YENİ KİTABIM ÇOCUK TACİZCİLERİNİ ÖLDÜREN BİR SERİ KATİLİN HİKÂYESİ’

Röportaj teklifim karşısında bizimle sabah 10 buçukta, ofi­sinizde buluşmak istediğinizde, “Herhalde yeni bir roma­nın sonlarına yaklaştı, bizi postalayıp hemen kitaba dönecek” diye düşündüm...

Doğru, vallahi doğru! (Gülüyor)

Nasıl bir kitap geliyor?

Bir önceki roma­nım ‘Elveda Güzel Vata­nım’, İttihat ve Terakki dönemini anlattığı için ina­nılmaz entrikalar, cinayet­ler ve politik gerilimler olan bir romandı ama tam anlamıyla bir poli­siye roman değildi. Okurlarımın çoğu benden polisiye roman ve Başkomiser Nevzat’ın hikâyelerini bekliyor. Herhalde 1 yıl daha gecikirsem yayınevini basacaklar! O nedenle bu yaz günlerinde tatil matil yapmadan hızlı bir şekilde romanı yazı­yorum. Gerçekten de sıkı bir polisiye roman olacak.

Çocuk tacizcilerini öldüren bir seri katilin hikâyesi olduğunu duydum. Bu seferki “iyi” bir seri katil mi yoksa?

Doğru, çocuk tacizcilerini öldüren bir seri katilin hikâyesi ama alttan bam­başka şeyler çıkacak. Giderek vicdanını yitiren bir dünyada, vicdanını yitiren bir ülkede yaşıyoruz. Aslında buna dikkat çekmeye çalışıyorum.

Birkaç okulda toplu taciz vakası yaşanmıştı. O olayları araştırdınız mı?

Evet. Romanda bir yurt meselesi de var. Önemli olan çocuklarımız tacize uğramadan engel olmak. Bunun yolu da demokratik kültürdür. İnsanların doğru şekilde eğitilmesi, cinsel eğitim veril­mesi, çocuklara sahip çıkılması gereki­yor. Biz her şeyi kapatıyoruz. Bununla yüzleşmiyoruz. Sanki cinsellik diye bir şey yokmuş gibi davranıyoruz. Çocuk­lar emin ellerde değil, onları koruyacak yapılarımız yok.

GELECEKTE SURİYELİ BİR BELEDİYE BAŞKANI GÖRMELİYİZ’

Ofisinizin Beyoğlu’nda olmasına şaşırdım açıkçası. Son dönemde eski sakinleri İstiklal’i terk ediyor. Siz niye kaldınız?

Çünkü Beyoğlu eski günlerine dönecek. Bu tarih boyunca defalarca yaşandı. Varlık ver­gisi döneminde, 6-7 Eylül olaylarında buradaki insanlar gittiler. Ardından burası bir batakhaneye dönüştü ama sonra tekrar toparlandı. Burası dünyanın merkezi. Beyoğlu da, Türkiye de eski günlerine kavuşa­caklar.

İstiklal’de Arap ve Suri­yelilerin ağırlıkta olmasın­dan şikâyet edenler var. Size nasıl geliyor?

Sorun Arapların çoğun­lukta olması değil, öteki turistlerin olmaması. Neden Hollandalılar, Ame­rikalılar, İngilizler, Fransızlar, Ruslar yok? Bu Türkiye’nin şu anki durumuna benziyor. Katar’dan başka dostumuz yok. Tek seslileşiyoruz, tek yere bağ­lanıyoruz. Sosyal yaşamımız da bu hale gelmeye başladı.

Toplumda çeşitli kesimlerde Suriyeli sığınmacılara karşı tepki oluşmaya başladı. Acı bir cinayet de yaşandı. Siz Gazianteplisi­niz. Bu meseleyi nasıl görüyorsunuz?

Geçtiğimiz hafta Suriyeli sığınmacılar üzerine Gaziantep’te bir panel vardı. Orada da söyledim, Suriyeli sığınmacılar burada kalacak. Eğer bir gün Antep’te Suriyeli bir belediye başkanı olursa bu toplum gelişmiş olacak. Hükümetin önceki Suriye politikasına katılmıyorum. Tümüyle bir yenilgidir, ülkeyi batağa sürüklemektir. Ama buraya gelen 3 buçuk milyon insana ırkçı davranamayız. Onları yok edemeyiz, süremeyiz. Öfke duymak yerine, o insanları istihdam etmeli, çocuklarını eğitmeliyiz. Kendi ülkelerine muhtemelen dönmeyecekler, çünkü Suriye’de ortalık yatışsa bile bir kısmı muhalif olduğu için korkudan gidemeyecek. Bir kısmı da burada iş kurdular. Antep, Urfa, Antakya ve Kilis’te artık 5 kişiden biri Suriyeli ve hakikaten büyük çatışma çıkıyor. Ev kiraları artmaya başladı, bu da hayatı olumsuz etkiliyor. Ama bunun sorumlusu o insanlar değil, bu politik kararı verenlerdir. Eğer memnun değilsek bu kararı verenleri değiştirmemiz gerekiyor, ırkçılık yaparak, şiddet uygulayarak, o insanları öldürerek bir yere varamayız.

