BİR KAÇ KELİME YAZARAK SİZE YARDIMCI OLABİLİRİZ!
haber,kaynak, etkinlik, konu, yazı vb.
LİSTELE
PAYLAŞ
Haber/makale'yi paylaşmak için aşağıdaki sosyal hesaplardan birini kullabilirsiniz!

Kendini mesleğiyle tanımlayan, bütünleyen insanlar vardır, zaman zaman varoluşlarının tarifidir. Bir restorana girerken doktor olduğunu vurgulayan, muhtarlıktaki işini halletmeden evvel avukat, mühendis olduğunun üstüne basa basa dükkâna giren insanlara rastlarsınız. “Diplomalıyım, açılın der” gibi. Ya da işte ne kadar emek vermiş ki mesleğine onu anmadan geçirdiği gün yok gibi. Ai Wei Wei’in de başından böyle bir olay geçer. HT Pazar'dan Elif Key'in haberi...

Çin’de polisler tarafından sorguya çekildiği ve üç kameranın kendisini sorgu sırasında kaydettiği gün bir polis memuru Ai Wei Wei’e dönüp şunu sorar: “Neyle iştigal ediyorsunuz?” Durup, önce “Sanatçıyım” der, sonra “Free lance” der. Sigortasızlığın, bir kurum teminatı olmadan, kendi yağında kavrulmanın işareti olarak da alabilirsiniz, özgürlüğün teminatı olarak da. “Özgürüm ben, açılın” der gibi. Halbuki polis de biliyor Ai Wei Wei’in kim olduğunu. Bütün dünya biliyor. Yaşayan en önemli sanatçılardan biri ve Çin’de ‘persona non grata’ ilan edildiğinden bu yana dünya onun oyun alanı. Kendi anavatanına ve dünyadaki tüm anavatanlara karşı hissiyatı kendi kelimeleriyle sabit: “F.ck you motherland!” İnternette bir kere bu cümleyi yazdığını, bu cümle yüzünden herkesin ondan nefret ettiğini anlatıyor. “Evet kötü bir laf ama benim konumum da bu!” diye ekliyor. Sanatçının hayatını Berlin, New York olarak ikiye bölüp bu şehirlerde yaşaması normal. Birbirine çok benzeyen iki şehir aslında. Berlin New York’un henüz çok hırçınlaşmamış, şefkatli hali. Ve bir de Ai Wei Wei gibi işte, bu şehirlerde herkes iki kere yabancı, herkes iki kere yalnız. Ama hepimizin biraz şefkate, biraz hafifliğe ihtiyacı var. O da New York bütün pilini bitirdiği vakit, yeniden şarj olmak için Berlin’e dönüyor.

EN BÜYÜK Aİ WEİ WEİ SERGİSİ

Berlin’de bitik halde bulduğu, yıktırıp yeniden yaptırdığı stüdyosunda bir grup gazeteci Ai Wei Wei’den 12 Eylül itibarıyla İstanbul’da Sakıp Sabancı Müzesi’nde açacağı sergisini dinleyeceğiz. SSM Müdürü Nazan Ölçer’le Ai Wei Wei’in ilişkisi güvene dayalı bir ilişki. Kimbilir belki de sergiye dair, birbirlerini tanırken yaptıkları uzun sohbetlerde konunun Nâzım Hikmet’e gelmesi, Ai Wei Wei’in çocukluğunda babasından Nâzım Hikmet dizeleri dinlemesi tatlı bir tesadüften fazlasıdır. Kimbilir belki de bugüne kadar açtığı sergilerin en büyüğünün İstanbul’a gelecek olması da bu tatlı tesadüflerin bir tezahürüdür. Yaklaşık 100 eserin geleceği İstanbul sergisi Ai Wei Wei’in hem porselen çalışmalarına odaklanacak hem de hayat hikâyesinin, onun el sanatları geleneğine ve sanat tarihine yaklaşımının izlerini taşıyacak. Çünkü Ai Wei Wei günümüzün derdini tasasını, dünyayı dolaşan trajedileri işleriyle anlatan, insanlara, olaylara, kayıplara bir hafıza derdi olarak bakmayı tercih eden bir sanatçı. Unutmamaya, anmaya çalışırken de tek derdi samimiyet. Misal Londra’da yüzlerce insanın hayatını kaybettiği büyük yangına çok üzüldüğünü söylese de bunu sanata çevirmeyeceğini aksi takdirde kendi samimiyetini de sorgulayacağını söylüyor.

