Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

Roman Lidya ve 12 Eylül dönemi Türkiye’si arasında paralel bir kurgu ile gidiyor. Lidya dönemi için uzun bir kaynakça var...

Lidya’yı yazmaya başlamamda iki temel sebep var. Batı dünyası Lidya’nın sahibiydi ve Olimpos’un çocukları olarak Lidya’da olup bitenler, Batı dünyasında bugün Doğu’ya kendilerini kabul ettirmek ve algı yönetimi için çok rahat kullanılan bir argümana dönüştü. Oysa Lidya bizim coğrafyamızdaydı, doğudaydı. Bugün üzerinde oturduğumuz coğrafya ve topraklar katman katman zenginliklere sahip. Teorim şu; Anadolu’da var olan binlerce yıllık hikâyelerden, seslerden, desenlerden yola çıkarak, tiyatro eserleri, film senaryoları üretsek, müzik besteleri yapsak, resimler üretsek hiç komplekse kapılmadan ‘Ben Cumhuriyet’im, Osmanlı da benimdir, Lidya da benimdir, Bizans da benimdir’ diye sahip olduğumuz bu mirası dünya kültürü ve sanatına ihraç etmeye başlasak... Bugüne kadar hep kültür ve sanat ithalatı yapan ülkemizde bir atılım gerçekleşir, gençlerimizin kendine güveni artar, insanımız bir başka insan olur. Oysa Anadolu’daki nice film ve opera konuları, nice desenler, resimler, heykeller, nice plastik sanat unsurları ve geleneksel sanatlarımızla dünyanın ‘Benim kültürüm senin kültürünü döver’ mücadelesinde öne çıkabiliriz.

Romanda kültür politikalarıeleştiriliyor...

Bu romanı 20 yıldır söylediğim, 30 yıldır da düşündüğüm kültür sanat meseleleri için yazdım. Söyleye söyleye dilimde tüy bitti, bari bir de yazayım dedim. Türkiye’deki kültür politikalarının eskiden beri yanlış yürütüldüğünü düşünüyorum. Çünkü kültür denilen şey devlete aittir. Hükümete yahut partiye ait olamaz. Solcu hükümetler geldiği zaman basılan bütün eski kitapları SEKA’ya gönderir, sağcı hükümetler geldiği zaman aynısını yaparsa olmaz. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadro 3 şeye milli adını koymuştu, milli savunma, milli kültür ve milli eğitim. Bu üçüyle oynanmaz. Oynadığınızda devlet olma göstergeleriniz zedelenmeye başlar. Biz elli yıldır üçüyle de oynadık. Kültürel konular bir milletin devamlılığıdır, bir ırmak gibidir, siz o ırmağın yatağından kumu alamazsınız. Kumu aldığınızda politik baskınlar ve seller her yeri harap eder.

Romanınızda,sağcı karakterlerden biri sol görüşlü arkadaşıyla konuşurken‘İslamcıların ekseriyeti kendilerini ney ile ebruya hapsettirilmiş hissettiler’diyor. Kırgınlık mı var bu konuda?

12 Eylül’den sonra kültür sanat alanında bir kırılma oldu. Bu kırılma yüzünden iletişim, müzik, tiyatro vs kültür sanat alanları hep belirli bir ideolojik anlayışın yönetiminde ve gözetiminde devam etti. Ve bu alana dindarları ve muhafazakârları hiç sokmadılar. Mesela bir öğrenci konservatuvara gitmeye kalktığında, pantolonunun dizinde asla bir namaz izi olamazdı. Olsa orda yaşayamazdı. Bir tiyatroya girmek istese, haddine mi namaz kılan birisi, orada bırakın oyuncu olmayı hademe bile oldurulmayacak hale getirildi. Bu, muhafazakâr kesimi kültür ve sanattan tamamen soğuttu. Dışlanmışlık ve aşağılanma... Tiyatroda öyle roller, öyle replikler vardı ki sizin mukaddesatınıza, dini duygularınıza, kutsal bildiğiniz şeylere saldırılar oluyordu.Siz de başınızı öne eğdiniz,yutkundunuz.Bazen öyle müstehcen şeyler söylendi ki,başınızı tavandaki süslemelere çevirdiniz. Sonra da, “Bir daha gitmiyorum” dediniz. Benim gençliğimde babalarımız bize şunu söylerdi: “Televizyon günah kutusu, açmayacaksınız! ” Peki çare bu muydu? Asla! 