Hem seküler hem muhafazakâr kesimde Suriyelilere karşı öfke üzerinden bir ortak payda oluştuğunu gözlemliyoruz. “Şehirlerimizi kirletiyorlar, suç oranını artırıyorlar” gibi gerekçeler öne sürüyorlar. Bu gerekçelerin hiç haklılık payı var mı, yoksa bu tamamen bir reaksiyon mu sizce?

Bu meselenin biraz abartıldığını düşünüyorum. Elbette ki 80 milyonluk bir ülkeye 3 buçuk milyon insan girdiğinde bir zarar gerçekleşir. Ama bu zararın sorumlusu bence onlar değil, bunun sorumlusu Suriye’deki savaşı destekleyenlerdir. Geçenlerde hükümetin sunduğu istatistiklerde, göçmenlerin suç işleme oranının daha fazla olmadığı görülüyor. Ama gelecek için korkmak gerekiyor. O insanların çocuklarını eğitmiyoruz. 3 buçuk milyon insan çok büyük bir rakam ve ileride daha büyük problemler yaratabilir. Almanya’daki Türkler örneğine bakalım. Almanlar bizi istediler, oraya gittik ve çalışıp artı bir değer yarattık ama aradan onlarca yıl geçmesine rağmen ötekileştirme sorununun hâlâ çözülmemiş olduğunu görüyoruz. Bundan ders çıkarmamız lazım. Kendilerini onların yerine koysunlar; adam Suriye’de doktor, buraya gelmiş boyacılık yapıyor. Türkiye’de böyle bir felaket olduğunu ve kendilerinin Almanya’ya veya Fransa’ya göçmen olarak gittiğini düşünsünler, ona göre davransınlar...

Bir gün romanlarınızda bir Suriyeli kahramanı okuyacak mıyız?

Bu roman Suriye meselesini de ele alıyor. Pek çok Suriyeli çocuk kayıp. Bu çocukları seks kölesi mi yaptılar, organlarını mı çaldılar; ne olduğu belli değil.

DAHA İYİ BİR YERE SIÇRAYACAĞIZ’

Ülkenin ve dünyanın gidişatını nasıl görüyorsunuz?

Çok bencilleştik, çok kabalaştık. Her şey maddi çıkara dönüştü. Bunu hem dünya hem de Türkiye için söylemek mümkün. Fela­ket bir tarihsel dönemi yaşıyoruz ama ben yine de iyimserim. Çünkü böyle oluyor, fela­ket kötü bir dönem yaşanıyor, ondan sonra bir ivmeyle insanlık çok daha ileri sıçra­yabiliyor. Tarihte böyle örnekler var. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi, buradan çok daha iyi bir yere fırla­yacağız.

İkinci 1930’ları yaşıyoruz” tezine katılır mısınız?

Katılırım. Rusya’da Putin var, Amerika’da Trump var. Avrupa’da ırkçılık ve İslamofobi yükseliyor, İslam dünyasında da ne yazık ki radikal İslam yükseliyor. Dünyanın değişik yerlerinde totaliter rejimler oluşmaya başlıyor. Bizde demokrasi gelişemiyor. Bütün bunların hepsi bence bir tarihsel dönemdir, bir rüzgârdır ve bu rüzgârın arkasından çok daha iyi bir şey gelecek. Bunu gerçekleştirebilecek politik güçleri de tarih yaratıyor. Rusya, 1914 yılında dünyanın süper devletlerinden biriydi ve bir savaşa girmişti. 3 yıl sonra, 1917 yılında büyük çarlık yıkıldı. Dolayısıyla, tarihin kendi mantığı var ve bu mantık partilerin, kişilerin, devletlerin mantığından çok daha farklıdır. Türkiye için de çok büyük umut besliyorum.

