BİR KAÇ KELİME YAZARAK SİZE YARDIMCI OLABİLİRİZ!
haber,kaynak, etkinlik, konu, yazı vb.
LİSTELE
PAYLAŞ
Haber/makale'yi paylaşmak için aşağıdaki sosyal hesaplardan birini kullabilirsiniz!

Sezen Aksu, seneler evvel bizim bütün seslerimizden oluşan büyük bir koroyla konser vermeye niyetlenmişti. Kürt müziğinden bir parça seçmek için ona yardımcı olma görevi de bana düşmüştü. Bir dolu albümle gittim. Birini seçti. Ezgiyi kavramada güçlük çekmedi, sözlerini ezberletmek de çok vaktini almadı. Beğendiği şarkıyı söyleyen gruba iletilmek üzere bir teşekkür notu yazdı, verdi. Kâğıda şunları yazmıştı: “Ben müziğin Tanrı’nın nefesi olduğuna inananlardanım. Ve hayatı karşılayabilmek için o nefesin sudan, ekmekten gerekli olduğuna...”

Muhsin Kızılkaya, HT Pazar'da blues, bozlak ve kilamı kaleme aldı.

Ne zaman “Vay be” dedirten bir ezgiyle karşılaşsam, bu sözleri hatırlarım. En çok da her sene bu vakitlerde İstanbul Caz Festivali’yle (4-20 Temmuz) beraber aklıma gelir. Ünlü sesleri, yeni keşfedilenleri dinlemeyi iple çekerim. Cazın ve Anadolu’nun nefesi o kadar benzer ki inanamazsınız.

Müzik, hayata karşı çaresizliğimize bir nefes olsun diye girdi hayatımıza sanırım. Yeni Dünya diye Amerika’ya getirilen Afrikalı köleler de bunu biliyordu herhalde. Ayaklarında prangalar, güneşte kalınlaşmış kara derilerinde kırbaç izleri... Sadece daha fazla pamuk toplamaya koşullanmış o insanlar da yüzlerce yıldan beri söylenen bir türküye katıldılar. Her sese yeni sesler eklendi, sonsuz büyüklükteki tarlalarda hasadın yerine hüzün ekmeye başladılar. Tarlalardan da büyük gökyüzü laciverte yakındı. O tarlalarda geldikleri topraklara hasret de gökyüzüne doğru büyüdü. Zamanla okyanusun maviliği gökyüzünün maviliğiyle hemhal oldu. O mavilikten blues doğdu. Işığa hasret kölelerin dertlerini okyanusa ve gökyüzüne anlatmak için “blues” diye bir dil keşfetmelerinden 15-20 yıl sonra 20. yüzyılın başlarında, Kırşehir’in
Yağmurlubüyükoba Köyü’nde bir çocuk dünyaya geldi. Çocuğun içine Tanrı’nın nefesini üflediğini henüz kimse bilmiyordu.




MUHARREM ERTAŞ

Adını Muharrem koydular. Bir dayısı var Bulduk Usta derlerdi adına. İlk divan sazı derslerini ondan aldı. Bulduk Usta’da bir ses var ki aman Allah... Jandarmalar asker kaçaklarının peşine düştüğünde Bulduk Usta’yı yanlarına katar, araziye öyle çıkarlarmış. Usta asılır bir bozlağa, kaçak hangi deliğe saklanmışsa düşermiş bu billur sesin tuzağına, dayanamaz
çıkarmış.

Abdal derler Muharrem Ertaş’ın ecdadına; “kul” yani. Ataları da öyle... Moğollardan kaçıp ta Horasan’dan gelmişler Anadolu’ya. Onlar kendine aşiret der, yakınlarındakiler “çingen” diye aşağılarlar. Bütün hayatları müzikle kuşatılmış. Sanatlarını bir düğünlerde, bir de kendi aralarındaki yaren meclislerinde icra ederler. Kendileri dışında herkese “ağa” derler. Kırgındırlar. Hiç varlık görmedikleri için fukaralıktan da şikâyet etmezler. Kendileri yerine müziğe yol verir,
dertlerini bozlaklar haykırsın isterler.

TİZ, GÜR, GENİŞ, PARLAK...

Muharrem Ertaş’tan önce de bozlak vardı. Ama ona kadar herkes bozlak söyledi, o ise bozlağı ağladı. Büyüdü, ailesine bakma karşılığında Hacı Taşan’ı yetiştirdi. Sonra da asıldı “Avşar bozlağı”na. Şimdiye kadar hiç kimse böyle bozlak okumamıştı. Divan sazı tok ve davula benzer bir sesle gümbürdedi; ona tiz, gür, geniş, parlak, içli, yanık ve geçmiş zamanlara meydan okuyan bir ses eşlik etti. Bozkırın kör yılanları gördü sesini. Bir cerbeze düştü çırakları Çekiç Ali, Hacı Taşan ve daha sonra babasının adını hepimize ulaştıracak olan oğlu Neşet’in içine. Çünkü bozlak feryat etmek, dışarı atmaktır yüreğini. Ölçüsüz, içten geldiği gibidir. Aşkı, yiğitliği, mertliği, gurbeti, hasreti dillendirir.

İLK RAP’Çİ ŞAKİRO!

