

Merve Dizdar: Hayvanları çok seviyorum. Ben de onlarla, ailemle ve arkadaşlarımla tutunuyorum hayata. Vecihi diye bir kedim var, evladım gibi. Çalışmak da bana çok iyi geliyor. Kafa olarak hiç boş kalmamam gerekiyor. Her şeye rağmen umudumuz sağlam.

'SADECE AŞKINLA KENDİNİ İFADE EDEMEZSİN'

Rebecca gibi tüm hayatını bir erkeğe, bir başkasına bağlayanlara çok sık rastlıyoruz hayatın içinde... Başak Daşman: Bu, yetiştirilme tarzlarımızda var. Hayatta seni sen yapacak şeylerin peşinde koşman yerine âşık olmak, biriyle birleşmek, bir aile kurmak ve hayatın anlamını orada bulmak öğütleniyor. Ölene kadar bu fikrin içimde güzel şeyler hissettirmesinden vazgeçmek istemiyorum. Ama gerçeklere baktığında hayat böyle bir serüven değil. Sadece aşkınla, doğurduğun çocukla ya da yanında taşıdığın adamla kendini ifade edemezsin. Onlar gittiğinde geriye hiçbir şey kalmaz. Onlar gelmeden önce sen hiç kimse miydin? Toplum, eğitim sistemi, masallar, her şey bize bunu söylüyor. Kendinle ve hayatla sevgi ve şefkat dolu bir ilişki kurmazsan yanında kim olursa olsun ve bir süreliğine ne kadar mutlu olursan ol, bir yerde tıkanırsın.

'BİRİ İÇİMİZİ GÖRMEYE KALKTIĞINDA ÖDÜMÜZ PATLIYOR'

Oyundaki 3 insan birbirlerine değdikçe, dokundukça iyileşip özgürleşiyorlar. Ah hayatta da başarsak bunu...

Başak Daşman: Duvarlarımız var. Hem biri duygularımı anlasın, düşündüklerimi hissetsin arzusuyla doluyuz hem de biri gelip gerçekten içimizi görmeye kalktığında bundan ödümüz patlıyor.

Aşkla ilgili tespitim de bu benim.

B.D.: Mümkün. Gerçekten içine girdiğinde negatif olan taraflarınla sevilip onaylanmayacağından o kadar eminsin ki o yüzden sadece sevilmek, onaylanmak ama yeterince içine girip görünmemek istiyorsun. Bunun sonucunda da tam olarak tatmin olamıyorsun çünkü beynin “Aslında tam olarak beni görmediği için gördüğü kadarını seviyor, hepsini görseydi belki de beni sevmeyecekti” diyor. Belki bu yüzden ilişkilerin çoğu bitiyor ve biz hep bir başkasını aramaya devam ediyoruz.

HT MAGAZİN / ECE SARUHAN