Cumhuriyet demokratikleşmeyi bir türlü tam olarak sağlayamadı. Sonra, cumhuriyet alternatifi olduğunu söyleyenler iktidara geldiler ama 15 yılda, maalesef ülke çok daha fena bir yere geldi. Ülkemiz çok dinamik bir ülke, buradan toparlayıp çok daha iyi bir yere gider. Halklar da çocuklar gibidir, en iyi kendi deneyimleriyle öğrenirler. Bir çocuğa, “Elini ateşe sokma” dersin, gidip sokar, yandıktan sonra elini çeker. En iyi öğrenme biçimi budur.

15 TEMMUZ ÖYLE KARANLIK Kİ OLAĞANÜSTÜ BİR ROMAN ÇIKAR’

Geçen hafta 15 Temmuz’un yıl dönü­müydü. Darbe girişimi meselesine nasıl bakıyorsunuz?

Bu ülke darbelerden çok çekti. Benim hayatım da 12 Eylül darbesine karşı mücadeleyle geçti. O zaman 20 yaşın­daydım, İlerici Gençler Derneği diye bir örgütün yöneticisiydim ve yeraltında dik­tatörlüğe karşı mücadele ettim. O arada sahte pasaportla Moskova’ya gittim. Anti-faşist mücadeleyi yürüten bir insa­nım, o nedenle darbelerden nefret ede­rim. 15 Temmuz darbe kalkışması da hiç tereddütsüz karşı çıkılması gereken bir şeydir. Bir romancı olarak da gerçekten şahane bir malzeme sunuyor, çünkü öyle karanlık ki buradan olağanüstü bir roman çıkar. MİT müsteşarı ifade vermeye gitmiyor, Genelkurmay Başkanı ifade ver­meye gitmiyor. Sayın Cumhurbaşkanı, “Ben bunu eniştemden öğrendim”, Kılıçdaroğlu, “Bu çok daha önceden biliniyordu” diyor. İşin içinde inanılmaz karanlık noktalar var.

Yazmayı düşünüyor musunuz?

Tabii düşünüyorum. Susurluk’u anlatan ‘Kukla’ adlı romanımı olaydan epey sonra yazdım, çünkü roman politik gerçekleri açıklamaktan çok politik hakikatlerin insanlar üzerindeki etkisini anlatır. Ben bir gazeteci, bilimadamı ya da politikacı değilim. Politik gerçekleri açıklamak benim işim değil. Ama roman yazarken politik hakikatlere sadık kalmak gibi bir niyetim var. Tarihsel roman yazarken de gerçeklere sadık kalmayı tercih ediyorum. O yüz­den biraz zaman geçmesi lazım.

Tahminen kaç yıl sonra yazılır?

Herhalde bir 5 yıl sonra açığa çıkar. Türki­ye’de bazı hakikatler çok hızlı ortaya çıkabili­yor. “Ergenekon” denip insanlar vatan haini ilan edildi ve tutuklandı. Sonra bu insanları tutukla­yan FETÖ’cüler şimdi tutuklanmaya başladı. Bun­dan sonra ne gelecek, bilmiyorum. Büyük olaylar; sabah tutuklamalar, silahların çıkması her şey ina­nılmaz biçimde gerçekleşiyor...

Birtakım güçlerin, darbecilerin, yurt dışındaki güçlerin gelip bu ülkeyi dizayn etmesine izin vermemek gerekiyor. Halk kendi deneyleriyle öğrenmeli ve kendi istediği hükümeti işin başına getirmelidir. Bunun yolu da demokrasidir. O yüzden darbe girişimi, kim tarafından gelirse gelsin, lanetlenmelidir. Türkiye’deki bütün politik güçler de demokratik olmayan yöntemlerin karşısında yer almalıdır. Ama aynı zamanda hükümetin kendisi anti-demokratik uygulamalar yapıyorsa, insanlar bunun da karşısında yer almalıdır. Çünkü anti-demokratik uygulamalar ne yazık ki bir darbe zeminini hazırlayabilir, istikrarı ortadan kaldırır. İstikrar da ortadan kalkarsa kötü niyetli diyeceğimiz kimseler elbette bundan faydalanırlar. “Amerika, Almanya bize niye kötü davranıyor?” diyorlar. Onlar senin ahbabın mı? Hepsi birer devlet, kendi çıkarları var ve bunun için de her şeyi yaparlar. Bizi niye sevsinler? Sen ülkede iç barışı, demokrasiyi, adaleti, kardeşliği sağlayacaksın ki seni bölemesinler. Yüzde 50, yüzde 50 olmasın. Yüzde 100 olsun.