‘BU BÖYLE GITMEZ’

 Genellikle iktidarlar, yazarları,edebiyatçıları ve bilgeleri pek sevmiyorlar. Günümüzde de benzerlerini yaşıyor muyuz? Edebiyatçı tarafını belli etmeli mi?

Bir sanatçının siyasi görüşü olabilir. Ama siyasi görüşünü sanatına yansıtarak vermeye başladığında bu propaganda olur, sanat olmaz. Sanat para ister ve paranın karşılığı görünmez. Siyasetçi ise yaptığı bir şeyin karşılığını görmeyi ister. Paranın sahipleriyle sanatın sahiplerini buluşturmaktan başka çıkar yolumuz yoktur.

 Nasıl?

Çözüm önerim şu: Para sahipleri şu anda holdingler, patronlar, kuruluşlar vs... Hepsi nereye hangi yatırımı yapalım, nereden daha çok para kazanalım diyorlar. İçlerinden kültür sanatla ilgili şu yatırımı yapalım diyen parmakla gösterilir. Beri tarafta pek çok aktör, sanat yapmak istiyor fakat sponsoru yok. Bu böyle gitmez. Benim önerim, kültür sanat aktörlerinden bu şirketlerin yönetim kurullarına birer kişinin atandırılması. Mesela Cumhurbaşkanı’mız veya Başbakan’ımız ‘Bu ülkede bir de kültür sanat seferberliği başlatıyoruz...’ diye cümleye başlasa da ‘Yönetim kurullarınızda şairlerden,ressamlardan,tiyatroculardan,sinemacılardan, plastik sanatçılardan,tabii ki ebru ya da neyzenlerden,bienal yönetenlerden, kültür sanata yön verenlerden birer kişiyi atandırmanızı tavsiye ediyorum, bunu böyle yapmalıyız’ dese. Geçenlerde saydım Forbes Dergisi’nin ve diğer ekonomi dergilerinin Türkiye’deki ultra zengin dediği şirketlerinin sayısı 360 civarındaydı. Mesela GYO’lar menkul değerlerini yaparken yönetim kurullarında bir ressam olsa kötü mü? Mesela TCDD bütün o işleri yaparken yönetim kurulunda bir sinema aktristi olsa kötü mü? Türkiye’de topyekûn bir kültürsanat kalkındırılması olmaz mı?

Romanda televizyonu günah kutusu olarak gören bir kahraman da var.Yeşilçam filmlerinde din düşmanlığı yapıldığını da söylüyor mesela?

Evet çünkü Yeşilçam filmlerinin tamamında din adamları daima üçkâğıtçı, art niyetli, kötü, kadın düşkünü, düzenbaz... Yani din adamı profilini siz filmde böyle gösterdiğinizde ister istemez dindar kişi ‘Ben böyle değilim’ diye isyan ediyordu. Sonra diyordu ki ‘Ben onu seyretmiyorum’çünkü seyrederse inciniyor. Ben çok incindim. Son yıllarda 12 Eylül’le ilgili Türkiye’de diziler, filmler çekildi ‘Babam ve Oğlum’dan itibaren... İsmail Güneş’in ‘Gülün Bittiği Yer’ filmi hariç hepsinde 12 Eylül’de devrimci bir gencin nasıl ıstırap çektiği, nasıl zora düşürüldüğü ve eziyet gördüğü anlatılıyordu. Yanlış mı?Hayır.İleride yalnızca filmler üzerinden bir 12 Eylül okuması yapanlar, yalnızca devrimciler için yapılmış bir hareket olduğunu bile düşünebilirler; elbette bu yanlıştır. İşte o zaman 12 Eylül’e dönüyorsunuz ve bu alandan muhafazakârların neden soğuduğunu, neden soğutulduğunu, neden uzak durduğunu görüyorsunuz... İletişimde yok, televizyonda yok, sinemada yok, sanatta yok. Ebruya hapsolmaktan başka ne kaldı ellerinde? Yani bu sadece muhafazakâr kesimin dar bakış açısı değil, muhafazakâr kesimin sıkıştırıldığı bir alandı aynı zamanda. Çok şükür bugün durum böyle değil artık. Lakin çok zaman kaybedildi.

ÜMRAN AVCI/ GAZETE HABERTÜRK