ÖZGÜRLÜK EN BÜYÜK DEĞER

Üç dört kelimeyi duvarına sabitlemiş, öyle yaşıyor. Sanatın hep politik bir mevzu olduğunu düşündüğünden, özgürlük ve mücadele de bunun peşine takılmış. Çocukluğundan, gençliğinden bugüne kadar her türlü özgürlüğünü mücadeleyle kazanmış bir insan olduğundan ciltlerce konuşacak gibi anlatıyor: “Özgürlük her devrin en büyük değeridir. Bizim zamanımızda özgürlüğün yeni bir tanıma ihtiyacı var. Her seferinde özgürlüğe yeni bir tanım getiririz. Berlin’de özgürlük, Çin’de veya Hindistan’da olduğundan çok farklı bir anlama gelir. Birbirinden çok farklı bağlamlar söz konusu. İnsan olarak özgürlüğün en değerli arzumuz olduğunu düşünüyorum. Mücadele olmadan özgürlük gelmez.” Hayatın insanın karşısına çıkardığı bahçelerle, o bahçelerden geçerkenki olgunluğa dair düşünen bir adam. Genç Ai Wei Wei’yle bugünkü Ai Wei Wei arasındaki farkı sorduğumda, kendini 20 bölümlük bir kitaba benzetiyor. İlk iki bölüm genç Ai Wei Wei, kafası karışık, endişeli. Şimdi sanki son iki bölümde gibi olduğunu söylüyor; ‘Nerelerden geçtiğimi de beni neyin beklediğini de biliyorum.’ Peki ya bu internetler olmasaydı, sosyal medyaları bu kadar kullanmasaydı nerede olurdu, yine onu tanır mıydık diye sorunca da gülerek “Belki Çin’de porselen yapan, bir lokantada yemek yapan ya da yazan birisi olurdum” diyor.

ÇİN’İN PICASSO’SU

Bugünlerde bir de kitap yazıyor. İki nesli anlatıyor. Babasını ve kendisini anlatan, 99 yıllık bir dönem, bir yazar ve bir sanatçı olarak iki nesillik hayatlarını yazmaya çalışıyor. Hikâyelerimizi birbirimize anlattığımız sürece kalabalıklaşıyoruz, birbirimizi tanıyoruz. Ai Wei Wei de bu konulara dair düşündüğünü, aslında dünyada ne kadar yalnız olduğumuzu düşündüğünü anlatıyor. Ona göre yalnız olduğumuzu hissetmemek için hepimizin akrabalara, arkadaşlara ya da sanatsal etkinliklere ihtiyacımız var ve etrafımızda anlatacak küçük hikâyeler yaratmaya çalışıyoruz. Uzun bir süredir güldürmeyip sırf düşündüren ülkemiz Ai Wei Wei’in hikâyesiyle eylül ayında tanışacak ne güzel. Çünkü bu hikaye öldükten sonra tanıdığımız, hayran olduğumuz büyük sanatçı hikâyelerine de hiç benzemiyor. “Çin’in Picasso’su olacağım” dermiş küçükken annesine, olmuş işte. “Doktor değilim, insanlık için de önemli bir buluş yapmadım ama tanınıyorum biraz da şaşırtıcı” deyip, yumoş yumoş gülüyor. Birbirimizle tanışmaya en çok ihtiyacımızın olduğu bugünlerde havaalanında uçak beklerken tanıştığım, uzun sohbetlerin ardından konu mesleğime ve bu tanışıklığı anlatırken fotoğrafımızı gösterdiğim an bana “Aaa, Yo Yo Ma’yla tanışmışsınız ne şahane!” diyen tatlı yaşlı amca da hemen gidecekmiş sergiye. Az kaldı tanışmaya.

YORUM YAP0
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ
300