 

MUHALİFSENİZ İLGİ ÇEKİYORSUNUZ’

Avrupa’nın 15 Temmuz sonrası Türkiye’ye karşı tavrını ikiyüzlü bulanlar oldu. Siz nasıl görü­yorsunuz?

Avrupa başından beri ikiyüzlü davranıyor. Bugün Türkiye bu noktaya geldiyse, bunda büyük oranda AB sorumludur. Bizi istemediler.

Niye istemediler?

İslamofobi olabilir veya bu kadar büyük nüfuslu bir ülkeyi almak istememiş olabilirler. Hizmet sektö­ründe olağanüstüyüz. Avrupa bundan da korktu. İki­yüzlü davrandılar. Genel çift standart bakış edebiyata da yansıyor. Türk bir yazarın muhalif olması çok kolay kabul edilirken, Türk yazarın şahane bir edebiyatçı olması çok zor kabul ediliyor. 60 kitabı farklı dillere çevrilmiş bir yazar olarak ben bunu söylüyorum.

Muhalif olursak baş tacıyız” mı diyorsunuz yani?

Evet, muhalif olursanız daha çok ilgi çekiyorsunuz. 2005’te Frankfurt Kitap Fuarı’na gittim. ‘Sis ve Gece’ romanım Almancaya çevrilmişti. Bir kanal benimle konuşmak istedi. Yayıncım “Sana mutlaka politik olayları soracaklar. Cevap verirsen çok dikkat çeker, cevap vermez, kendi romanlarını falan anlatırsan pek dikkat çekmez. Kararı sen ver” dedi. Politik, muhalif karşı çıkışlarımız Batı tarafından daha çok alkışlanıyor.

Kimi entelektüeller, “Yurtdışında konuşurken ülkemize sahip çıkalım, sıkıntılarımızı kendi içimizde çözelim” anlayışını benimserken kimileri “Burada anti-demokratik bir hava var, yandık, bittik” diye anlatmayı tercih ediyor. Siz hangi ekoldensiniz?

Ben ikisinden de değilim. Ülkemde görüşlerimi sakınmadan, açıkça söylerim. Bu benim aydın olma görevimdir. Yurtdışında ise bu görüşlerimi söylemem. Darbe olduktan sonraki sabah beni ‘Der Spiegel’den aradılar. “Bu konu üzerine bize bir yazı yazar mısınız?” diye sordular. “Yazmam” dedim. “Niçin?” dediler. “Ne olduğunu bilmiyorum, bilmediğim bir şeyi nasıl yazayım?” dedim.

Bunu, “Hükümeti eleştiren bir yazı yazacak olsanız peşinizden koşarlar” anlamında mı söylüyorsunuz?

Bunun daha çok ilgi gördüğünü söyleyebilirim. Ben muhalif bir yazarım, bu bellidir ama politik aktivist değilim, bir edebiyatçıyım. İnsanlar beni tanıyacaksa romanlarımla tanısın, bunu tercih ederim.

 

 

ZEKİ BİR SERİ KATİLİ CANLANDIRMAK İSTERDİM’

Siz bir roman kahramanı olsanız zeki bir seri katili mi, dedektifi mi, yoksa kurbanı mı canlandırmak isterdiniz?

Zeki bir seri katili canlandırmak isterim. Hannibal Lecter mı yoksa onun peşinde olan dedektif mi enteresandır? Tabii ki Hannibal Lecter...

Hiç cinayet işlemeyi düşündünüz mü? Ya da işlemiş olabilir misiniz?

Hayır, romanlarımda o kadar çok adam öldürdüm ki gerek kalmadı. (Gülüyor)

Cinayet işlersem polis çözemez” der misiniz?

Hayır. Eğer polis bir olayı çözmeye karar ver­mişse ve üzerinde herhangi bir baskı da yoksa kesinlikle çözer. Kriminoloji ve kriminalistik birimleri çok gelişti. Kusursuz bir cinayet işleme­niz için uzay elbisesine benzer bir kıyafet giymiş olmanız gerekiyor. O zaman da, “Bunu nereden aldınız?” diyecekler.

KİTAPLARIM DAN BROWN’DAN DAHA ÇOK SATIYOR’

Popüler olduktan sonra kitaplarının tadı tuzu kalmadı” demiş bir okurunuz. Çok satan yazar olmak edebi derinlikten ödün vermeyi gerektirir mi?