Göz alabildiğine çıplak kel tepelerle kaplı, yazın sarı sıcak, kışın kara soğuk Orta Anadolu bozkırında “itten aç, yılandan çıplak” kalmış abdallar; tıpkı tarlalarda sadece gökyüzüne baktığında özgürlüğü hatırlayan Mississippi’deki Afrikalı köleler gibi söylüyorlardı bozlaklarını bin yıldan beri. Babasının çırağı Hacı Taşan’ın sesini radyoda duyan Neşet Ertaş’ın, “Benim ne eksiğim var” diyerek Muzaffer Sarısözen’in kapısına dayanmasıyla bize ulaşan bozlaklara, o yüzden müzik âlimleri “Anadolu blues” adını taktılar. Tabii belki de önce Afrikalılar Muharrem Ertaş’ın atalarından duymuştur, kim bilir!
Blues’un büyük ustalarından Skip James’in sesine kulak verin hele, ne demek isteğimi daha iyi anlayacaksınız. James, gitar ve piyanoyu blues’da daha etkin kullanarak rock müziğe giden yolu açmış birisidir. Onun şarkılarını dinlediğinizde Hakkâri’nin bir dağ köyünde çocuğu nehirde boğulmuş bir kadının ağıtını veya Patnos’un bir köyünde doğup İzmir’de yokluk içinde göçüp gitmiş dengbéjlerin piri “kewé ribad” (en güzel öten keklik) Şakiro’nun hüznü ve isyanı hatırlatan tınısını keşfedebilirsiniz. Bu yazı için malzeme toplarken farkına vardım ben de...

DENGBEJLERİN ŞAHI, EN BÜYÜK İCRACI

Gerçek adı Şakir Deniz’dir. Şakiro diye bilinir. Şakiro bir dengbéj’dir. Dengbéj söyleyendir, söylediği şeyin adı da “kilam”dır. Kilam kelamdan, yani sözden alır kökünü. Tıpkı blues gibi, tıpkı bozlak gibi söz esastır kilamda; müzikten daha etkilidir, baskındır. Söz de gücünü hikâyeden alır.
Abdallar Horasan’dan yola çıktıklarında, bir biçimde dengbéjlerin yurduna uğrayarak geldiler Orta Anadolu’ya. Yolda bozlakları kilamla buluştu, işin tuhaf yanına bakın ki neredeyse ikisinin de gırtlak yapıları aynıydı. Dengbéj Şakiro’nun ses genişliği tıpkı Muharrem Ertaş’ınkine benzer. Sesinin rengi, tınısı, gırtlak nağmeleri, titretmeleri (ki Kürtçede buna “xulxulandin” denir) kendine has ses kullanma teknikleri; yiğitliği, mertliği yücelten tarzı ve zaman zaman (“wey dil” gibi) “rap” diyebileceğimiz kilamlarıyla Şakiro, gelmiş geçmiş en büyük kilam okuyucularındandır. Kürt müziğinde, kendisinden önce gelmiş ve “dengbéjlerin şahı” olarak kabul edilen Evdalé Zeyniké’den sonra en büyük icracıdır Şakiro.

ŞAKİRO’NUN YEĞENİ ÖZCAN DENİZ

Şakiro’nun kilamları tıpkı Muharrem Ertaş’ın bozlaklarında olduğu gibi aşkı, savaşı, aşiret anlaşmazlıklarını, yoksulluğu, hasreti, isyanları, devletin zulmünü, jandarmanın baskısını, mahpushaneyi anlatır. Yazısı yasaklanmış, varlığı inkâr edilmiş bir halkın hem yazanı, hem okuyanı, hem şahidi, hem de toplumsal hafızasıdır dengbéjler. Kurulan aşiret meclislerinde, önünde bir tas ılık su, bir tas kuru üzüm, yanan bir kandil ışığı varsa ve yüreği havalanmışsa dengbéj’in, gayri elini kulağına götürür, başlar orada bulunanların tekmil hikâyesini söylemeye. Hiçbir müzik aleti çalınmaz, zira müzik aleti Şakiro gibi dengbéjleri gemliyor. Başlayınca kesilsin istemez icracı, ara nağmeyi de “eyhok” denilen bir iç çekişle tamamlar, kendi nefes aralığını kendisi ayarlar.
Hiçbir stüdyo kaydı yoktur Şakiro’nun. Elimize ulaşan bütün kilamları, iptidai koşullarda teyp kasetlerine kaydedilmiş olanlardır. Ağrı Patnos’tan Erzurum Karayazı’ya, oradan da İzmir’e geçmiş. 1983’te geldiği İzmir’de 1996’da vefat etmiş. Öldüğünde arkasında muazzam bir külliyat bırakmış ama hepsi amatör dinleyicilerin elinde. Hiçbir stüdyoya girmedi. Onu stüdyoya sokmaya çalışan tarihçi Mahmut Akyürekli’yi, “Orada dinleyici yok, ılık su dolu tas yok, hepsinden önemlisi oturulacak minder yok” diyerek reddetmiş. Bütün bunlar tedarik edilince de kansere yenik düşmüş. İzmir Çamlıkule Mezarlığı’na gömmüşler, başucundaki taşa da “Dengbéj Şakiro” diye yazmışlar. Mezar taşındaki Kürtçe kelimeyi gören bazı zalimler de mezar taşını kırıp parçalamışlar. Bakarsanız, bazı yerlerde “Özcan Deniz’in amcası” diye geçer; hayır doğru değil, Özcan Deniz Şakiro’nun yeğenidir.

YORUM YAP1
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ
300
  • Misafir14 Temmuz 2017 Cuma10:54okudum. fena değildi tebrikler
300