Tabii ki gerektirmez. 57 yaşın­dayım ve zaman geçtikçe hayat­tan zevk aldığım şeylerin sayısı azalıyor. Okur için yazmıyorum, kendim için yazıyorum. Eğer ki bundan ödün verirsem hayatım­daki en büyük zevklerimden birini kaybetmiş olurum. Türkiye’de yaklaşık 5 milyon okurum var. ‘Elveda Güzel Vatanım’ın 1. bas­kısı 250 bindi. Eski kitaplarımla birlikte yeni çıkanlar da dahil olmak üzere yılda 500-600 bin kitabım okunuyor. Ben ‘bestsel­ler’ değilim, ‘longseller’ım. Bütün kitaplarım okunuyor. Açıkçası ben kendi çıtamı çok yükselttiğimi düşünüyorum. Şu an yabancı polisiyecilerden çok daha fazla okunuyorum. Benden başka, Dan Brown’da dahil 1. bas­kısı 250 bin olan başka bir polisiye yazar yok, ben daha çok okunuyo­rum. Bu çok değerli bir şey.

Bu hafta Türkiye Polisiye Yazarları Birliği kurulmuş. Siz de üyesisiniz. Ne işe yarayacak, nedir bu birlik?

Türkiye’deki polisiye roman serüveni uzun bir serüven, aslında iyi de başlamışız. İtalya’da, Almanya’da polisiye roman yazılmıyorken, 1884 yılında Ahmet Mithat Efendi ‘Esrar-ı Cinayat’ı yazdı. Fakat bizim yazarlar polisiye romanı küçümsediler. Kemal Tahir, Bay Kamber takma adıyla yazdı. Peyami Safa, Cingöz Recai olarak yazdı. Ama 96’dan sonra ben öne çıktım ve “İyi polisiye, iyi edebiyattır” dedim. Benim gibi pek çok genç ve değerli yazar da geldi ve büyük bir polisiye kitlesi oluşmaya başladı. Türkiye’deki okur eskiden yabancı yazarları okurken şimdi bizi okuyor. Emrah Serbes gibi pek çok yazarımızın kitapları büyük ilgi görmeye başladı. Dolayısıyla biz de polisiye kültürü, organizasyonu yapma gereği duyduk ve Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’ni oluşturduk. İnternet ortamında sorunlarımızı tartışacağız.

Türkiye’de Murathan Mungan, Orhan pamuk gibi 50 yaş üstü bir yazar kuşağı içindesiniz. Şimdi yeni bir kuşak geliyor. Yeni kuşak, eski kuşak kadar güçlü bir edebiyat ortaya koyabiliyor mu?

“Neden Dostoyevskiler, Tolstoylar çıkmıyor?” derler ya, aslında çıkıyor ama biz bunu 150 yıl sonra göreceğiz. 150 yıl sonra bugünün Tolstoy’larını göreceğiz. Elbette çıkacak. Bizden önce Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Selim İleri, Adalet Ağaoğlu gibi çok değerli insanlar vardı. Onların arkasından biz geldik. Bizden sonra belki de çok daha iyi kalemler gelecek.

Genç kuşak edebiyatçılardan sevdiğiniz isimler var mı?

Hakan Günday, Yavuz Ekinci, Şebnem İşigüzel gibi çok beğendiğim yazarlar var. Türk edebiyatı çok güçlü bir edebiyat. Bizim sorunumuz şu; Türkçe çok yaygın bir dil olmadığı için dünyada tanınamıyoruz. Bir de ne yazık ki politik nedenlerle yurtdışında bizim tanıtımımız çok olmuyor. Birçok ülkeden yazarlarla bir araya geliyorum, onlarla toplantılar yapıyorum. Sadece polisiye alanında değil, diğer alanlarda da çok iyi olduğumuzu net bir şekilde söyleyebilirim ama çeviride sıkıntımız var. Türkçe çok yaygın değil. Bir de hakikaten Türkiye’ye karşı bir önyargı var.

SOVYETLER HAYAL KIRIKLIĞIYDI’

Kendinizi hâlâ bir komünist olarak görüyor musunuz?

Görmüyorum. Sovyetler Birliği, 25 yaşında genç bir devrimci olarak, benim için ideallerimin ülkesiydi. Nâzım Hikmet gibi gittim ama bir süre sonra gördüğüm şey benim için yıkım oldu.

Sizde o kırılmayı yaratan neydi?

Mutsuzluk. Arkadaşlarım öldü, yaralandım, vurulduk, büyük riskler aldık. Savunduğumuz sosyalizm insanın insanı sömürmediği, savaşın olmadığı, herkesin kendini gerçekleştirdiği bir yeryüzü cennetiydi. Ama gördüm ki Sovyetler’de alkolizm almış başını gitmiş. Ekmek ucuz, ulaşım çok ucuz, et çok ucuz, giyim kuşam çok ucuz ama kalite düşmeye başlamış ve herkes tek tipleşmeye doğru gidiyor. Mesela, “Ben mühendis olacağım” diyorsunuz, “Yeterince mühendis var, biz seni veteriner yapalım” diyorlar.

Gelişime açık değil…

Tabii. İnsanlar kendilerini gerçekleştiremiyordu ve onun için de alkolizm başlamıştı. Bunu görünce kendi kendime, “Ahmet sen yazıyorsun, başkasının görüşünü savunup propaganda yapmak yerine sen de kendi sözünü söyleyebilirsin” dedim. O günden sonra bırak bir partinin görüşlerini dile getirmeyi, herhangi bir partiye üye dahi olmadım. Oy verdim ama hiçbir partiye angaje olmadım, çünkü bir aydının bağımsız olması gerektiğine inanırım.

MARX, İNSAN PSİKOLOJİSİNİ BİLMİYORDU’

Sovyet sosyalizminde miydi problem, yoksa sosyalizmin kendisinde mi?

Bence Sovyet sosyalizminde. Tabii Çin sosyalizminde de problem var. Sosyalizm çok idealist bir toplum biçimi ama insan doğasını yeterince değerlendiremiyor. Marx, ‘Komünist Manifesto’yu yazarken henüz Freud’u, insan psikolojisini bilmiyordu. Burada bir problem var.

Yani, “Marx, Freud’u okumuş olsaydı başka bir teori mi yazardı?” diyorsunuz.

Tabii, başka bir şey çıkardı. Çünkü, “Eğer yoksulluğu kaldırırsak ve insanları eğitirsek herkes iyi olur” diyordu. Hayır, iyi ve kötü bizim içimizde zaten var ama yoksulluk olduğu zaman daha çok artıyor. Biz iyi değiliz, kötü de değiliz; iyi ve kötünün çatışmasıyız. Bunu bilmiyoruz. O yüzden tarihsel iyimserlik vardır. Önemli olan iyiyi yaratacak güçleri ortaya çıkarmaktır. Sovyet tipi sosyalizm ve Çin tipi sosyalizm bunu göz önüne almadı. Stalin döneminde eşcinseller öldürülüyordu, böyle bir şey olabilir mi? Bir sosyalist, özgürlükçü bir düşünce bunu kabul edebilir mi? Ama yapıyorlardı, aynısını Hitler de yaptı. Onların buluştukları yerler var. O nedenle, bence insanlık -artık bunun adına yeni sosyalizm mi denir, eşitlikçi toplum mu denir, ütopya mı denir bilmiyorum- eninde sonunda doğayı merkeze alan, ırk, dil, din, cinsiyet gözetmeden bir insanlık projesini gündeme getirecektir.

Yeni bir teoriye ihtiyaç var” diyorsunuz.

Mutlaka öyle olacak, başka türlü gidilemez. Çünkü doğa bitiyor, gezegenimiz bitiyor...

80 öncesinin hızlı solcularının 80 sonrasında bir dönüşüm yaşadığı; reklam sektörüne girdiği, biraz ‘Cihangirlileştiği’, liberalleştiği ve kapitalistleştiği söylenir. Sizi de biraz bu parantezin içine alsam alınır mısınız?

Neden alınayım, bu bir tanımlamadır. 25 yaşına kadar sokaklarda bildiri dağıtıyordum, korsan eylemlerde taksilerin üzerine çıkıp konuşuyordum, insanlara seminerler veriyordum ve seslendiğim kitle 5 bin, 10 bin kişiydi. Şimdi aynı görüşleri milyonlarca insana anlatıyorum. Romanlarımda da adaletten, baskıya karşı çıkmaktan, kadın haklarından, çocuk haklarından, insan haklarından ve doğanın korunmasından bahsediyorum. Şu anda Ahmet Ümit olarak bir solcuyum ve sadece Türkiye’de de değil, 23 ülkede romanlarımı okuyup görüşlerimi paylaşıyorlar. Bu şahane bir şey. Burada benim nasıl tanımlandığımın bir önemi yok.

Siz kendinizi politik olarak nasıl tanımlıyorsunuz?

Ben kendimi vicdanlı bir adam olarak tanımlıyorum ve solculuğun ‘vicdan’ olduğuna inanıyorum. Solculuk, vicdan ve merhamettir. Hangi tanımlarla yaparsanız yapın, vicdanını ve merhametini yitiren bir solculuk, bence artık solculuk değildir.

Geçtiğimiz yıllarda HDP’ye oy vereceğinizi açıklamıştınız. Aslında bu Türkiye’de bir çizgi gibi. 80 öncesinde bir grup ateşli solcu sonrasında liberalleşti. 2000’lerin ortasında HDP’yi desteklediklerini açıkladılar. Şimdi Kemalizm, CHP çizgisine geçenler de var, kendisini daha yersiz yurtsuz hissedenler de var. Siz bu politik dönüşüm içinde kendinizi nerede görüyorsunuz?

Herhangi bir siyasi partiyle bağım yok. Milletvekilliği teklifi ve benzeri şeyleri kabul etmem. O dönem HDP’ye oy vermek gerekiyordu, çünkü terörün önlenmesi için böyle bir partinin var olması lazımdı, o yüzden destekledim. Teröre karşıyım. Bugün bu ülkeye en büyük zararlardan birini terör örgütü PKK vermektedir, çünkü bu demokrasinin gelişmesini engellemektedir. Ne yazık ki baskıcı, otoriter uygulamalar için zemin hazırlamaktadır ve yüzlerce insanımız orada şehit düşmektedir. HDP çok büyük bir fırsatı kaçırdı. Demirtaş maalesef iki kesim tarafından da harcanmış bir insandır. Eğer o zaman doğru bir şekilde yakalansaydı, HDP bugün bir Türkiye partisi olsaydı, çok önemli bir fırsat yakalanmış olacaktı.

Peki, şu an kendinizi CHP’ye daha yakın hissediyor musunuz?

Hayır, kendimi hiçbir partiye yakın hissetmiyorum.

 

OTORİTERLİK VE KUL KÜLTÜRÜ ESKİDEN DE VARDI, ŞİMDİ DE VAR’

Uzun yıllar Kemalizm eleştirisi yapan bir liberal kesim vardı, şimdi sanki tekrar Kemalizm’in hakkını teslim etme akımı başladı. Bunu nasıl görüyorsunuz?

Kemalizm, liberal kesimlerce tek parti iktidarı olarak algılanıp, otoriterliğin temsilcisi olarak görülüyordu. Bu noktada da zaten AK Parti’yle işbirliğine gittiler. ‘Yetmez ama Evet’çiler ortaya çıktı. Fakat şu anda gördükleri şey bir yıkım oldu. O zaman da durdular ve sanırım, “Bir dakika, galiba cumhuriyetçi modernleşme doğruymuş” demeye başladılar.

Böyle düşünenlere hak veriyor musunuz?

Siyaset ittifaklarla yürür. Bence ülkemiz için asıl sorun bu değil. Türkiye tarihi Osmanlı’dan ibaret değil, Roma ve Hititler de dahil, 3500 yıllık çok büyük bir tarihimiz var. Bu muhteşem tarihimizin, kul kültürü denen olumsuz bir tarafı var. Hititlerde kral öldüğü zaman tanrı olacağına inanılırdı. Kral Hattuşili öldüğü zaman oğlu onun için, “Kral olan babam şimdi tanrı” diye bahsederdi. Roma döneminde Sezar öldüğü zaman onun tanrı olacağı inancı vardı. Osmanlı döneminde ise padişahlar Allah’ın yeryüzündeki gölgeleriydi. Yani politik yapı her zaman kutsaldı. Cumhuriyet bunu ortadan kaldırmak, kul yerine vatandaşı koymak için geldi. Ama bunu değiştiremedi. Atatürk de padişah olarak algılandı. İsmet İnönü, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal da padişah olarak algılandı. Tayyip Erdoğan da şu an öyle algılanıyor. Otoriterlik ve kul kültürü eskiden de vardı, şimdi de var. Sorun bunu kırabilmek, bireyler ve vatandaşlar yaratabilmektir.

Yüzde 51’in adayının kim olacağını aşağı yukarı tahmin edebiliyoruz ama “Yüzde 49’un adayı kim olmalı?” tartışması hâlâ devam ediyor. Siz solda olduğunuzu söylüyorsunuz, bu tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?

Bunu sağ, sol diye düşünmemek lazım. Kardeşliği, adaleti, ülkenin bütünlüğünü gözeten, ötekini dışlamayan bir aday olması gerekiyor. Bu adayın politik kimliğinin sağcı solcu olmasının bir öneminin olduğunu düşünmüyorum.

Yani 49’u temsilen sağdan bir aday da çıkabilir mi?

Doğru bir aday ise neden olmasın? CHP’nin, HDP’nin ve MHP’nin içindeki muhalif kesimlerin üzerinde anlaşabileceği bir aday çıkarsa o adayın çok büyük bir şansı olur.

Daha önce Ekmeleddin İhsanoğlu tecrübesi yaşanmıştı. MHP’nin küskünleri ile HDP tabanının politik görüşleri arasındaki uçurumu düşündüğümüzde bunları bir araya getirebilecek bir aday gerçekten çıkabilir mi? Bu biraz ütopik bir şey değil mi?

Bence ütopik değil. Tayyip Erdoğan siyaset sahnesine çok küçük bir farkla çıkmıştır. Hayat sürprizlerle doludur, politik yaşam çok daha fazla sürprizlerle doludur.

Aklınızda ideal bir aday var mı?

Hayır, keşke olsa da söylesem.

Hiç siyasete atılmayı düşündünüz mü?

14 yaşımdan 30 yaşıma kadar çok sert siyaset yaptım. Artık asla düşünmüyorum. Politikanın hayatı daralttığını, sanatın ise hayatı kapsadığını düşünüyorum. Şu an romanlarımla çok daha fazla insana ulaşabiliyorum.

 

ATALAY FİLİZ SERİ KATİL DEĞİL’

Atalay Filiz sizce seri katil mi?

Hayır, değil. Seri katil öldürdüğü insanların çoğunu tanımaz. Seri katil dediğimiz profil küçükken muhtemelen cinsel temelli bir travma yaşamıştır. Bu travma onda bir yarılma oluşturmuştur. Ama tabii ki sadece psikolojik sebebi olmayabilir. Fizyolojik olarak beyindeki problemden de kaynaklı olabilir. Yıllar sonra aynı travma bir daha uyanır. Ted Bundy, evinde teyzesi, dedesi ve ninesi ile yaşarmış. Yıllar sonra teyzesinin aslında annesi olduğunu ve kendisinin de gayrimeşru bir çocuk olduğunu öğrenmiş. Annesi kızıl saçlıymış. Bundy, üniversitede kızıl saçlı bir kadına âşık olmuş. Kızıl saçlı kadın onu aldatmış. Yaşadığı aldatılma, travmanın yeniden canlanmasına neden olmuş. İçindeki büyük boşluğu doldurmak için kızıl saçlı kadınları öldürmeye başlamış. Seri katil aslında orada, “Yapayalnızım, tek başınayım ve bana kazık attınız. Ben de bunun karşılığında bir eser yaratarak beni görmenizi sağlayacağım” demek istiyor. Bunlar öldürerek, “Ben buradayım” diyen insanlardır.

Türkiye’de böyle insanlar çıkıyor mu?

Mutlaka çıkıyor. Emniyetin doğru bir tavrı var, bunları öne çıkarmıyor. Basın ise öne çıkarıyor, bunu doğru bulmuyorum. Daha önce de yol cinayetleri olmuştu. Bayramda yola çıkan 3 kişi insanları öldürmüştü. Bunlar da seri katil değil, zincirleme katil. Seri katil başka bir profil.

3. sayfa haberleri ve polisiye olaylar bir polisiye yazarı ne kadar besliyor? En çok nerelere bakıyorsunuz?

3. sayfa haberleri çok ilgimi çeker. Ben kaçırsam arkadaşlarım bana yollarlar.

Katillerle görüştüğünüz oldu mu?

Evet, paranoyak şizofrenler ile görüştüm. Onlar çok tehlikeli katiller, akıl hastanesinde röportaj yaptım. Çok ilginçti. Adamı görseniz, “Hiç cinayet işlemez” dersiniz ama annesini, çocuğunu, karısını hepsini öldürmüş. İnsan çok garip bir mahlukat...

 

AHMET ÜMİT’TEN TAVSİYELER

3 KİTAP: Boris Pasternak’tan ‘Dok­tor Jivago’yu, Yusuf Atılgan’dan ‘Aylak Adam’ı ve Nâzım Hikmet’ten ‘Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’i okuyun.

3 MEKÂN: İstanbul’da, Adana İl Sınırı’na gidip kebap yiyin, Goethe Enstitüsü’nün üst katında Litera diye bir restoran var, manza­rası muhteşemdir. Bir de Beyoğlu pasajının üst katında Barba Rasimo diye yeni bir yer açıldı, tavsiye ederim...

3 FİLM: Kieslowski’nin aşk üçlemesi olan ‘Mavi’, ‘Beyaz’ ve ‘Kırmızı’ filmleri çok güzeldir, izleyin...